Hayali kahraman ‘’Uçan Hollandalıdan’’ gerçek ‘’Uçan Kayseriliye’’

Kültür

Hayali kahraman ‘’Uçan Hollandalıdan’’ gerçek ‘’Uçan Kayseriliye’’

Kızım Melissa’nın 10 yıl kadar önce bir vesile ile tanışmış olduğu Kayseri’nin Tomarza ilçesinin Akdere Köyündeki Kudret Babanenin rahatsızlığı üzerine bir hasta ziyareti maksadıyla iki günlüğüne Kayseri’ye doğru kısa bir yolculuğa çıktık.

Ülkemizin verimli ve oldukça büyük arazilerinin içinden geçen, otoban olmasa da o kalitede çok rahat bir yolculuğa müsaade eden Ankara Kayseri yolunun geniş, çift şeritliyapısı sayesinde sakin sakin yola koyulduk. Daha önce de aynı yoldan hem araba ile hem de otobüsle yolculuk yaptığımdan rahatlığını ve kısa bir sürede insanı yormadan Kayseri’ye ulaştırmasına vesile olan yolu gayet yakından tanıyordum. Araba ile 3,5 otobüsle de en fazla 5 saatte Kayseri’ye varılabiliyordu.

Ankara’dan Kırıkkale istikametine doğru yola koyulduk, alabildiğine geniş arazilere, tarlalara sahip bölgede gayet keyifli, çok önceleridikilmiş ekinlerin yeşerip, boy vermeye başlaması ile çok güzel bir pastoral bir manzara eşliğinde zevkli bir yolculuğa başlamıştık.

.

Otoyol o kadar geniş araziler içinden geçiyor ve trafik yönünden de o kadar sakin ki insanda bir hiç’lik duygusu yaratıyordu. Çok geniş arazide adeta tek başına okyanusta yelkenli ile seyahat ediyormuşsunuz gibi bir duyguya kapılıyor insan.

Otoyolda dediğim gibi adeta tek başınıza yolculuk yapıyormuşçasına sakince yol alıyorduk, yolda sakin sakin gidip kendinizi yalnız hissetmemeniz ve kendinizi terkedilmişlik duygusuna kapılmamanız için sağ olsun bizleri düşünmüşler ve her yere radar koymuşlar ki, takip edilip güvende olduğumuzu hissedelim. Radarlara ek olarak da yalnızlık içerisinde giderken tedirginlik duymayalım diye de radar araçlarını ya bir tepeceğin ardına ya da bir çalılığın berisine gizlemişler ki o araçları görüp de irkilip tedirgin olup, sürüş insicamımız bozulmasın.

Birçok radar aracı öyle doğal gizlenmiş, öyle güzel kamufle olmuş ki son anda onu geçince görüyorsunuz. Ustaca, usturuplu olarak, ya yokuş aşağı, ya da bir kayalığın ardında özenle saklandığı yerde o araçları görünce kesinlikle bir iriteolma durumu yaşamıyorsunuz ve tek başınıza kalmadığınızın farkına varıp güvenlik duygusunun vermiş olduğu, korunup kollanıldığının, gözetlendiğinin o iç huzuruyla yola devam ediyorsunuz.

Sonra o uzun ve sakin yolda kendimizi yalnız hissetmeyelim diye olacak ki, ara sırada olsa yüz yüze temasın yalnızlık duygusuna iyi geleceği düşünüldüğünden olsa gerek yol kenarlarında kimlik, GBT kontrolü yapılarak yolculuğumuza ayrı bir renk, ayrı bir tat veayrı bir hareket katılıyor ki, bunun çok yerinde bir davranış olduğunu kontrol bitince içinizdeki huzurdan anlıyorsunuz.

