Nerden Aklıma Düştüyse_ II _Makyavel ve Gelenekleriyle Türk Ordusu.
Kandilli Kız Lisesini bitiren Mediha girmiş olduğu sınavı kazanmış ve Karabük Demir Çelik Fabrikasında işe başlamak üzere 1942 yılının Mart ayında İstanbul Karaköy rıhtımından Anafarta vapuruna, tek başına genç bir kız olarak Mediha’yı gurbete göndermeye gönlü elverememiş anasıda kızıyla birlikte binmişti.İstanbul Boğazını aheste, aheste süzülerek geçen Anafarta vapurunun kaptanı sancak tarafında Anadolu Kavağı bölgesinde tepedeki Yoros Kalesinigeçtiklerini seyir defterine kaydettikten sonra, 2.Dünya Savaşının en çetrefilli döneminde askeri ve sivil fark etmeksizin gemilerin,Mihver ya da Müttefik Devletlerinin pervasızca denizaltılarıyla batırıldığı bir dönemdekasvetli, kararmış bir gökyüzü ortamında İstanbul Boğazı’nın Karadeniz ile birleştiği yerde Yom Burnu üzerindeki,Kırım Savaşı'nın bitmesiyle Osmanlı İmparatorluğu'na yerleşen son dönem Osmanlı'da kurulan neredeyse tüm deniz fenerlerini inşaa eden Fransız mimar, işadamı, politikacı, denizcisi Kont Blaise Jean-Marius Michel ya da bizde tanındığı şekliyle Mişel Paşa’nın şirketleri tarafından 1856 yılında yapılan ve Fransızlar tarafından 1933 e kadar işletilen daha sonrasında tüm imtiyazları iptal eden Genç Cumhuriyet’in idaresine giren Anadolu Fenerinin ışıkları yavaş yavaş etkisini kaybederkenAnafarta Vapuru da Zonguldak’a doğru yol almak üzere Karadeniz’in uçsuz bucaksız enginliğinde gözlerden kaybolmuştu.

Hikâyemiz bu şekilde başlayıp Mediha’nın vapurda tanıştığı genç şair Rüştü ile olan macerasını anlatacaktık. Mediha’nın Zonguldak’a gitmek için Anafarta Vapuruna binmesi ve o yıllarda deniz yollarının yoğun olarak kullanılması bana bir hayli ilginçgelmiş ve Türklerin deniz ile olan ilişkisine dikkat kesilmiştim.
Osmanlı’nın Kapitülasyonlar ve Duyun-u Umumiye ile yani 1881 yılında ekonomisi iflas etmesi ve ülkenin tüm gelirleri bu yabancı heyete teslim edilmesinin yanında, kendi limanları arasında yolcu ve yük taşıma yani kabotaj hakkı da yabancılara verildiğinden sahillerimizde yük ve insan taşıyamadığımız bilinen bir gerçektir.Bu en doğal hakkımızı da Mustafa Kemal Atatürk’ün kazanmış olduğu Kurtuluş Savaşı’ndan sonra söke söke Lozan’da yüzyıllardır mahkûm olduğumuz kapitülasyonlar kaldırılmış ve bu vesileyle de geri kazandığımız Kabotaj hakkı ile genç Cumhuriyetimizdenizcilikte olmadığı kadar bir ilerleme kaydetmişti.
Türkler Orta Asya, bozkırlardan gelen bir topluluk olması, denizci bir millet olmayışından dolayı denizcilikle olan ilk temasını araştırmak için amatörce bir merakla yola çıktık ve 1071 Malazgirt Savaşında kendimiz bulduk. Malazgirt savaşından çok kısa bir süre sonra 1081 yılında İzmir’de Emir Çaka Bey’in donanma kurup Bizans’ı tehdit etmesi şaşılmayacak bir durum değildi hani. Daha bozkırdan dün gelmiş bir topluluk nasıl olurda 10 yıl gibi kısa bir sürede donanma kurup o çağın en büyük devletlerinden biri olan Roma İmparatorluğu’na (Bizans’a)denizlerde kafa tutar, Ege Denizi’nde Midilli, Rodos ve Sakız adalarını Bizans’ın elinden alırdı.

Hikâyemizi biraz derinden almış olacağız ki, geçen yazımızda bu konulara yer ve zaman kalmadığından bu yazımızda değinmeye karar verdik. 1081 Emir Çaka Bey’in denizciliğine gelemeden 1071 Malazgirt’te biraz takılı kaldık. Alp Arslan ve Romen Diyojen’in tarihe damga vurmuş, İslam dünyasında ilk kez bir Roma İmparatorunun esir edilmesiyle sonuçlanan Malazgirt Meydan Muharebesinde, Romen Diyojen’in ihanete uğraması, yapılan stratejik hatalar neticesinde Diyojen, Alp Arslan’a esir düşmüştü. O safhalarda yapılagelen hataları görünce insan ister istemez ünlü İtalyan Filozof Niccolò Machiavelli (1469—1527)’nin ünlü Prens adlı kitabındaki bir yöneticiye, krala ya da iktidar sahibine yapılan nasihatler ile tavsiyeler aklımıza geldi.

Günümüzden 513 yıl önce yazılmış ve hala gündemde bir kitap olan Prens’in en önemli özelliği, İtalya’nın dışına taşan evrenselliği ve günümüze dek gelen sürekli bir etkileme gücüne sahip olmasının yanında diğer bir özelliği de siyasetle ve siyaset bilimi, siyaset sanatıyla ilgili kimselerin hiç değilse bir kere bile olsa kesinlikle duydukları bir kitap olmasının yanında, aslında siyaset var olduğu müddetçe güncelliğini koruyan ve eskimeyen bir "klasik' olmasıdır.
Prens veya Hükümdar (İtalyanca özgün adı IlPrincipe), Floransalı yazar Niccolò Machiavelli tarafından politika hakkında yazılmış bilimsel bir incelemedir. Asıl adı "De Principatibus" (Prenslikler Hakkında) olup 1513 yılında yazılan kitap ancak 1532 yılında yani Machiavelli'nin ölümünden 5 yıl sonra basılabilmişti.
Machiavelli, Prens kitabını yazarken çoğu zaman siyasete bir tıp doktorunun hasta ve hastalık karşısındaki nesnelliğiyle yaklaşmış ve teşhis ile tedaviyi hemen ardından ortaya koymasıyla da dikkatleri üzerine çekmişti. Vermiş olduğu siyasi reçete dünyanın hangi ülkesi olursa olsun, ya da hangi dünya görüşüne sahip olursa olsun bütün ülkeler ve iktidarlar için güncel ve geçerliydi.
Machiavelli ülkemizde çoğunlukla‘’amaca giden her türlü yol mubahtır’’ şeklindeki gayri ahlaki bir söylemle tanınagelmiş veoldukça yanlış tanınmıştır. Aslında yanlış tanınma bu ahlaksızlığı biraz hafifletir gibi, Machiavelli’yi belki de en çok tanıyan daha doğrusu sadece adını bu uydurulmuş sözden dolayı duymuş olan ahlaksız kişilerin bu söylemi birer motto haline getirmesinin, her türlü başarı için her türlü yolsuzluğu, ahlaksızlığı yapıp bu utanılası durumu örtmek için desadece adını duydukları, yazılan kitabın ruhunu, içeriğini bilmeden Machiavelli’yi işaret etmelerinin sebebini de bu sayede öğrenmiş gibiyiz. Machiavelli’yi öncüllerinden ayıran ve siyasete olan bakışına belli ölçülerde bir bilimsellikkatan, siyaseti bir sanat olmanın yanı sıra bir "bilim" gibi ele aldığı yaklaşım, amaca odaklandığı için (iktidara gelme, iktidarda tutunma, iktidarı kullanma) araçlar o amacın gerçekleşmesine yaradığı ölçüde onun gözünde değer taşımaktaydı. Bir başka deyişle, Machiavelli "ahlakçı" değil ''gerçekçi’’ idi. O yüzden ahlak adına çoğu zaman ikiyüzlü saldırıların hedefi haline gelmişti.
Prens adlı eserde yazılanlar ve ortaya konan tespitler o kadar gerçek o kadar açık ve dünyeviydi ki, bu gerçeklikten rahatsızlık duyan Papalığın işine gelmemiş olacak ki 1557’den itibaren Roma Kilisesi Machiavelli’yecephealmış ve 1559 yılında Machiavelli ölmüş olsa dahi Hristiyanlıktan aforoz edilmişti. Papa IV. Pius, 1564 yılında yayımladığı Index Librorum Prohibitorum (Yasak Kitaplar Listesi) ile Machiavelli’nin tüm eserlerini ("opera omnia") kesin olarak yasaklamıştır.
Otuzlar Kurulu da 1563’te bu kararı onaylamışve Machiavelli’nin adını övgüyle anmak dahi "dinsizlik", "ateistlik” olarakgörülmüştü. Prens’in nüshaları ne yazık ki gerçeklikten korkan yönetim tarafından meydanlarda yakılmıştı.Aforoz edilmesi, dinsiz olarak tanınması, kitaplarının yakılması aslında insanlığa Machiavelli’nin ne kadar da doğru yolda olduğunu göstermiyor mu? Papalığın bu yasağı resmen 18.yy’kadar sürmüş ve Prens kitabı İtalya’da o zamana kadar basılması yasaktı.
Türkçe okunuşuyla Makyavel, Prens adlı eserinde birçok konuda teşhis ve tespitlerde bulunmuştu. Özellikle bir ülkenin ordusu hakkında söyledikleri değil 500 yıl, binlerce yıl geçse de tespit ettiği gerçeklik hiçbir zaman değişmez gibi. Misal ordu ve ülkenin silahlı gücü hakkında derki Makyavel;
‘’Tüm devletleri ayakta tutan başlıca temeller iyi yasalar ve iyi ordulardır. İyi ordular olmadan iyi yasalar olamayacağına göre ve iyi orduların bulunduğu yerde iyi yasaların olması gerektiği için yasalar üzerinde durmayıp ordudan söz edeceğim.( Güçlü Ordu, Güçlü İtalya)
‘’Paralı ordu ve yardımcı ordu yararsız ve tehlikelidir ve devletini paralı ordu temeli üzerine kuran prens asla istikrar ve güven içinde olamaz; çünkü paralı askerler birlik içinde değildir, muhteristir, disiplinsizdir, kalleştir; dostların önünde yiğit, düşmanın önünde alçaktır; Tanrı’dan korkmaz, insanlardan utanmaz ve saldırıya geçmeyi ne kadar ertelersen yıkımını da o kadar ertelemiş olursun; barışta onlara, savaşta düşmanlara soyulursun.’’
‘’Bütün bunların nedeni onları birarada tutan tek şeyin aldıkları az miktarda aylık oluşudur ki bu para da onların senin uğruna ölmeyi istemelerini sağlamaya yetmez. Savaş yapmadığın sürece senin askerlerin olmayı pekâlâ isterler; ama bir savaş çıkmayagörsün ya kaçarlar ya çekip giderler.’’
Evet,Makyavel’in paralı askerler için yapmış olduğu tespitin ne kadarda gerçekçi, evrensel ve sürekliliği olan bir tespit olduğunu günümüz tecrübeleriyle de teyit etmişdeğil miyiz? Romen Diyojen’in ordusu da daha önce bahsettiğimiz gibi birçok memleketten, birçok ırktan ve dinden müteşekkil bir orduydu. Ordunun önemli bir kısmını da paralı askerler oluşturuyordu. Homojen olmayan bu oluşum sık sık birbirleriyle çekişiyor ya da imparatora karşı ayaklanıyorlardı. Birbirlerine karşı oluşmamış güven duygusundan dolayı her an birbirlerine karşı ihanet edilmesinden kuşkulanıyorlardı. Ermeniler, Rumlardan ya da Türklerden, onlar da Ruslardan ya da Franco-Normanlardan ve dolayısıyla herkes herkesten kuşkulanıyorlardı. Ulusal duygulardan tamamen yoksunlardı.
Bizans ordusunda homojen/mütecanis bir anlayış, birlik ve beraberliği sağlayacak ülkü birliği, eskilerin deyimiyle bir ortak amacı güdecek mefkûre anlayışı yoktu. Çok dinli, dilli, ırklı karmakarışık bir yapısı vardı. Bizans ordusunda paralı askerlerden Frankların komutanı Roussel de Bailleul ya da Türkçe kaynaklarda Norman reisi Ursel olarak da geçen komutan ile “Tarkan” lâkaplı Türk kökenli olduğu iddia edilen paralı askerlerden Jozepf Trachaniotes daha savaşın başında Ahlat tarafında Alp Arslan’ın geliş istikametinde beklemeyip savaş alanını terk etmişlerdi. Ayrıca Diyojen’in ordusunda önemli bir yer tutan Türk kökenli Uzlar, Peçenekler, ordu içinde Tourkopouloi olarak adlandırılan paralı Türk soyundan olan askerlerde savaşın en hararetli zamanında soydaşları olan Selçuklu Ordusu tarafına geçmemiş miydi?
Hadi diyelim paralı askerler eşyanın tabiiyetine uygun davranıp savaşta taraf değiştirmiş ya da kaçmışlardı. Bizans ordusunda yer alan Hristiyan Ermeniler de savaşın en kritik anında Hristiyan anlayışa sahip Bizans Ordusuna ihanet edip savaştan onlar da kaçmışlardı. Tarafsız bir tarihçi olan Süryani Mihael’in aktardığına göre, Bizans’ın mezhep anlaşmazlığı, uyuşmazlığı yaşadığı Ermeniler de muharebe meydanından kaçmışlardı.(Demek ki, Hristiyan olmak da tek başına birleştirici olamamış mezhep farklılığı ihanet için yeterli olmuştu)
Bizans ordusunun en kritik gücü olan ihtiyat birliğine komutanlık eden İonnes Dukas’ın oğlu Andronikos Dukas’da daha savaşın ilk safhasında,ordunun yenildiği, bozulduğu anlamındaki bayrağı kasten açarak geriye doğru kaçmasıve bu bayrağı gören ordunun diğer unsurlarınında bozulmasına, dağılmasına ve askerlerin geriye doğru firar etmesinesebep vermişti. Yani orduda ortak bir amaç uğrunda, bir ülkü peşinde koşan homejen bir yapı olmayınca savaşın kaderi bozgun şekilde değişebiliyor, komutanın, İmparatorun yazgısı da bu disiplinsiz, ortak bir amacı olmayan, karma karışık askerlerin elinde şekillenebiliyordu.
Bizans ordusundaki bu durum sadece Romen Diyojen’in başına gelmiş bir durum değildihani. İdealize edilmiş bir ülküsü olmayan, birlik içerisinde ortak amacı olmayan birçok ülkenin başına gelmiş bir durumdu. Osmanlı Devleti’nin 1402 yılında Ankara’da Emir Timur ile yapmış olduğu meydan Muharebesinde Romen Diyojen’in başına ne geldiyse Yıldırım Beyazıt’ın başına dao gelmişti. 
Ortak bir ülküsü olmayan Osmanlı Ordusundaki, daha önce Osmanlı hâkimiyetine geçmiş olan beyliklerdenAydın, Saruhan, Karesi, Karamanoğlu, Germiyan, Hamitoğulları,Menteşe Beylerine ait tımarlı sipahiler savaşın en ciddi anlarında Timur tarafına geçmişler ve bozguna sebebiyet verdikten sonra eskiden sahip oldukları tüm arazileri Emir Timur bunlara ihanetlerinin bedeli olarak geri iade etmişti. Daha önceki yıllarda Hulagü Han zamanında Anadolu’ya getirilmiş olup daha sonraları Osmanlı hizmetine girmiş olan ve Osmanlı tarafından kendilerine arazi verilip servet sahibi olmalarına izin verilen Kara Tatarlar’da Savaş zamanın da Yıldırım Beyazıt’a ihanet edip Emir Timur tarafına geçmişlerdi.
Savaşın yön değiştirip bozguna uğrama ihtimalini gören sadrazam Çandarlı Ali Paşa, Murat Paşa, Yeniçeri ağası Hasan Ağa, Karasi Subaşısı İney Bey, büyük şehzade Süleyman Çelebi’yi alıp kaçtıkları gibi, ihtiyat komutanı Çelebi Mehmet’te bin kadar adamıyla Amasya’ya kaçmışlardı. Yıldırım Beyazıt’ın oğlu Emir Süleyman Çelebi, İsa Çelebi, Mehmet Çelebi hepsi Emir Timur’a biat etmişlerdi. Ayrıca Memlük Sultanı Ferec’de Emir Timur’a biat edenler arasındaydı.
Milli şuurdan yoksun olup, ortak bir amaca, ülküye sahip olamayınca buna benzer olaylarınyaşanmasına hiç te şaşırmamak gerekir. Misal, İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet tarafından kuşatıldığı zaman Bizans adına 600 adamıyla Osmanlı’ya karşı savaşan Şehzade Orhan olayı da bu tip gelişmelere ilginç örnek olarak anlatılabilir. Şehzade Orhan keşiş kıyafetiyle kaçarken yakalanıp idam edilmişti.
Makyavel’in ortaya koyduğu paralı askerlerin her daim sorun yaratacağı iddiası eski zamanlardan günümüze kadar yaşanan olaylardan anlıyoruz ki o zamanlardan beri değişen bir şey yok. En taze örnek olarak 2026 yılında yaşanan Suriye olaylarında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) adına görev yapan Arap Aşiretleri aylık 300 dolar maaşı kesilince hemen saf değiştirmişler ve SDG’den Suriye güçlerine katılış yapmışlardı. Yani Makyavel 500 yıl sonra bile haklı çıkıyordu.
Bir ülkenin, ordusunun bir ülküsü, ideali ve o ideal uğruna savaşacağı bir mefkûresi olmalıdır. Hertürlü siyasetten uzak, her türlü inanca eşit, kendi öz evlatlarından müteşekkil, mütecanis bir yapıya sahip olması gerektiğini tarihsel örneklerden çok iyi idrak edebiliyoruz. Ordunun anlayışı,tek ideali, memleketin bekasına yönelik düşünce sistemine sahip olmasıdır. Bu idealize düşünce Cumhuriyet döneminde Atatürk’ün kurmuş olduğu nizamda çok belirgin görülür. Ordu tamamen her türlü siyasetten uzak, tek amacı devletin bekası olmak üzere şekillendirilmişti. Atatürk’ün bu düşüncesi sadece cumhuriyet döneminde oluşmamış daha 1909 yılında bu düşüncelere sahipti. İttihat ve Terakki’nin ikinci büyük kongresi, 22 Eylül 1909’da Selanik’teki toplantısında Bingazi (Libya) delegesi olarak katılan genç Mustafa Kemal bu düşüncesini şu konuşmasıyla ortaya koymuştu.
‘’Ordumuzun içinde bulunan cemiyet arkadaşlarımız politikada devam etmek istiyorlarsa, ordudan ayrılmalıdır ve cemiyetimizin halk içindeki teşkilatı arasına girmelidirler. Bu suretle bir gün kaybına bile meydan vermeyerek ordumuz politikadan uzaklaşmalıdır. Ve ordu içinde kalacak dostlarımız da artık politika ile ilişkisini kesmeli, politikayla meşgul olmamalı ve bütün gayretlerini ordumuzun kuvvetlenmesine çevirmelidirler. Cemiyetimiz de bir an önce, teşkilatımızı halkın içinde genişleterek milletimize dayanan siyasi bir parti haline gelmelidir.”
Mustafa Kemal Atatürk bu öneriyi getirirken 31 Mart 1909 yılındaki ordu içindeki siyasetin çirkin yüzünü,gerici ayaklanmayı yaşadığı, ordunun nasıl birbirine girdiğini acı tecrübeyle gördüğü için dile getirmişti. Bilinir ki, 31 Mart olaylarında ordu içindeki siyaset, alaylı-mektepli ayırımına doğru evirilmiş ve gericilerin alaylı subayları desteklemesiyle başlayan ayaklanma çok zor bastırılmış ve birçok cana mal olmuştu. Atatürk’ün bu konudaki hassasiyetinin ne kadar yerinde olduğununbaşka bir acı bir tecrübesi ise, 1912 yılında yaşanan Balkan Savaşları bozgunu olmuştur. Ordudaki ittihatçı- İtilafçı siyaset bölünmesi koskoca Osmanlı’yı neredeyse bitirme noktasına getirmişti. Atatürk’ün ordu - siyaset hassasiyeti Milli Mücadele kazanıldıktan sonra da devam etmiş ve siyasete meyletmiş komutanlara bir tercihte bulunmalarını istemiş ve ya askerlik, ya siyaset diyerek bu iki kavramın aynı bedende yaşamasına müsaade etmemişti.
Eğer geçmişten bir ders alınmamışsa, yaşanan tecrübeler kulak arkası yapılıp üzeri örtülmüşse, bu yaşananların birdaha tekrarlanmayacağı zannına düşmek ise biraz safdillik olur gibi. Malumlarınız üzerine benzer bir olay yakın tarihimizde yaşanmış ve siyasetin ve benzer uygulamaların orduya sızmasıyla kendi silah arkadaşına karşı silah doğrultan, tarihinden ders almamış bir takım askerler,şer mahfillerinden aldığı talimatla bir kalkışmaya kalkışmış olduğunu çok kötü tecrübelerle yaşamıştık.
Makyavel;
‘’ Prens biz zat kendisi sefere çıkmalı ve komutanlığı üstlenmelidir; cumhuriyette ise yurttaşlardan biri görevlendirilir. O görevlendirilen iyi çıkmazsa, değiştirilmelidir; iyi çıkarsa haddini bilmezlik etmesin diye yasalarla dizginleri sıkı tutulmalıdır. Deneyler gösteriyor ki yalnızca silahlanmış cumhuriyetler ve prensler büyük işler yapmışlar paralı askerler ise zarar vermekten başka bir işe yaramamışlardır.
Ayrıca kendi öz kuvvetleriyle silahlı bir cumhuriyetin yurttaşlarından birine boyun eğmesi yabancı kuvvetlere dayanan bir cumhuriyetten çok daha güçtür. Roma ve Isparta yüzyıllarca silahlı ve özgür oldular.
Paralı askerlere eski bir örnek Kartaca’dan gösterilebilir; Roma’ya karşı ilk savaştan sonra Kartacalılar neredeyse kendi paralı askerlerinin boyunduruğu altına gireceklerdi. ‘’
Makyavel paralı askerlerin İtalyan şehir devletlerine nasıl zarar verdiklerini ayrıntılı olarak Prens kitabında anlatmıştır. Makyavel’e göre paralı askerlerin bağlı oldukları bir devletleri olmadığı için savaşta kazansalar da kaybetseler de onlar için problem teşkil etmeyeceğini, onların sadece kazandıkları paraya baktıklarını belirtir ve paralı askerlerin özelliklerini şu şekilde özetler;
‘’ Geceleyin saldırmazlar, kuşatma altındakiler de kuşatanlara karşı saldırıya geçmezler; ordugâhın çevresin de ne siper kazarlar, ne hendek açarlar; kışın sefere çıkmazlar. Bütün bunlar, dediğim gibi, yorgunluk ve tehlikeden kaçmak için kendileri tarafından uydurulmuş askeri kurallardır. O kadar ki İtalya’yı köleliğe ve şerefsizliğe sürdüler.
Romen Diyojen’in ordusunda birçok paralı asker ve birçok değişik memleketten ve birçok farklı ırktan askerler vardı ve Bizans’ın bu heterojen ordusunda çok doğaldır ki tek bir ortak amaç, ideal yoktu. Bu durum için Makyavel yabancılardan oluşmuş ve kendi ordusuna yardım etmeye, seni savunmaya gelen birliklerin faydadan çok zararı olduğuna ilişkin tespiti halen çok geçerli bir tespittir.
Makyavel bu tespitini Prens adlı eserinde;
‘’ Bir başka işe yaramaz kuvvet de yedek birliklerdir yani bir yabancı gücü çağırdığında sana yardıma, seni savunmaya gelen birlikler.Bu birlikler, kendileri için iyi ve yararlı olabilir, ama onları çağıran için hemen her zaman zararlıdır; çünkü yenik düşerse sen de yenilirsin, kazanırsa esiri olursun.’’
Makyavel bu durum için İtalya’dan birkaç önemli örnek verirken verdiği diğer bir örnek ise Osmanlı’dan olması bizim içinde bir hayli ilginç olsa gerek. Bu yardım için çağrılan birliklere Osmanlı’dan vermiş olduğu örneği şu şekilde analiz yapmış; ‘’ Konstantinopol İmparatoru(Bizans), komşularına karşı koymak için on bin Türkü Yunanistan’a soktu; savaş bitince bunlar ayrılmak istemediler’’ şeklinde bir yorumda bulunmuş ve Yunanistan’ın o olaydan sonra Türklerin kölesi durumuna düştüğünden bahsetmiş. Makyavel bu yorumda hiç de haksız sayılmaz hani, yardım için giden Osmanlı, yardımın boyutunu biraz geliştirmiş, yardım için kalma zamanını birazcık566 yıl kadar da uzatmıştı hani.
Evet,olayı biraz açıklayacak olursak, Bizans İmparatoruna rakip çıkan Sırp Kralı Stefan Duşan, Makedonya’yı elde ettikten sonra gözünü İstanbul’a dikmişti. İmparator Kantakuzenos, Stefan Duşan’ın tehdidinden oldukça korkmuş ve Osmanlı Padişahı Orhan Gazi’den yardım istemişti. Orhan Gazi bu fırsatı kaçırmak istememiş ve oğlu Süleyman Paşa’yı yardım amacıyla Rumeli’ye göndermiştir.
İmparator Kantakuzenos, Orhan Gazi’nin bu yardımlarına karşılıkGelibolu’da bir tarafı Ege Denizini, bir tarafı Çanakkale Boğazının Marmara girişini gören ve kontrol edebilen hâkim bir tepede yer alan Çimpe Kalesi ve civarını Osmanlılara geçici olarak vermiştir. Böylece 1352’de Kantakuzenos’un müttefiki olarak Çimpe Kalesi’ne yerleşen Süleyman Paşa, burasını Balkanlar’da yayılma için önemli bir köprübaşı olarak teşkilatlandırmıştır.