Yolculuğumuz Kırıkkale’ye varınca, şehre anlam katan ve köyden hallice küçük bir yerleşim yeri iken büyük ve sanayileşmiş bir şehre dönüşmesini sağlayan, 1921 yılında Türk Kurtuluş Savaşı sürerken Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki Ankara merkezli Anadolu Hareketi yönetimi tarafından kurulmakta olan düzenli ordunun askeri gereksinimlerini sistemli bir şekilde sağmak amacıyla İmalat-ı Harbiye Müdüriyeti Umumiyesi çatısı altında yeniden teşkilatlanan ve devamında  Millî Savunma Bakanlığı'na bağlı olarak Askeri Fabrikalar Umum Müdürlüğü'ne dönüştürülen ve 1950 yılında  Makina ve Kimya Endüstrisi Kurumu'na (MKE) dönüşen, MKE Silah fabrikası ve benzeri fabrikaları görünce Cumhuriyeti kuran zihniyetin sanayileşmeyi salt deniz kıyılarına, sermayenin arzu ettiği metropollere değil de yurt içine de itinayla yaydığını, oluşturduğunu görünce o zihniyeti saygıyla yâd edip yolumuza Kızılırmak’ın yakınından devam ediyoruz.Ayrıca bir dipnot bilgisi olarak da, şu andaki hali hazırdaki Ankara Tandoğan Meydanındaki MKE Genel Müdürlüğü’nün konuşlandığı binaların arazisini de savunma sanayine verdiği önem doğrultusunda, Mustafa Kemal Atatürk, 7 Şubat 1936'da şahsına ait 600.000 metrekarelik araziyi, harp sanayiinin geliştirilmesi ve savunma sanayii tesisleri kurulması şartıyla Hazine'ye bağışlamasıyla  bugünkü Makine ve Kimya Endüstrisi (MKE)'ninyerleşkesi meydana gelmiştir.

Kırıkkale’yi geçtikten sonra yine geniş, okyanus büyüklüğündeki tarlalar içinden geçen o sakin ve geniş otoyol da seyahatimize devam ederken gözümüz ne zaman ve nerde başladığı ve hangi hız tehditlerinde olduğu belli olmayan tabelaları takip ede ede tedirgin bir halde yolumuza devamediyoruz. Yaşımızın da biraz geçkin olduğundan olsa gerek eskisi gibi gürültülü müzik dinleyemediğimden, çoğunlukla radyodan,sakin bir seyahati sağladığından ve bir hayli dinlendirici olduğundan reklamsız ve sürekli sanat müziği yayını yapan Polis Radyosunu dinliyorum.

Biteviye uzun ve sakin bir trafikte keyifle dinlediğim radyodan birden trafik cezalarının yeni tarifelerini veren ve hangi ihlalin ne kadar yüklü para cezası olduğuna dair tanıtım anonsunu da dinleyince içimi daha da bir iç huzur kaplıyor. O ıssız yolda yalnız olmadığımı ama, gizlenmiş radar araçları, ama direkt yolun üzerindeki tak misali sabit radarlar, yol kontrolleri, hangi yolun elektronik radar sistemleri ile ve de hangi hızda gideceğimizinde belli olmayacak şekilde kontrol edildiğine dair tabelalar ile birlikte radyodan da hangi ihlalde ne kadar çok para cezası yiyeceğimize dair anonsu duyunca dedim ki hiç de yalnız değiliz, gözetilip, korunup, kollanıyoruz ve bu da insana olmadığı kadar aşırı bir güven duygusu veriyor.Her türlü duyu organına hitap eden, algılarımızı uyaracak şekilde görsel, işitsel Allah ne verdiyse tüm tuşlara basılmış bir şekilde uyarılar devamlı etrafımızda bizi tetikliyordu. 

.

Neyse, arabada kızımla birlikte o uçsuz bucaksız ıssız tarlaların içinden sakince yola devam ederken arabanın ve bizim etrafımızda gözle görülemeyen ama iliklerimize kadar hissettiğimiz bir koruma çemberiyle Kırşehir’e doğru yol aldık ve kısa süre sonra Kırşehir’in girişinde oldukça modern çizgilerle,  aykırı bir mimariye sahip olan ve önünde kocaman etkileyici bir Atatürk görseli ile Kırşehir’in otobüs terminali bizi karşıladı.