Süleyman Paşa 30 bin askeriyle, Sırp ve Bulgar güçlerine karşı Kantakuzenos’un yardımına koşmuş ama bu yardım amacını birazcık aşmış ve Süleyman Paşa,neredeyse Bulgar sınırına kadar ilerlemişti. Zaten o yıldan sonra, yani 1352 den 1918 yılına 1. Dünya Savaşı’nın sonucunda Trakya’nın işgaline kadar geçen 566 yıl Trakya Osmanlı yönetimde kalmıştı. 1.Dünya Savaşı sonucunda 4 yıllık bir işgalden sonra Mustafa Kemal Atatürk kazanmış olduğu Milli Mücadele sonrası elde ettiği durum üstünlüğünü akıllıca ve dirayetlice kullanarak 23 Eylül 1922 yılında tekrardan Trakya’yı Türk yönetimine dâhil etmişti.
Makyavel paralı askerler ve yardım için çağırılan askerler hakkında;
‘’Bu nedenle bilge bir prens daima böylesi birliklerden kaçınır ve kendi birliklerini oluşturur; kendi adamlarıyla kaybetmeyi yabancılarla kazanmaya yeğler. Çünkü başkalarının birlikleriyle kazanmanın hakiki anlamda zafer olmadığını bilir.Sonuç olarak, başkalarının silahları ya üstünden dökülür, ya ağır gelir ya da seni boğar.’’
Makyavel bir ülkenin bekasını yabancı orduların yazgısı ile sağlanamayacağını çok açık bir şekilde ortaya koymuştu. Makyavel’in bu tespitine Türkçemizdeki özlü atasözlerimiz de çok yerinde bir destek olmuş aslında.
Gereksinimlerimizi başkalarından gelmesini beklersek, zamanında elimize ulaşmaz. Bu yüzden ihtiyaçlarımızı kendimiz karşılamalıyız anlamındaki ‘’ elden gelen öğün olmaz, o da vaktinde gelmez’’, ya dainsan kendi sorunlarını ancak kendisi çözebilir, başkaları o sorunlarla ilgilenir görünse de yeterince ilgilenmezler anlamındaki ‘’el elin eşeğini türkü çağırarak arar ‘’ atasözü ile Makyavel’in tespitine bayaa uyan ve birine güvenilerek bir iş yapıldığında kişiyi yarı yolda bırakabilecek kimse anlamındaki deyim; ‘’ başkasının ipiyle kuyuya inmek ‘’çok yerinde ve gerçeği tüm çıplaklığı ile ortaya koyan bu tespitleri halk ağzıyla çok yerinde olan atasözlerimiz ve deyimlerimiz ne de güzel açıklamış.
Birde bayaa bir amiyane bir atasözümüz vardır ki, bilmeyen yok gibidir, kavgada bile söylenmesi çok tehlikeli olabilecek olan bu atasözü; düğün, dernek, gelin, güvey, gerdek korelasyonunu içeren, yabancıbirinin malzemesi ile bir birlikteliği ilişkilendirilen buatasözünü burada sadece anmakla geçiştirelim veArapçadan edebiyat hazinemize girmiş olan ‘’el arifu tekfihul isareh ‘’ yani anlayacağımız bir biçimde "bilene, arif olana tek bir işaret yeter" manasındaarif olan anlar diyelim geçelim.
Makyavel’in bu çok yerinde, takviyeye gelen, ya da yardım için gelen birliklerin canla başla gayret etmemesine dair söylemine tam olarak uymayan bir durum vardır ki o da 1950 yılında ki Kore Harbinde, Güney Kore’ye yardıma giden Türk Askeridir.
Kore Savaşı’na kadar kendi ülke sınırları dışında herhangi bir askeri harekâta dâhil olmayan Türkiye, Milli Mücadele’den sonra ilk kez bir silahlı mücadeleye katılmıştır.Amerikan IX. Kolordunun emrine verilen Türk tugayı, üç yıl içinde on dört muharebe kazanmış, bunlardan dördü savaşın kaderinin ve gidişatının değişmesine sebep olmuştur. Bunlar Kumyangjang-ni(taarruz), Taegyewonni (savunma), Kanlı Wegas (ileri karakol) ve Kunuri (oyalama) muharebeleridir.

Türk birliklerinin Kunuri muharebelerinde gösterdiği üstün başarılarından sonra 9. Kolordu Komutanı General John B. Coulter kendisini ziyarette gelen General Tahsin Yazıcıya; “Tugayınızı, düşmanı üç gün geciktirdiği, 8. Ordu’nun doğudan kuşatılmasının engellediği, intizamla çekilmesine yaptığı katkı ve düşman kuvvetlerinin bağlaması nedeniyle sizi takdir eder, kutlarım” demiştir . (25 Ocak 1951 günü başlayıp 27 Ocak saat 15’e kadar devam eden Kumyangjang-ni bölgesinde yapılan harekâtta ise Türk birlikleri başarılı taarruzları ile düşmana ağır zayiat verdirilmiştir. Türk tugayı bu başarısından dolayı Amerikan Kongresi tarafından “Mütemayiz (Üstün) Birlik Nişanı” ile taltif edilmiştir. Bu nişan 6 Temmuz 1951 günü 8. Ordu Komutanı General J.A. Van Fleet tarafından 241. Alay sancağına takılmıştır Söz konusu muharebeyi idare eden Albay Celal Dora’ya da Amerikan ordusunun en büyük kahramanlık madalyası olan Silver Star madalyası verilmiştir. Türk birliklerinin Kore Savaşı’ndaki başarıları Dünya basınında da geniş yer tutmuştur. Nitekim General Mac Arthur’un “Türk Kuvvetleri 8. Orduyu kurtarmıştır” ” demecinden sonra dünya basını ve radyoları Türk askerlerinden övgüyle bahsetmeye başlamıştır. Hatta Moskova radyosunun Amerikalılara ithafen “Sizi bu sefer Türkler kurtardı” ifadeleri ile yayın yapması da Türk birliklerinin başarılarının Ruslar tarafından da onaylandığını göstermektedir.
Kumyangjang-ni muharebesi (25-27 ocak 1951), Kore Savaşı’nın kaderini değiştiren ve Türk askerinin süngü hücumundaki ustalığını tüm dünyaya kanıtlayan destansı bir zaferdir. 25 ocak 1951’de Türk Tugayı, Kumyangjang-ni bölgesinde savunma yapan 20.000 kişilik bir Çin tümenine karşı taarruza geçti. Türk askerinin önündeki en büyük engel, kasabaya hakim olan 156 ve 185 rakımlı tepelerdi. Çinliler bu tepeleri tahkim etmiş, makineli tüfek yuvalarıyla donatmışlardı. Türk birlikleri, yoğun ateş altında bu dik yamaçlara tırmanmaya başladı. Türk askeri, düşman mevzilerine yaklaştığında mermisi biten veya daha etkili bir sonuç almak isteyen askerlerimizin dünya savaş tarihine geçen süngü hücumu başladı. türk askeri, mermi yağmuru altında siperlerden fırlayarak “Allah Allah” nidalarıyla göğüs göğüse çarpışmaya girdi. Bu hücum, modern savaş tarihinde süngünün bu kadar etkili kullanıldığı nadir anlardan biridir. Çin askerleri, Türklerin bu kararlı ve korkusuz yakın dövüşü karşısında büyük bir panik yaşayarak mevzilerini terk etmek zorunda kalmıştır.

27 Ocak’ta kasaba ve çevresindeki tüm tepeler tamamen temizlendi. Türk Tugayı, kendisinden çok daha kalabalık bir düşman gücünü bozguna uğratarak bölgeyi emniyete aldı. Kumyangjang-ni başarısı, sadece bir kasabanın alınması değil, tüm BM ordusuna geri gelen özgüvendi. Çin ordusu bu muharebede yaklaşık 1.700 ölü verirken, Türk tugayı sadece 12 şehit ve 31 yaralı vermiştir. Bu oran, askeri bir mucize olarak kabul edilir. Bu zafer sonrası Türk Tugayı, ABD Kongresi tarafından verilen ve en yüksek onur olan "mümtaz birlik nişanı" (Distinguished Unit Citation) ile ödüllendirilmiştir.
Dünya basını Türk Askerinden "yenilmez" olarak bahsetmeye başlamış ve General Mc Arthur'un Türk Askeri için söylediği "Türkler imkansızı başardı" sözü bu dönemde yankı bulmuştu.
Makyavel’in siyaset üzerine yazdığı ve evrensel nitelikte olan bu şahaser eseri, bazı konularda özellikle biz asker millet olan Türkler için, özellikle savaş konusunda yazdığı kitaptaki tespitlere biraz aykırı düşüyoruz gibi. Yardıma giden askerlerin faydalı olamayacağı konusunda bu tezini biz Türkler bir nebze bozmuş gibiyiz. Çünkü Türkler için savaşın korkulası bir şey olmadığını dünya harp tarihi bunu defalarca tekrar tekrar yazmak durumunda kalmıştı. Makyavelin 500 yıl sonra dünyaya gelecek olan hemşerisi Benitto Mussolini’nin 2. Dünya Savaşı zamanında, 1940 da Türkiye’ye karşı bir işgal hevesinin olması üzerine Nihal Atsızın ‘’Davetiye’’ adlı şiiriyle bu niyetine karşı vermiş olduğu şiirsel cevabı;
‘’...Bizim için savaş düğündür;Din Arabın, hukuk sizin, harp Türklüğündür.Açlar nasıl bir istekle koşarsa aşa, Türk eri de öyle gider kanlı savaşa.Hem karadan, hem denizden ordular indir!Çarpışalım, en doğru söz süngülerindir!Kalem, fırça, mermer nedir? Birer oyuncak!Şaheserler süngülerle yazılır ancak!...’’
Şairin, süngülerle şahaserlerin yazılmasını dile getirmesinden 10 yıl kadar sonra, Kore’de Türk Tugayı sayıca çok üstün Çin birliklerine tarihi süngü hücumu yaparak bu askeri gücünü, isteğini, savaşma azmini dünyaya göstermişti. Türkün bu tarihsel yeteneği, hiç şüphesiz ki, çevremizdeki diğer ülkelerle bir tutulamayacağımızın yegâne göstergesidir.
Makyavel’in en önemli tespitlerinden birisi de hiç kuşkusuz, ordunun yozlaşmasına sebep oluşturacak olan yabancı milletlerden asker alınması olayıdır. Makyavel bu durumu;
‘’Ve eğer Roma împaratorluğu’nun düşüşündeki ilk neden iyi aranırsa, bunun Gotları orduya almakla başladığı görülür; o andan sonra Roma İmparatorluğu’nun güçleri yozlaşmaya başladı. Sonuç olarak, demek ki, hiçbir devlet eğer kendi özünden bir orduya sahip olmazsa güvenlikte değildir, tüm yazgısı talihin eline teslim edilmiştir’
Şeklindeki çok doğru,gerçekçi tespitini tartışmaya bile gerek olmadığını düşünüyorum.
Latin tarihçi Tacilus’un Annali adlı yapıtında: "Nihil renim monalium tam instabile ac flımım est quam fama potentiae non ana vi nixae." (Hiçbir şey kendi öz gücünde dayanmayan bir iktidar gösterişi kadar zayıf ve istikrarsız değildir.) Makyavel’in tespitini Latin tarihçi çok iyi açıklamış. İlk olarak örnek alacak olursak öz varlıkları ve kendi vatandaşlarından müteşekkil olmayan ordusu yozlaşmaya ve ülkenin bekasındaki rolünün azalmaya başladığını görüyoruz.
Benzer durum geç Roma ordularında daha da bariz bir biçimde bu durum görülmüş ve Romen Diyojen’in oluşturduğu ordunun nasıl farklı milletlerden, farklı dinlerden oluştuğunu, ana unsurların, bel bağlanan birliklerin, paralı askerlerden oluşmasının neticesini hem Malazgirt hem de Timur’un Yıldırım Beyazıt ile Ankara savaşında nasıl tecelli ettiğini çok açık bir biçimde gördük.
Roma ordusu pragmatik çözümler doğrultusunda, hem ucuz olması, hemde pratik, asker teminin çok hızlı bir biçimde sağlanması nedeniyle ordu bünyesine Got’ları ve Cermenleri yerleştirmiş, ilk başlarda istenen sonuçların alınmasına sevinen yöneticiler daha sonra ki süreçte Cermen askerlerin orduda çok fazla yer edinmesi, komuta kademelerine yükselmesi, merkezi iktidarın zayıfladığı zamanlarda bu ilk başta olumlu bakılan Cermen askerler Roma’ya bir hayli güçlükler çıkartmış, ünlü Roma ordusunun disiplini, hiyerarşik yapısının bozulmasına ve Cermen askerlerin yüzünden batıda Cermen krallıklarının doğmasına neden olmuştu. Makyavel ne demişti ‘’ Sonuç olarak, demek ki, hiçbir devlet eğer kendi özünden bir orduya sahip olmazsa güvenlikte değildir, tüm yazgısı talihin eline teslim edilmiştir.’’ Bir ordunun gelenekselleşmiş yapısı bozulmaya başlaması, çok trajik olayların yaşanacağına delalettir.Tarihte bunun çok acı örneklerini görebiliyoruz. Yeri geliyor disiplini, yapısı bozulmuş ordu, yönetime başkaldırıp padişahları, kralları yerinden edebiliyor. İmparatorluğun savunmasında kritik rol oynayan Gotlar, Hadrianapolis Muharebesi (376-382) gibi olaylarla Roma'ya karşı büyük isyanlar çıkardıkları gibi,Alaric önderliğindeki Vizigotlar, Roma ordusundaki statülerini artırmak için isyan etmiş ve 410 yılında Roma şehrini yağmalamışlardı.
Her ordunun gelenekselleşmiş bir yapısı, kendine has özellikleri, karakterleri vardır. Ordunun personel temini yılların getirdiği tecrübelerle sağlanmış ve disiplini, hiyerarşik yapısıyla mütecanis yapısıyla devletinin yegâne kurumsal yapısımilli ordusu olmuştur. O ordunun gelenekleriyle, genetik yapısıyla güncel ayarlamalarla, günlük siyasetle oynamaya gelmez. Ordu kendi öz evlatlarıyla teşkil edilmeli, farklı düşüncelerle, kaygılarla bu genetik, ananevi yapısıyla oynanmamalıdır. Ordu askeri bağlamda olduğu gibi, ordu tanımlaması diğer kurumları da niteler ve nitelediği kurumlarda memleketin öz evlatlarından oluşmalı, eğitim ordusu, sağlık ordusu, bilim ordusu, vb. memleketin her türlü ordusu homojen ve öz varlıklarıyla oluşmalı.
Türklerde ordu, nereden baksak 2000 yıldan beri varlığını sürdüren ve gelenekleriyle bu şanlı geçmişten günümüze aynı özellikleri barındıran bir geleneksel yapıdır. Her türlü uygulaması binlerce yıllık tecrübelerden imbikten damlaya damlaya adeta damıtılmış öz bir yapıya sahiptir. Misal, Türk Ordusunun emir- komuta kadrosu, subayı, astsubayı ordunun temel mihenk taşlarıdır. Türk Ordusunun bu temel unsurları binlerce yıllık tecrübeler ışığı altında kurulmuş olan eğitim kurumlarında özenle yetiştirilir. Komutan olacak askeri öğrenciler dediğim gibi sistem içerisinde yetiştirilir. Subay ya da astsubay istihdam edilmez, orduya subay ya da astsubay alınmaz, ihtiyaç duyulan kadrolara göre o subay ya da astsubaylar eğitilir, yetiştirilir.
Dışarıdan ihtiyaca göre, takviye amaçlı kadro teminine gidilmez, Subayın, Astsubayın kaynağı bellidir, o kaynaklar ise Askeri lise, Harp Okulu ve Astsubay Hazırlama Okullarıdır, bu kaynaklar özenle korunmalıdır. Bir akarsuyun tali, küçük çaylarla beslenmesi o akarsuyu ne kadar çok besler, büyütür ve coşkuyla akmasını sağlarsa, Ordunun çok çeşitli kaynaklarla beslenmesi de bir o kadar ters etki yapıp o ordunun mütecanis yapısını bozar, gücü akarsu nispetinde azalır.
Asker bir millet olan Türklerin geleneksel yapısı, davranış kodları aslında askerliğe son derecede elverişli bir durum arz eder. Aile yapımız olsun, erkek egemen baba rol modeli olsun, eskinin disiplinli ilk ve orta öğretim süreçlerimiz Türk erkeğini doğal bir ortamda zaten emir komuta zincirine fark edilmeksizin hazırlıyor gibi.Hazırlanamayan gençlerde, olaya intibak süresinin diğer ülkelere kıyasladığımızda inanılmayacak kadar kısa bir süreiçerdiğini yaşayarak görmekteyiz.
Askeri okullarımızda bu olgu içerisinde yüzyılların tecrübesiyle kendine has karakteristik bir yapıya kavuşmuş ve özgün bir eğitim sistemi içerisinde subayını astsubayını, ordunun gelecekteki komuta kademesini çağın gerektirdiği normlarda yetiştirmiştir. Binlerce yıllık askeri tarihe baktığımızda askerliğin özünün çok da değişmediğini görmekteyiz.
Geleneksel yapıyla uyumlu, modern ve bilimi önceleyen eğitim sistemini içeren askeri okullar, hiç şüphesiz ki çağın ihtiyaçlarına uygun bilimsel sistem içerisinde değişimleri takip ederken, aslafarklı saiklerle bir dönüşüm girdabına girmemelidir. Yani farklı ülkelerdeki, onlar için uygun olan eğitim sistemi, davranış biçimleri birebir örnek alınmamalı, özgün karakteristik özelliklerimizi çağa uydurup daha da ileri seviyeye çıkartmalıyız.
Misal, Amerikan askeri okullarındaki sınıflar arası kıdem ilişkileri, kadet uygulamaları, karma sınıf uygulamaları her ne kadar Amerikan askeri okulları için ideal bir yapı sunsa da bizim geleneksel askeri yapımıza uymadığı gibi yüzyıllık askeri geleneklerimizi de yozlaştırabileceği öngörülmelidir.
Hollywood filmlerinden aşina olduğumuz bazı sahneler gözümüzün önünde hemen canlanır; siyahi bir eğitim çavuşu, subay /astsubay adaylarını akla hayale gelmez eziyetlerle bir yıldırma, bezdirme politikası uygular, adaylara diş fırçasıyla fayansları temizletir, yağmur altında, çamur içerisinde yerlerde süründürür, hakaretamiz sözlerle kişinin sinir sistemini alt üst eder ve isyan noktasına kadar gelmelerini sağlar, bu aşamaları geçenlerde başarıyla eğitime devam eder ve mezun olur.