.

.

Ankara’dan Kırşehir’e kadar normal otoyol varken Kırşehir’den sonra tercihe bağlı Kayseri’ye kadar yeni yapılmış olan ücretli otoban da vardı. Ancak yol o kadar rahat ve sakin ki neden otobanı tercih edeyim diye düşünmeden edemedim ve tercihimi eskiden yapılmış otoyolda kullandım.

Kırşehir’in girişinde dikkatimi çeken, genellikle kent girişleri nedense hep estetik değeri olmayanvaroşlar, sanayi siteleri, gecekondular ya da çok katlı çağımızın gecekonduları olan TOKİvari siteler ile çevrelendiğinden kent girişleri çoğunlukla sevimsiz olur, ancak Kırşehir bu genellemenin uzağında çok sevimli villaları, lüks binaları ile geniş sokakları olan modern çizgilere sahip, araları mesafeli apartmanları görünce itiraf etmeliyim ki Anadolu’nun bozkırında böylesine sevimli, modern ve yaşanılası bir şehir göreceğim hiç aklıma gelmezdi.

Kırşehir’i yavaştan yavaştan ardımızda bırakınca ki bu yavaştan alma tercihi zorunlu bir seçenek olduğunu kısa aralıklarla dikilivermiş 90-70-50 km. hız tahdit levhalarından anlayabiliyorduk. Bizde tercihimizi bu yönde kullanmak durumunda kalmıştık. Mademki bu uzun ve ıssız yolda bu hız tahdit tabelalarının tahakkümü altında kalacağız ve zamanımızda bir hayli geniş olunca bu şirin ilimizin yetiştirdiği ünlü insanları anmadan geçemedik.

Kırşehir denince nedense insanın ilk aklına gelen Bozkırın nefesi Muharrem Ertaş ve Türkiye’nin medarı iftarı ozanımız Neşet Ertaş, diğer bir ozanımız Hacı Taşan olurken, dürüst, namuslu gazetecilik denince de ilk akla gelen Uğur Mumcu oluyordu. Kırşehir’in yetiştirdiği siyaset dünyasının renkli siması Osman Bölükbaşı’nı da rahmetle anıp yolumuza devam ederken Anadolu’nun yurt edinme sürecinde Horasan’dan göçüp 1206 yılında Kırşehir’e yerleşip Anadolu’nun, siyasi, sosyal ve ticari ahlakını belirleyen Ahi’lik teşkilatının kurucusu Ahi Evran’ı da ayrıca rahmetle anıp yolumuza devam ettik.

Yolumuzun üzerinde en yakın yerleşim yeri olarak Mucur kasabası gözüküyordu. Mucur adından da anlaşılacağı üzere pek bi numarası olan yer değil gibi. Ancak o yere mutlaka uğramalıydım çünkü 29 yıl önce 1997 yılında Ağrı Dağı eteklerinde İran hududunda görev yaparken bölüğümüzün Levazım İaşe noktasının gıda kontrol subayı olarak görev yapan Veteriner Asteğmen Harun Özen kardeşim orada yaşıyordu. Son derecede dürüst, namuslu, ahlaklı ve bir o kadarda sevimli ve saf bir çocuktu. Çok iyi sohbeti varken iyide futbol ve masa tenisi oynardı. O Ağrı Dağı’nın eteğinde küçücük bir karakolda görev yaparken bu şekilde renkli kişilere insan ihtiyaç duyuyordu. 

.

 

Görevini çok titizlikle yapar, kesinlikle müsamaha göstermezdi. Bölük merkezine gelen gıda kamyonlarını incik cincik denetler, müteahhitlere nefes aldırmazdı. Gelen et eğer biraz şüpheliyse komutanım bu et yaramaz derdi ve bende ona olan itimadımdan hemen ret ederdim. Et yanında gelen sebzeleri de en ince detayına kadar inceler herhangi bir eksiklik gördüğünde hemen ret ederdik. Asli vazifesinin yanında, bölüğümüzün hemen yakınında yer alan Kazım Karabekir Devlet Üretme Çiftliğinde ki büyükbaş hayvanlarında kontrolünü yapardı.