Bu, insan sinir sistemini yıpratan davranışlar aslında o eğitim çavuşunun psikopat birisi olmasından kaynaklanmaz, o davranışlar eğitim verilen okulun standart eğitim formatı, eğitim sisteminin bir parçasıdır.Çok klişe Hollywood görüntüleri gibi gelir ama bu tip davranışlar Amerika’nın en önemli, prestijli, birçok ünlü general ve devlet adamı yetiştirmiş, 1802 yılında New York’a bağlı Orange ilinde kurulmuş olan West Point Askeri Akademisinde benzer eğitimlerin yapıldığı, hem orada eğitim görmüşlerin anlattıkları hem de filmlerden gördüğümüz sahnelerden birazını bilebiliyoruz.
Bu davranış ve eğitim sisteminin bize çok uygun olmadığı bu formatın refah toplumunda yaşayan Amerikalı gençleri belli bir formata sokmak için bilinçli bir eğitim sistemi olduğu aşikârdır. Arabasının olmamasından değil de yeni model bir arabası olmadığına üzülen, herhangi bir sosyal sıkıntısı olmayan, kız erkek ilişkilerinde problem yaşamayan, hepsi için olmasa da klasik Amerikalı gençlerin ekseriyesi bu yaşam tarzında yaşadığından, bu gevşek gençleri asker formatına sokmanın tek ideal yolu o filmlerde gördüğümüz sinir bozucu eğitimlerdir. Misal Richard Gere’nin başrolünde oynadığı efsane ‘’Subay ve Centilmen’’ yine Stanley Kubrick’in yönettiği kült Vietnam filmiolan‘’Full Metal Jacket’’ filmleri bu eğitim konusu işleyen süper filmler olarak ilk akla gelenlerdir.


Dünyanın en eski ordularına sahip Türklerin binlerce yıllık askeri geleneklerine sahip, özgün, karakteristik herşeyiyle kendinden olan bir eğitim kültürünü uygulayan enaz 200-300 yıllık askeri okullarımızın kendine has eğitim sistemi yerine West Point eğitim sistemini monte edersek çok doğaldır ki Amerika’da işe yarayan sistem bizde ölü doğmaya mahkûmdur. Neden mi? Çünkü her Türk gencinin ve dolayısıyla milletinin, kadını erkeği fark etmeksizin geçmişten gelen, karakterlerimize, genlerimize kodlanmış asker özelliklerimiz çok etkindir de ondan. Kısaca asker bir milletiz, doğuştan askerlik formuna girmişiz, o yüzden West Point ve benzeri okulların insanları asker formuna sokmak için uzun yıllar uğraşıp çaba sarf etmesi bizim için örnek alınacak, geçerli bir model olmadığı gibi alınması ise abesle iştigaldir.
Askeri okulların şanlı mazisinden gelen ananevi karakteristik özellikleri, kuşaktan kuşağa aktarılan gelenekleri, insanlara saçma gelebilir belki ama o geleneklerin o tarihi binaların duvarlarında,koridorlarında yaşadığını varsayarım. Bir öğrenci o koridorlarda yürümesi, nefes alması bile yüzyıllık geleneklerin o öğrenci üzerine sirayet etmesi kaçınılmaz gibidir.
Birazcık düşünecek olursak;
Dile kolay 253 yıl önce 1773 yılında, yavruyken evcilleştirip her daim yanından ayırmadığı aslanı ile dolaştığından Aslanlı Paşa ünvanlına sahip, Osmanlı adına Akdeniz’de gemileriyle kuş uçurtmayan, Akdeniz’de 1783 yılından itibaren boy gösteren Amerikan gemilerine karşı, Boston Limanı’na bağlı Kaptan Isaak Stevens’ın idaresindeki Maria ve Philadelphia Limanı’na bağlı Kaptan O’Brien’ın Dauphin adlı gemilerle başlayan ve devamında 1793 yılına kadar 11 adet daha Amerika Birleşik Devletlerinin gemilerine el koyan Cezayir Beylerbeyi’nin bu başarısı üzerine Amerika Birleşik Devletleri’nin kurucu babalarından olan ABD Başkanı George Washington’u Akdeniz’deki mağdur olan gemileri için Osmanlı’ya 642 bin altın ve yılda 12 bin Osmanlı altını (216 bin dolar) ödemeyi kabul ettiren ve yapılan anlaşma tek dilli yani sadece Türkçe yazılarak 1795 yılında 22 maddeden oluşan anlaşmayı,ABD Başkanı George Washington ile Osmanlı Padişahı 3. Selim adına Cezayir Beylerbeyi’nin imzaladığı bu antlaşma ABD tarihinde yabancı bir dille imzalanan birkaç anlaşmadan biri olduğu gibi; yabancı bir devlete vergi ödemeyi kabul eden tek Amerikan belgesiydi.
Rusların 1770 yılında İzmir Çeşme önünde Osmanlı Donanmasını yaktıktan sonra Osmanlı Kaptan-ı Deryalığına getirilen ve yeniden yapılan donanmanın parasını cebinden 12 bin altın ödeyerek karşılayan ve denizlerdeki zaafiyeti gördükten sonra 1773 yılında, Bahriye mektebinin kurulmasını sağlayan Aslanlı Paşa, namı diğer Osmanlı Padişahı 3. Mustafa zamanında, Kaptan-ı Derya yani Osmanlı Devleti’nin Deniz Kuvvetleri Komutanı olan Cezayirli Hasan Paşa’nın kurucusu olduğu Deniz Lisesi/Harp Okulu’nun Heybeliada’daki tarihi binasının mazide efsane olmuş bahriyeli kahramanlarının, komutanlarının duvardaki çatlakların sinesinesirayet etmiş ruhlarının, seslerinin akislerinin sinmiş olduğu koridorlarında, yemekhanelerinde ve koğuşlarında, dershanelerinde dolaşan bir genç, bu okulda anca tarih kitaplarında gördüğümüz ünlü denizcilerimizden Cezayirli Hasan Paşa’nın,

Trajik bir biçimde Japonya’da fırtınada batan ve orada şehit olan ünlü Ertuğrul Fırkayeyni’nin kaptanı Ali Osman Paşa’nın,

1915 Çanakkale Deniz Savaşlarında döşediği mayınlarla savaşın akıbetini değiştirirken Çanakkale’yi geçilmez kılan Nusrat Mayın Gemisinin Komutanı Tophaneli Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey’in,

I. Balkan Savaşı sırasında Çanakkale'yi abluka altına alan Yunan donanmasının önünden kaçmayı başararak Akdeniz'e açılan ve tarihin ilkkorsan kruvazör harekâtını gerçekleştiren, Mısır, Gazze, Malta, Adriyatik ve Kızıldeniz’den Yemen kıyılarına kadar 7 ay 24 gün süren harekât sırasında Yunan Donanmasına ve birçok askeri lojistik üssüne bombardıman yaparak ikmal yollarını tahrip eden ve o dönemin deniz harp tarihine altın harflerle yazılan ve bu harekâtı yapan ünlü Hamidiye Zırhlısının Komutanı ve çok da haklı olarak ‘’Hamidiye Kahramanı’’ unvanını alan ve Milli Mücadele zamanında 1922-24 arasında başbakanlık yapan Yüzbaşı Rauf Orbay gibi kahraman Bahriyeliler ile T.C.nin 6.Cumhurbaşkanı Oramiral Fahri Korutürk gibi yakın dönemin önemli simalarının, devlet büyüklerinin bu okul sıralarında okumuş olmasından anlatılmaz bir heyecan duyup,geçmiş ile gelecek arasında onulmaz bir bağ kurarken bu okulda okumanın o gence vereceği şan, şeref ve onurun ölçülebilir bir skalasının olamayacağı da tartışma götürmez bir gerçekliktir.

Heybeliada’daki Deniz Lisesi’nin tarihi atmosferinin içinde geçirdiği o saatler sonrası bu gencin Heybeliada’dan ayrılmak için iskelede bindiği şehir hatları vapurunun kalkmasını beklerken, zannetmiyorum ki kendisini bir Barbaros, bir Piri Reis, Kılıç Ali Paşa, Seydi Ali Reis, Turgut Reis,Mezamorta Hüseyin Paşa Hüseyin Paşa, Piyale Paşa, ya da Cumhurbaşkanı OramiralFahri Korutürk gibi hissetmesin. Vapurun iskeleden ayrılmak üzere uskurunun denizi birbirine kattığında dalganın çıkardığı sesten bir hayli etkilenip,oturduğu yerde hayalinde, Amerikan sinemasının sahte, hayali kahramanları Karaip Korsanı Kaptan Jack Sparrow değilde mazisinde yaşamış olan ecdadının,gerçek denizcileri canlandırınca birden içinden çığlık çığlığa ‘’vira bismillah,yelkenler fora, iskele alabanda, pruvanız neta olsun, haydi Bismillah,Ağanta Burina Burinata !’’diye heyecanla haykırarak denizlere açılıp yeni bir maceraya atılma heyecanını, cesaretini gösterebileceği içten bile değildir hani.

Tarihi şanla şerefle dolu, mazisinde yetiştirdiği büyük komutanlar, kahramanlar ve devlet adamlarını saymakla bitiremeyeceğimiz diğer iki askeri lisemiz daha vardır. Askerlikte kıdem esas olduğundan tarih sırasında önce Deniz Lisesini anlatırken ki Deniz Lisesi bayaa kıdemlidir ve kuruluşu 1773 yılıdır.

Sonra tarihi kıdeme göre her iki okulda Sultan Abdülmecit zamanında açılsa da ay farkıyla kıdemli olan15 Şubat 1845 yılında kurulan Bursa Işıklar Askeri Lisesi kıdemde önce yer alırken ondan sonra kıdemli olan İstanbul Boğazında konuşlanan ve 21 Eylül 1845 yılında kurulan Kuleli Askeri Lisesi vardır.
Düşünün ki mezunları arasında Osmanlı zamanının sadrazamlarından ve Darüşşafaka kurucularından Mareşal Sakızlı Ahmet Esad Paşa (1828 - 1875 ), Osmanlı-Rus 93 Harbinde Erzurum’da ve Trakya’da son derecede başarılı komutanlık yapmış ve aynı zamanda Osmanlı sadrazamlığında da bulunmuş mareşal Gazi Ahmet Muhtar Paşa olmak üzere 6 mareşal, 11 genelkurmay başkanı orgeneral, Kara, Hava ve jandarma genel Komutanı olmak üzere 20 orgeneral ve sayısını burada yazamayacağımız kadar general ve subay mezun etmiş şanlı yuva Işıklar Askeri Lisesi’nin koridorlarında mazideki kahraman komutanların resimlerini gören ve o kahramanlarla aynı ortamı teneffüs eden gencin nasıl bir motivasyon içinde olacağını tahmin etmek hiç de zor olmasa gerek.Okuduğu okulun mezunlarını görüp, örnek alacağı komutanları görünce ilerideki hedeflerini daha o yaşlarda belirlemiş olur ve bir general namzeti olarak okuduğu okulun değerini ruhunda hisseder.




Işıklar’dan 7 ay daha kıdemsiz olan diğer bir şanlı yuvamız iseKuleli;181 yıl önce Sultan Abdülmecit zamanında kurulmuşve şanlı Türk ordusuna subay yetiştiren nadide bir eğitim ocağıydı. Çok seçkin komutanlar yanında edebiyat, bilim,sanat ve spor alanında onlarca insan yetiştirmiştir.

Yazıyı çok uzatmama kaygısı ile bir kaç örnek vermek gerekirse, Plevne'de Rus'ların da hayranlığını kabul etmek zorunda kaldıkları Mareşal Gazi Osman Paşa, Türkiye'nin Atatürk'ten sonraki tek Mareşali Fevzi Çakmak, Şark Cephesinin Kahramanı Kazım Karabekir Paşalar gibi ve Türk siyasi hayatında önemli görevler almış devlet adamları, Cumhurbaşkanlığı yapmış Cemal Gürsel Paşa, Cevdet Sunay Paşa, Adalet Partisi kurucu başkanı Ragıp Gümüşpala Paşa, MHP genel Başkanı Alparslan Türkeş, Kıbrıs'ta şehit düşmüş ve şanlı adı Türkiye'de birçok yere verilmiş olan Pilot Yzb. Cengiz Topel, 1911 yılında Erzurum’un İspir ilçesinde fakir bir ailenin çocuğu olarak doğan ve sonrasında anne ve babasını kaybeden, yetimhanede büyüyen, Atatürk’ün “Cumhuriyet bilhassa kimsesizlerin kimsesidir” sözünü ispatlarcasına, genç Cumhuriyetin sağlamış olduğu fırsat eşitliğinden istifade edip Kuleli Askeri Lisesi’ne girip geleceğin Genelkurmay başkanı olup dünyanın en zor harekâtlarından biri olan deniz aşırı, hava,deniz ve kara birlikleriyle aynı anda müşterek harekâtı olan 1974 Kıbrıs Barış Harekâtında Türk ordusunun komutanı olan ve mareşallik rütbesi teklif edilmesine rağmen kabul etmeyen Orgeneral Semih Sancar,


Türk yazar ve siyaset adamıAhmet Bedevi Kuran (1886-1966), ressam ve hattat Ahmet Ziya Akbulut (1869 – 1938),yazar, gazeteci ve siyasetçi Aka Gündüz, (1884 - 1958), tarihçi, yazar, şair, Darülfünun tarih müderrisi ve Yüzbaşı Ahmet Refik Altınay (1881 - 1937), 1.Dünya Savaşında Kafkasya Cephesinde 1915 yılında Ardahan’ı,1917 yılında Erzincan, Erzurum, Sarıkamış ve Kars’ı Ruslardan geri alan, Milli Mücadele zamanında Kazım Karabekir’in komutasında tekrardan Kars, Sarıkamış ve Ardahan’ı işgalden kurtaran, Milli Mücadele zamanında Sakarya Meydan Muharebesi'nde 12. Grup Komutanlığı yapan vebu sırada gösterdiği cesaretten ötürü "'Deli" lakabıyla anılmaya başlanan,özellikle cephenin biraz gerisinde yüksekçe bir yere oturup tabancalarını dizlerine koyarak "Geri çekileni vururum" mesajı vermesi ve birkaç sefer geriye kaçan firari bozguncu askerler üzerinde bunu bizzat uygulamasıyla ün yapan, Büyük Taarruz ‘da Kocaeli Grubu Komutanlığı yapan ve yaptığı mezalimi ile ünlü Yunan 11. Tümeni'ni, Tümen Komutanı Tümgeneral Nikolaos Kladas ile beraber esir alan ünlü Deli Halit (Karsıalan) Paşa,

Türk Tarih Kurumunun kurucu üyelerinden, yazar ve siyasetçi 1904 yılında yayımladığı Üç Tarz-ı Siyâset adlı makalesi ile Türkçülük akımının manifestosu kabul edilen Türkçülük akımının önde gelen temsilcilerindenYusuf Akçura (1876 - 1935),Türk resim sanatının öncülerinden, hocaların hocası yarbay Hoca Ali Rıza (1858 - 1930),Milli Mücadelenin önemli generali Asım Gündüz,1920 yılından 1938 yılına kadar Atatürk’ün yakın koruması olan ve Meclis Muhafız Takımı devamında TBMM Muhafız Taburunu ve şimdiki Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’nı kuran ve komutanlığını yapan İsmail Hakkı Tekçe Paşa,

Tıp tarihine adını yazdıran ve Behçet hastalığını literatüre geçiren Hulusi Behçet, Türk ve Dünya edebiyatında yer edinmiş Aziz Nesin, Şair Fazıl Hüsnü Dağlarca, Türk hikayeciliğinin önde gelen yazarı Ömer Seyfettin, "Kara Gözlüm Efkarlanma Gül Gayri" şarkısının güftekârı, şair Bekir Sıtkı Erdoğan, Yönetmen Remzi Jöntürk, çeviri çalışmalarıyla dünya şiirinin tanınmasına katkıda bulunan ve 1940 kuşağı toplumcu şairleri arasında yer alan A. Kadir ya da tam adıyla İbrahim Abdülkadir Meriçboyu ,Milli sporcu, futbolcu Abdullah Çevrim ve daha nice büyük devlet adamı ve ilginç şahsiyetleri yetiştiren şanlı yuva Kuleli,

Kısaca anlatmaya, ifade etmeye çalıştığımız bu üç şanlı yuvadan salt asker ve komutanlar mezun olmaz. Orada aldıkları çağdaş ve bilimsel eğitimle dünya çapında sanatçı, ressam, edebiyatçı ve şairler, Orçun Sonat gibi sinema sanatçıları ile dünya çapında bilim insanı, doktor, siyaset ve devlet adamı, başbakan ve Cumhurbaşkanlarını da yetiştirmesiyle yadsınamaz bir değeri olan eğitim ocaklarıdır aynı zamanda. Denizcilerden dünya çapında şairimiz Nazım Hikmet Ran, Türkiye’nin güçlü şair yanı ile tanınanNecip Fazıl Kısakürek, oldukça tanınan gazeteci yazar Necati Zincirkıran, Türk Rock müziğinin ilk temsilcisi Erkut Taçkın, caz müziğin önemli temsilcisi Durul Gence ve Türkiye’nin ilk ve öncüsü Roc’n Roll gurubunun kurucusu Erkan Gürsal (Somer Soyata) gibi Türkiye’de nam salmış sanatçıları bir çırpıda sayabiliriz.
Deniz Lisesinintarihi atmosferini soluyan bir genç nasıl ki kendini Akdeniz’de, Andrea Doria komutasındaki 608 gemilik, 60 Bin askerlik yenilmez Haçlı Armadası’nı Preveze Deniz zaferinde yok eden Osmanlı Kaptan-ı Deryası,Akdeniz fatihi Barbaros Hayrettin Paşa ve onun yardımcıları olan Seydi Ali Reis, Salih Reis, Turgut Reis, Sinan Reis gibi hissedip kendini onların yerine koyuyorsa, Işıklar ya da Kuleli’nin ruhunu içinde hisseden bir genç, duymuş olacağı heyecanla atının kuyruğunu bağlayıp sağ elinde kılıcı sol eliyle atının dizginini kavrayıp, kıratını mahmuzlayıp ‘’Tuna Nehri akmam diyor, kenarımı yıkmam diyor, Ünü büyük Osman Paşa Pilevne’den çıkmam diyor’’Rumeli türküsünü söyleyip kendisini Tuna boylarında, Kafkasya cephesinde Erzurum Aziziye Tabyalarında Nene Hatun ile omuz omuza savaşırken ya da, 26 Ağustos 1922 yılının şafağında Türkün yeniden dirilişini müjdeleyen top sesleriyle, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa komutasında başlayan Büyük Taarruzda, rüzgardan hızlı koşan Türk Mitolojisindeki efsanevi Kanatlı atlar Tulpar’lara binmiş elinde kılıcıyla dört nala İzmir’e doğru kanatlanmış atıyla, Murat Dağlarını aşıp Gediz Irmağı geçip soluğu İzmir’de alıp şanlı bayrağımızı İzmir Vilayet Konağında göndere çeken Şerafettin Yüzbaşı’yı kendi benliğinde hissetmez mi?

Tabii ki, hiç şüphesiz hisseder ve bu gücü kendinde bulur. Çünkü ne demiş Atatürk ‘’ Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.’’(FOTO_32_ ATATÜRK)
Evet Makyavel’in Roma ordusunun Got’lardan ve Cermenlerden asker alarak ordunun yozlaşmasından buralara kadar bir seyr-ü sefer yaptık. Türk ordusunun subay kaynağı Askeri Liseler ve Harbiyedir. Astsubay kaynağı ise sadece hazırlama okullarıdır. Subay sadece ve sadece Harbiye’de yetiştirilir başka kaynaklardan temin edilemez.

Bir sistem sorgulaması olarak söylediklerim yanlış anlaşılmasın, Kılıçsız general olmaz! Yani Kılıcı olmayan General ve amiral olmamalı. Kılıçtan bahsettiğimiz metaforik bir anlamdır yoksa Niğde Bor Askeri fabrikasında dökülmüş yep yeni kılıçtan bahsetmiyorum. 30 Ağustos günü kılıç kuşanma töreni ile beline kılıç kuşanılan teğmenlik kılıcından bahsediyorum ve devamında akademide okuyan subay, general/amiral olmalı. Bu sistem Osmanlıdan bize miras kalmış gelenekselleşmiş verüştünü ispatlamış bir uygulamadır.

Mazisi şan ve şerefle dolu askeri liseler ve akabinde Şanlı Harbiye bir sistemin olmazsa olmazıdır. Keşke imkân olsa her askeri lise öğrencisi dönüşümlü en az 3 ay birbirlerinin okulunda eğitim görseler, tarihi binalarda duvarlarına sinmiş mazideki komutanların ruhlarını içlerinde hissetseler. Kara, Deniz ve Hava Harp Okulu öğrencileri ise nasıl olur bilmiyorum ama en büyük Harbiyeli Mustafa Kemal Atatürk’ün okuduğu İstanbul Harbiye’sinde müştereken bir dönem beraberce Atatürk’ün oturduğu sıralarda, dolaştığı koridorlarda, yemek yediği yemekhanelerde o atmosferi soluyup Atatürk ile aynı ortamda yaşamanın erdemine ulaşsa.