Sebebi ise, asli vazifesi hayvancılık olan Koskoca Devlet Üretme Çiftliğinde nedense veteriner hekim bulunmuyordu. Binlerce liralık ithal büyükbaş hayvanların doğum zamanı oluşan riskli doğumlarda Harun Asteğmeni çiftliğe doğum yaptırmaya gönderirdim. Harun’da dünden razı bir şekilde koşa koşa giderdi. Harun Konya Selçuk veterinerlik Fakültesi mezun bir hekimdi ve Selçuk Üniversitesi büyük baş hayvan konusunda çok başarılı bir eğitimi vardı. Hayvancılığın ana uğraşısı olan bir çiftlikte veteriner olmaması insanı şaşırtmıyor desek inandırıcı olmaz. Bu çiftlik Cumhuriyetin kazanımları içerisinde değerlendirecek olursak bölgeye yadsınamaz faydalarını saymakla bitiremeyiz.

Kurulduğu 1953 yılında sinemasından fırınına, sosyal tesisinden, tiyatro salonuna, kreşinden Ziraat Meslek okuluna hemen hemen her şeyi düşünülmüş birer sosyal işletme misyonuna sahip bir devlet işletmesiymiş. Tavukçuluk, büyük ve küçükbaş hayvancılık, sütçülük, peynircilik ana uğraşısı olan çiftlik ilerleyen yıllarda arzu edilen görevinden oldukça uzaklaşmış, o güzelim tesisler yıpranmış çoğu işletme kullanılamaz hale gelmiş, işçilerin sultasında zarar eden ve faydasız bir yer haline gelmiş. Çiftlikte görevli vatansever müdür yardımcısı Bayram Maviş canla başla çiftliği eski günlerine getirmeye çabalamış ve bir hayli emek sarf etmişti. Çiftlikteki işleyiş öylesine farklıydı ki anlatılacak türden değildi. İşçi sendikası resmen çiftlikteki işleyişi sabote eder cinstendi.

Misal, çok basit olarak çiftlikteki ağaçların sulanmasını falan işçilere yaptıramıyordunuz, devlet malı olan ağaçlar resmen göz göre göre kuruyup yok oluyordu, yani çoban kadrosunda işe girmiş birine kesinliklikle ağaçları sulatamıyordunuz, tamam işçi haklarına saygı duymakla birlikte o kurak yerde zamanında cennete çevrilmiş heryere ağaç dikilmiş çiftlik, geçen uzun yıllar içerisinde terk edilmiş bir yere dönüşmüştü. Oradan ekmek yiyen işçiler çiftliğe sahiplenelim, devlet malıdır, korumalıyız gibi en safiyane duygulara bile sahip olmadığını görmek insanı üzüyordu gerçekten.

Çiftlik Karasu Nehri ile Aras Nehri arasında kalan Dilucu denen yerde kurulmuş, Ermenistan, Nahcivan ve İran ile sınır komşuluğu yapıyordu, bölge yazları çok sıcak olduğundan, civar köylerdeki çobanlar ya sabahın çok erken saatinde güneş doğmadan ya da akşama doğru güneş etkisini yitirdikten sonra hayvanlarını serinlikte otlatmaya çıkartırken, bizim işçi kadrolu çobanlarımız ise koyunları sabah mesai başlangıcında çıkarıp o Allah’ın güneşi altında akşama kadar mesai bitinceye kadar sıcağın yakıcı saatlerinde güya otlatıp zavallı hayvanları sıcak altında adeta işkenceye maruz bırakıyorlardı.