Günümüz subay ve astsubayların geçmiş ile gelecek arasındaki rabıtayı, kurumlarına duyacakları aidiyet ve gönül bağı, asırlık eğitim kurumlarımızla ancak sağlanabilir. O binaların eskimiş olması onların değerinden hiçbir şey eksiltmediği gibi geçmiş zamanın ruhuna sahip olmasından dolayı günümüzde o binalarda okuyan öğrencilere geçmiş ile gönül köprüsünü kurmada ve aidiyet duygusununoluşmasında oynayacağı başat rol, hiç tartışma götürmez bir gerçekliktir.
Ordumuzun, milletimizin ordusunun temel lider kadrosunu oluşturan subay ve astsubay kaynağının nasıl olması gerektiği binlerce yıllık geleneklerimizde bellidir. Bir bütün olarak geçmiş ile gelecek arasındaki tarihsel bağların güçlü kolları, ordumuzu dimdik ayakta tutmaya yeterlidir, yeter ki tarihsel, geleneksel, karakteristik ve kendine ait özgün yapısı çeşitli saiklerle özünden edilmesin.
Ordumuzun temel savaşçı kaynağı ise her zaman olduğu gibi milletinin sinesinden yetişmiş, askerliği bir geçim kapısı olarak değil anayasal hakkı olarak gören vatansever gençlerimiz olmalıdır. Milli eğitim kadar önemli, ülkemizin en önemli yaygın ve örgün eğitim sistemi olan ordumuzda minimum 12 ay askerlik yapıp, hem askerliği öğrenmeli hem de ülkemizin dört bir yanından gelen her ortamdan, her ekonomik koşuldan gelen gençler ile kaynaşmalı, birbirini tanımalı, eskisi gibi. ( askerlik konusunu 14.Ağustos. 2025 tarihli zorbatv de ‘’ Bir zamanlar Asker ocağı’’ adlı yazımızda ayrıntılı incelemiştik https://www.zorbatv.com/index.php/edebiyat/bir-zamanlar-asker-ocagi )
Makyavel’in Roma ordusunun bozulmasından kıssadan hisselerle kendimizce naçizane minik bir sorgulama yaptık, müsaadenizle yazımıza tekrar dönelim...
Makyavel’in Prens eserindeki gerçekçi tespitleri görünce neden yüzyıllardır bu eserin güncelliğini ve evrenselliğini kaybetmediğini çok iyi anlayabiliyoruz., Makyavel yine iktidardaki prense,krala ya da komutana şu ilkeyi salık verdiğini görüyoruz.
’’ Demek ki bir prensin savaştan ve onunla ilgili hazırlıklardan başka işi, düşüncesi, uğraşı olmamalıdır; zira komuta eden kişiye uygun tek uğraş, tek sanat budur;... Şu halde seni tahtından edebilecek gibi gelen ilk neden bu sanatın cahili olmaktır nasıl ki iktidara yükselmene elverecek neden de onu derinlemesine bilmen ise.’’, Aynı, şekilde, askerlik sanatından bir şey anlamayan bir prens, söylemiş olduğum öteki sıkıntıların yanı sıra hem askerleri tarafından sayılmaz, hem de o onlara güvenemez’’.
Bir imparator, prens ya da ordunun başındaki bir komutan Makyavel’in bu ilkesine uymadığı durumlarda ne kadar acı olaylara neden olduğunu tarihte görüyoruz. Savaş sanatının cahili olmamak gerektiğini harp tarihinde çoğunlukla nelere mal olduğunu görüyoruz. Romen Diyojen çok iyi bir asker geçmişi olsa da Türklerle yapacağı savaşın hazırlığını iyi yapmadığından, dersini iyi çalışmadığından akıbetinin ne olduğunu Malazgirt Savaşında gördük. Türklerin bir Orta Asya, bozkırlardan edindiği ünlü Türk taktiğini, Turan taktiğini yıllar önce Romalı harp tarihçilerinin yazdığı ve VI. Leon’un(886-912) bir kitapta topladığı ünlü ‘’Taktika’’ kitabını okumadığından Türklerin savaş hilesi olan Hilal taktiği oyununa aldanmış ve ordusu imha olmuştu.
Makyavel devam ederek, barış zamanında savaş talimlerine daha çok vakit ayrılmasına, askerlerinin eğitim ve disiplinine önem vermesini, en önemliside savaşacağı yada savunacağı coğrafyayı çok iyi analiz etmesi gerektiğini, arazinin her türlü arızasını çok iyi etüt etmesi gerektiğini salık verirkenbu tecrübenin nasıl işe yarayacağını
‘’ Bu, ona iki açıdan yararlıdır: Bir kere, ülkesini tanımayı ve savunmasını daha iyi hazırlamayı öğrenir; sonra bir kez bir bölgeyi, bir yöreyi tanıyınca her hangi başka savaş alanını da kolayca anlayabilecektir.’’şeklindeki efsane teşhisini açıklar.
Makyavel’in bir komutanın araziyi çok iyi tanımalıdır şeklindeki görüşünün en önemli, gerçek hayattaki örneğini yine dünyaca ünlü, tüm askeri otoritelerin kabul ettiği, etmek zorunda kaldığı en büyük komutanlardan Mustafa Kemal Atatürk’ten bir kez daha örnek vermekten aşırı gurur duymaktayım. Mustafa Kemal Atatürk Trablusgarp Savaşından sonra, Balkan Savaşı sırasında 1. Dünya Savaşı Çanakkale Cephesi Muharebelerinden 3 yıl kadar önce, Mürettep Kuvvetler Kurmayı ve Harekât Şube Müdürlüğü görevindeyken Gelibolu’da sahilin korunması ve savunması ile ilgili ayrıntılı incelemeler yapmıştır. Bu incelemelerden düşmanın Seddülbahir ve Kabatepe civarındaki sahillere aynı anda çıkarma yapabileceği sonucunu çıkarmıştır. Böyle bir durum karşısında da düşmanın karaya çıkmasına engel olacak şekilde bir savunma düzeni alınmasını gerekli görülmüştür. Bu nedenle Seddülbahir ve Kabatepe sahillerindeki savunma düzenini gezip incelemiş ve savunma düzenini kendi görüşleri doğrultusunda değiştirmiştir.
Tarihe ve coğrafyaya hâkim olan Atatürk, Truva Antik Kenti’ni ve savaşın gerçekleştiği her yeri gezmiş, krokiler çişmişti. Üç bin yıl önce Truva Savaşı’nın yaşandığı yerleri karış karış dolaşır. Kitap merakı sayesinde klasik literatüre hâkimdi. İlyada’yı okumuştu Homeros’un mitolojik destanındaki yer tariflerini keşfetmeye çalıştı. Karadan ve denizden saldırı noktalarının o günkü konumlarıyla bugünkü şartlarını harita üzerinde karşılaştırdı, krokiler çizdi.
MÖ. 334 yılında Asya seferine çıkan Büyük İskender, 35 bin kişilik ordusunu Çanakkale Boğazı’ndan geçirdiği geçiş güzergâhını adım adım inceledi. Boğazı tekneyle geçti, Büyük İskender’in Anadolu topraklarına ayak bastığı yerden karaya çıktı, neden o noktanın seçilmiş olabileceğine dair coğrafi notlar tuttu. MÖ. 480 yılında Yunan topraklarını istila etmek için gelen Pers Kralı Kserkes’in 50 bin kişilik devasa ordusuyla Anadolu tarafından Avrupa tarafına geçtiği noktayı inceledi, notlar tuttu.
Tarihi, Atatürk gibi İngilizlerde okumuş ve dersler çıkarmışlardı. İngiliz genelkurmayı da Çanakkale Savaşı hazırlıkları sırasında bölgenin antik tarihi üzerine araştırmalar yapmışlardı, Truva dönemine ait antik çağ haritalarından faydalanmışlardı. Truva Savaşı’nda lojistik üs olarak kullanılan Bozcaada, Gökçeada ve Limni adaları, Çanakkale Savaşı’nda da İngilizler tarafından lojistik üs olarak kullanıldı. Truva Savaşı’nda Beşige Koyu’na şaşırtma amaçlı sahte çıkarma yapılmıştı, İngilizler aynısını Çanakkale Savaşı’nda yapmıştı.
Makyavel’in bir Prens’in savaşacağı araziyi bilmeli prensibini Atatürk zaten çok iyi etüt etmişti ve ÇanakkaleSavaşları zamanında dünya harp tarihine altın harflerle geçen Atatürk’ün bu başarıyı tesadüfen kazanmadığının en önemli göstergesi Çanakkale Savaşı’ndagöstermiş olduğu efsanevi komutanlığıdır.
Mustafa Kemal Atatürk’ün coğrafyaya olan vukufiyeti, araziyi, özellikle savaşacağı bölgeleri avucunun içi gibi bilmesi,Çanakkale Cephesindeki örneği gibi diğer önemli bir örnek ise Filistin Cephesi’ndeki faaliyetleridir.
Mustafa Kemal Atatürk genç bir yüzbaşı olarak 1. Dünya Savaşının başlamasından 9 yıl önce sürgün olarak Şam’da bulunan 5. Ordu karargâhı olan Suriye’ye tayin olmuş ve Suriye’de 3 yıl görev yapmış ve tüm bölgeyi at sırtında adım, adım dolaşmıştır. Yafa, Kudüs, Beyrut, Şam, Havran gibi şehirlerde Filistin ve Suriye’nin her yerinde adımlamadığı, incelemediği yer kalmazken, bu incelemelerine yerel halkın yaşayışı ile ilgili kısımlara da dâhil eder ve ne yazık ki Pax Ottoma’na (Osmanlı Barışı) sayesinde yüz yılardır huzur ve barış içerisinde yaşadıkları Osmanlı idaresi altındaki, Osmanlı tarafından ‘’Kavm-i Necip’’ olarak güzel, üstün ırk diye nitelen ve neredeyse askere alınmayıp vergi dahi alınmayan Arap halkının bir Türk hareketinden yana olmadığını da fark etmişti. Ümmetçilik düşüncesinden daha çok bir Arap düşüncesine sahip olanların Osmanlılık gibi bir anlayıştan çok uzakta olduğunu anlamakta çok gecikmemişti.
Mustafa Kemal Atatürk yıllar öncesinden hem coğrafyaya olan hâkimiyeti hem de bölgenin demografik yapısını çok iyi analiz etmesinden dolayı komutanı olan General Falkenhayn’dan hem tecrübe hem de görüş olarak fersah, fersah çok önündeydi.
Atatürk’ün bu tecrübesi, ona Filistin cephesinde vatan toprağı kaygısı taşımayan Alman generallere, Yıldırım Ordular Komutanı Liman Von Sanders’e rağmen 7.Ordu’nun imha olmadan,en asgari zayiatla İskenderun’a kadar geri çekmesine ve geri çekilen bu askeri birliğin Milli Mücadelede Türk ordusunun ana unsuru olma imkânını sağlamıştı.
Makyavel, ülkenin iktidardaki liderine Prens, Padişah, İmparator, Kral ya da ordunun başındaki komutana olan tavsiyelerinden belki de en önemlilerinden birisi de,
‘’ prens, tarih okumalı özellikle en büyük örneklerin eylemlerine ilgi göstermelidir; savaş sırasında onların nasıl davranmış olduklarına bakmalı, taklit edebilmek üzere başarılarının ve kaçınmak üzere yenilgilerinin nedenlerini incelemeli ve özellikle geçmişin en iyi birkaç prensi gibi yapmalıdır.’’
Makyavel, eski dönemlerin büyük liderlerinin kendilerinden önceki büyük askerleri, komutanları, liderleri tüm hayatını, geçmişini başarılarını takip eder ve taktiklerini akıllarında tuttuklarını belirttikten sonra,
‘’ Derler ki, böylece Büyük İskender, Aşil’i taklit edermiş; Sezar, 'İskender’i, Afrikalı Scipion, Keyhüsrev’i.’’ Geçmişin kahramanlarının büyük liderleri takip edip her türlü hareketlerinden haberleri olduğunu belirtir ve ‘’ İşte uyanık bir prensin nasıl davranması gerektiği: Barış zamanı asla aylak oturmamalı, bu zamanı düşmanlık günlerinde kendisine yardımı dokunabilecek bir birikim yaratmaya kullanmalı.’’
Demek ki büyük komutanlar boşuna bu unvanları almıyorlar ki aksine davrananların akıbetini 1071 deki Malazgirt Savaşında Romen Diyojen’in yaşadığını hezimetten anlıyoruz. Daha önceki satırlarda belirttiğimiz gibi Diyojen geçmiş savaş tecrübelerinin yazıldığı ünlü Taktika kitabını iyice okuyup analiz etse belki de Türklerin ünlü Turan taktiği hilesine aldanmayıp Türk süvarilerinin öldürücü darbesine maruz kalıp bozguna uğramayacaktı.
Makyavel’in geçmiş dönem kahramanlarının hayatını, taktiklerinin incelenmesi gerektiğine ilişkin tavsiyesine bir de Atatürk cenahından bakarsak Atatürk’ün neden dünya harp tarihine adının altın harflerle yazıldığını daha iyi anlarız.Bilindiği üzere Mustafa Kemal, dünya tarihine damga vuran savaş dehalarının yaşamlarını, taktiklerini ve başarılarını etraflıca araştıran, okuyan ve analiz eden tarih bilgisi yüksek bir askerdir. Attila, Büyük İskender, Fatih Sultan Mehmet, Kanuni Sultan Süleyman, Subutay, Emir Timur, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa ve Hannibal Barca onun askeri açıdan en beğendiği isimlerdir..
Genellikle Attila, Subutay ve Timur'a olan hayranlığı ve özel ilgisiyle bilinse de bu isimler arasında Hannibal Barca da ayrı bir yer teşkil etmektedir.
Kartacalı Hannibal Barca, Romalılara karşı büyük savaşlar vermiş, önemli başarılar sağlamıştır, bunlardan biri de Hannibal’in M.Ö. 3.yy’de Roma ordusunu bozguna uğrattığı Cannea savaşıdır.Seçkin bir Süvari Ordusuna da sahip olan Hannibal, bu savaşta ordusunu yerleştirirken Romalıların etrafını dört bir yandan çevirmeyip bir noktayı açık bırakmıştır.
Bu taktik, Roma ordusunun kaçmasına olanak sağlamak, böylece dağılan Roma ordusunu takibe başlayıp imha etme amacını taşımaktadır, sayıca az olmalarına rağmen mutlak bir zaferle sonuçlanan Cannea savaşını iyi analiz eden Mustafa Kemal Atatürk asırlar sonra İngiliz ve Fransız destekli Yunan işgaline karşı başlattığı Büyük Taarruz ‘da da aynı yolu izlemiş ve ünlü ‘’Sad’’ taktiğini her türlü itiraza rağmen her türlü riski göze alıp uygulamış ve Yunan birliklerini üç taraftan kuşatıp İzmir istikametini boş bırakıp Yunan ordusunun bozguna uğratıp geriye doğru can hıraş kaçmalarına yol verip İzmir’de imha etmiştir.
Makyavel güçlü bir yönetici olmanın kurallarını anlatırken, bir prensin, yöneticinin ya da ordunun başındaki komutanın uygulaması gereken çok ciddi bir kuralı şu şekilde açıklar ‘’Prens bizzat kendisi sefere çıkmalı ve komutanlığı üstlenmelidir.’’ Harp tarihine efsane olarak geçen Han, Padişah, İmparator, Kral ya da komutanların en belirgin ortak özellikleri savaş zamanı ordularının başında olmaları ve savaşa iştirak etmeleridir.
Tarihteki büyük komutanlara, liderlere baktığımızda, Büyük İskender, Sezar, Hannibal, Scipio Africanus, Napolyon, Cengiz Han, Emir Timur, Alp Arslan, Atilla, Kiros, Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim, Kanuni, Selahattin Eyyübi, Mustafa Kemal Atatürk vb. daha ilk anda akla gelen büyük liderler olarak tarihte yerlerini alırlar. Ordusunun başında komutan, kral ya da padişahın varlığı ordu için hem bir moral kaynağı teşkil etmiş,hem de tek elden sevk ve idareyi temine yardımcı olmuştur.
Romen Diyojen ordusunun başında onurlu bir komutan olarak yer almış ancak uygulamadaki hatası ölümcül olmuştur. Onun savaştaki ilk hatası, savaşa bizzat dâhil olmasıdır. Psellos bu davranışın “kahramanlık” olarak değerlendirilebileceğini, ancak strateji kuralları dikkate alındığında, Romen Diyojen’in savaş hattından uzak durması, ordunun bütün harekâtını kontrol etmesi ve emri altındaki kumandanlara lüzumlu emirleri vermesi gerektiğini belirtmektedir. Ancak İmparator böyle yapmamış ve elinde kılıcı, kalkanı bir asker gibi en ön saflarda kahramanca savaşmış ancak bu hatası onun düşmana esir düşmesine sebep olmuştur. Evet, oyunu kuralına göre oynanması her daim gereklilik olmuştur. Savaş gibi, en küçük hatanın ölümcül sonuçlar doğurduğu ortamlarda komutan olarak her türlü sorumluluğu en ince detayına kadar düşünülmesi gerektiğini tarihteki derslerden tecrübe edebiliyoruz.
Bir komutanın ordusunun başında, her türlü sorumluluğu alarak bulunmasının savaşan askerler üzerinde ölçülemeyecek kadar etkisinin olduğunu geçmiş zaman tecrübelerinden görüyoruz. Katıldığıonlarca savaşta her daim ön saflarda, askerinin başında olan ve özellikle en farkındalık yaratacak ve örnek bir olay yaratacak olan Milli Mücadele zamanında attan düşerek kaburgasının kırılmasına rağmen biran olsun cepheden uzaklaşmayan Mustafa Kemal Atatürk,Sakarya Meydan Muharebesi’nden başlayarak Büyük Taarruzla devam eden ve İzmir’de zaferle nihayete erecek olan o muhteşem günlerde ordusunun başından biran olsun ayrılmamış ve bu hareketiyle tarihe nam bırakmış büyük komutanlar listesine girmeye hak kazanmıştı.
Türk Ordusunun Başkomutanı Mustafa Kemal Paşa, ordusunun başındayken İngilizlerin desteklediği Yunan Ordusu'nun Sakarya Meydan Muharebesi'ndeki yenilgisinden sonra Mayıs 1922'de General Anastasios Papoulas'ın yerine Yunan hükümeti tarafından büyük bir umutla atadığı ve Afyon’daki cephede yapmış olduğu teftiş sonrası bir İngiliz gazeteci Sakarya Savaşı'ndan bahisle Mustafa Kemal Paşa’yı sorarak "Mustafa Kemal Paşa’dan çekinip çekinmediğini" öğrenmek isteyince "15 gün boyunca tüm cepheyi dolaştım, Mustafa Kemal adında bir komutana rastlamadım’’ diyecek kadar öz güvenli! Olan, Küçük Asya Orduları Baş Komutanı Korgeneral Georgios Hatzanestis (Hacıanesti),ise başkomutanlığını cepheden 350 km. geride olan İzmir’den ifa edip, ordularına İzmir’den emir komuta ediyordu!

Sonuç mu?
Esir düşmüş Yunanlı Başkomutan general Tikupis’in Mustafa Kemal Paşa’ya hitaben ‘‘Siz bu harbi nereden idare ediyordunuz? Sorusu üzerine‘’İşte tam o süngülerin parladığını söylediğiniz yerde, askerlerimin yanında idim.’’ Cevabı ileyönettiği yeri söyleyen Mustafa Kemal Paşa İzmir’e doğru, atını Sakarya’sını adetadünyanın en uzun olan KırgızlarınManas destanında, ünlü savaşçılarının sürdüğü, kanatlarıyla rüzgârdandaha hızlı koştuğu söylenen efsanevi at olan TULPAR gibi uçarcasına zafere doğru uçarken, Hacı Anesti ise bozgun üzerine savaşı yönettiği İzmir’den Yunanistan’a kaçıp savaş sonrası kurşuna dizilerek vatana ihanetten idam edilmişti.

Evet, Makyavel’in yapmış olduğu tespit ve tavsiyelerin bizim tarihimizle ve Romen Diyojen’le ilgili olan kısımları dilimizin döndüğünce yorumlamaya çalıştık. Türklerin Denizciliğine olan ilgisi de bir sonraki yazıya kaldı maalesef. Emir Çaka Bey ile başlayan Türklerin denizciliği, o dönemde yaşanan liderlik, taht, kardeş kavgalarının ve Bizans’ın entrikalarının en üst seviyede yaşandığı Anadolu Selçuklu dönemindeki olayları incelemek üzere şimdilik hoşça kalın...
Devam EDECEK...
KAYNAKÇA:
Hülya TOKER, Komutanlarının Kaleminden Balkan Savaşları Sürecinde Ordu-Siyaset İlişkisi Ve Bozguna Etkisine Yönelik Eleştiriler ,
Machıavellı Prens, Anahtar Kitaplar,
Malazgirt Savaşını Kaybeden IV. Romanos Diogenes, Prof. Dr. Semavi EYİCE, TTK, 1971,Ankara,
Osmanlıdan Önce Anadolu’da Türkler, İslam Tarihi Prof. Dr. Claude CAHEN,. E Yay., 1984,İstanbul,
Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam medeniyeti, Prof. Dr. Osman Turan, Ötüken Y., 20003, İstanbul,
Atatürk’ün Esir Aldığı Yunan General Nikolaos Trikupis ve Talas Üsera Garnizonu / Journal of Universal History Studies (JUHIS) • 6(1) • June • 2023 • Murat KARATAŞ , Mehmet METİN,
Kuruluş; Bir İmparatorluk Doğuyor, 1299-1520, Boyut Y., 2003,İstranbul,
Ord.prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, I.Cilt, TTK.Y., 1998,Ankara,
Cevat Abbas Gürer,Derleyen, Turgut Gürer, , Cepheden Meclise Büyük Önder ile 24 Yıl, Yapım C, 2006,İstanbul,
I. Türk Tugayı’nın Kore Savaşı’na Gönderilme Süreci ve Yapılan Hazırlıklar,Betül TEKİNSOY,Edebiyat ve Beşeri Bilimler Dergisi,
Celal Dora - Kore Savaşı'nda Türkler
ATASE - Kore Harbi'nde TSKMuharebeleri,Semih Yalçın’ın "Kore Dağlarında Türk Süngüsü"
Seçkin ÖZKAN, İkinci Dünya Savaşında Türk-İtalyanİlişkilerinin Türk Şiirine Yansıması,Yeni Türk Edebiyatı Araştırmaları,
https://www.rehbername.com/mitoloji/tulpar-turk-mitolojisi-kanatli-ati
https://www.geyve.com/ataturk-un-en-cok-sevdigi-atinin-adi-nedir/5234/
https://www.memurlar.net/album/7205/tarihteki-en-etkileyici-15-kumandan.html
https://kayaboztepe.com/buyuk-taaruz/
Atatürk’ün Esir Aldığı Yunan General Nikolaos Trikupis ve Talas Üsera Garnizonu, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/2993971,
Murat Keçiş, İhanetten İmparatorluğa: IV. Romanos Diogenes, https://belleten.gov.tr/tam-metin-pdf/3683/tur,
https://ttk.gov.tr/osmanli-padisahlari/,
https://www.ekrembugraekinci.com/article/?ID=194&son-padi%C5%9Fahlar-ni%C3%A7in-sefere-gitmediler-
https://roman-empire.net/collapse/julian,
https://commons.wikimedia.org/wiki/File:134_-_Constantine_X_Doukas_%28Mutinensis_-_color%29.png
http://www.hellenica.de/Griechenland/Byzanz/Bio/RomanosIVDiogenes.html
https://fi.wikipedia.org/wiki/Romanos_IV_Diogenes,
Yorum
Yazınız, tarih ile devlet…
Yazınız, tarih ile devlet aklını ustaca buluşturan güçlü bir düşünce metni. Makyavel’den Türk askeri geleneğine uzanan bu perspektif, ordunun yalnızca bir güç değil; disiplin, sadakat ve ortak ülkü üzerine kurulu köklü bir kurum olduğunu etkileyici biçimde hatırlatıyor. Kaleminize sağlık.
Kalemine sağlık, teşekkürler
Kalemine sağlık, teşekkürler
Kıt'alı Alaylı
Yazının özünde milli orduya sahip olmak ve bu ordunun unsurlarının temelden çok iyi bir eğitim alarak tabiki milli kültüre uygun, teknolojiyi takip eden dünya standartlarında asker yetiştirmek olduğu anlaşılmaktadır.Babam dahil olmak üzere benim de mezun olduğum şanlı, şerefli yuvaların (Kuleli Askeri Lisesi ve diğerleri) tekrar açılarak yüzyıllardır devam ettirilen güçlü ordu temellerinin tekrar guclendirilmesi gerektiği çok açıktır .Güzel yorumları için silah arkadaşım Şenol Zümrüt un kalemine sağlık, bu konunun önemi daha güzel örneklerle anlatılamazdı diye düşünüyorum.
Yeni yorum ekle