İşte bu zor koşullar altında Harun Asteğmen hem bölüğün işlerini takip ederken diğer yandanda devletin bir kurumu ve hepimizin malı sayılan çiftliğin hayvanlarınada bakmayı,onları tedavi etmeyi devlet malı olarak görüp onları da sahiplenmeyi şiar edinmişti.

Neyse Mucur’a yaklaşınca Harun’la telefonlaştık ve bizi büyük bir sevgiyle kucaklayarak karşıladı. Melissa 13 aylıkken Iğdır’a gelmişti. Harun Asteğmen taa ozamandan Melissa’yı tanıdığından uzun yıllar sonra karşılaşmaları da ayrı bir duygusallık içermişti. Mucur’un içinde küçük bir parkın içinde mütevazı bir veterinerlik kliniği açmış, mekân çok mazbut, hemen yanında çay ocağı, köfteci gibi küçük kasabaların şirin esnaf işletmeleri ile komşu olması canayakın, sıcak bir ortamın oluşmasını sağlamış.

Harun’un kliniğinde yarım saat kadar kaldık, köfte ekmeğimizi yiyip çayımızı içtikten sonra bu güzel ve samimi karşılamadan sonra anılarla yüklü 29 yıl öncesini eski günleri yâd ettikten sonra müsaademizi isteyip Kayseri’ye doğru yola koyulduk. Kırşehir’den sonra ücretli yeni otoban seçeneğini de sunmuştular hizmetimize ama zaten Kayseri’ye ne kadarlık bir zaman kalmıştı ki, şunun şurasında bir bilemedin en fazla bir buçuk saatlik yolumuz kaldığını düşünerek o güzelim Bozkırın içerisinden, yeşillenmiş tarlaların arasından geçen eski otoyoldan geçmeyi, keyifle seyahat etmeyi tercih etmiştik

.

Yolumuza, zamanında bizleri düşünenlerin yapmış olduğu geniş ferah ve güvenli oto yolda devam ediyorduk. Rahat rahat gidiyoruz ancak birşey var ki anlaşılır gibi değil, o güzelim ferah, rahat ve geniş yol bir türlü bitmek bilmiyor, aslında Mucur’u geçtik şunun şurasında ne kaldı ki diye düşünüyorsun ancak distopik filmlerdeki sahne gibi yol,don lastiği gibi uzadıkça uzuyor ve bitmek bilmiyor, biz yolu kat ediyoruz o yol nedense kısalmadığı gibi bir de uzuyor, biz Kayseri’ye yaklaştığımızı zannederken Kayseri elimizin ucundan uzaklaşıp gidiyor, sanki aynı sahne tekrarlanıyor gibi, muhtemelen lanetli bir yola mı girdik diyede düşünmeden edemiyorum, sanki Kırşehir’den özel şahısların işlettiği çuval dolusu parayı gişede teslim ettiğimiz paralı otobana girsek daha mı iyi ederdik düşüncesine kapılıyor insan ister istemez, sanki yolda ki bir hız tahdit tabelasının altını biraz eşelesek naylon poşete sarılmış içinde yol uzatma ve bıktırma büyüsü yazılmış bir otoban muskası bulacakmışım gibi geliyor,tevekkeli bir yol anca bukadar uzar ve insanı bunaltır, başka bir açıklaması yok gibi,

Ama hertürlü sıkıcılığına her türlü yıldırıcılığına rağmen o güzelim yaşanılası tarlaların yeşilliği, bahar çiçeklerinin açtığı o badem ağaçlarının pastoral görüntüsünü seyrede seyrede gitmenin keyfi sanki başka yerde yok gibi geliyor insana.

Yola bu halet-i ruhiye içerisinde devam ediyorum. Havadan kontrol ve gözetim etmeye yarayan dron’ları belki gözlerimle görmedim ama yüreğimde onların manevi varlığını hissediyor ve gökyüzünde, bulutların ardında bir yerlerde bizi şefkatle izlediğini düşünüp içimde oluşan güven duygusu içerisinde yolculuğuma kaldığım yerden devam ediyorum. Havadan gözetim araçları olan dronları ya da gizli kameraları belki göremiyorsunuz ama varlığını, etkisini kısa bir süre sonra cep telefonunuza gelen mesajda, yemiş olduğunuz yüklüce trafik cezasını görünce onların varlığını idrak etmeniz çok da zaman almıyor hani. İradenin teknolojiyi bu şekilde etkin kullanmasını, cezanızın yer ve zamanını derhal size bildirmesini kıvançla karşılayıp içinizi hemen anlamsız bir sevinç duygusu kaplıyor.

Havadan dron, yollardaki sabit radarlar, bizleri irite edipgüvenli yol sürüşümüzü engellemesin diye özenle gizlenmiş radar araçları, birden bire hızımızı 90-70-50’lere düşüren hız tahdit levhaları,hiç bir şey olmasa bile radyodan Polis radyosundan müzik arası yapılan, ihlallerde ne kadar para cezası yiyeceğimize dair anonslar, bunların hiç biri yaşanmasa bile yapılan yol kontrollerinin yani herşeyin bizim huzur ve güvenliğimiz için düşünülmüş olduğundan o ıssız yolda tek başına olmadığımızı,iradenin şefkatli elinin samimiyetle sırtımızda olduğunu hissetmek inanın insanın içini nasıl da ısıtıyor bir bilseniz, ısıtıyor da ne demek, hatta akkor hale getiriyordu.

Sırtınızda güven veren iradenin o, yumuşak şefkatli elini hissetmeniz insana nasıl güven veriyor ki bu güveni anlatmak yetmez adeta yaşamak gerekir, ancak birazdan sırtınızdaki o güven veren el sankim yavaş yavaş aşağıya inip arka cebinize doğru indiğini hissedip soğuk bir titremeyi iliklerinizde hissediyorsunuz gibi bir kuşkuya kapılıyor ve birden irkiliyorsunuz ama yok canım ne alakası var diye düşünüp bu düşüncenizden dolayı kendinizden şüphe duyup birazda utanmaya başlıyorsunuz.

İşte bu ahval ve şeraitte yola devam ediyorsunuz, gözüm yoldan ziyade, hız levhalarında, sabit radarlarda ve olası gizlendiği yeri tahmin etmek ve fark edebilmek için yolun çeşitli kıvrımlarında gizlenmiş olan araçlarda ve aracın hız kadranın da,kulağım ise polis radyosunun trafik ihlallerindeki ödenecek para cezaları anonsunda olmak üzere tedirgin tedirgin yol alırken o güzelim pastoral manzarayı neredeyse göremez hale geliyorsunuz.

Hani eskiden biraz rahatlamak, psikolojik olarak gevşemek için şehir dışına aracınızla çıkıp uzun yol terapisi yapıp, çevredeki manzaranın tedavi edici, rahatlatıcı etkisini yaşardık ya, herhalde o eski günlerde kalmış gibi, yolda araç sürerek değil rahatlama tam tersine bir stres topuna dönüşüyorsunuz adeta.

Akşam 6 gibi Kayseri’ye varmayı planlamış ama yaşadığımız keyifli yol sürecinde anca akşam 8 gibi Kayseri’ye girebildik. Öğle üzeri 13,30 gibi yola çıkmış ve akşam 8 gibi de 6,5 saatlik bir araba yolculuğu ile anca Kayseri’ye mülaki olabilmiştik.

Kayseri’nin ilk dikkati çeken özelliği geniş caddeleri ile planlı, düzgün bir kent görüntüsü vermesiydi. Gerçekten de kayseri Anadolu’da pek görülmemiş bir biçimde çok düzenli, kutu gibi, ızgara planlı, cetvel gibi düzgün caddeleri olan Avrupai bir kent görünümüne sahipti. Tabii ki bu durum bir tesadüf değil Genç Cumhuriyetin her konuda olduğu gibi olaylara bilimsel yaklaşımı ile olduğunu görünce nedense şaşırmaktan maada takdir etme durumunda kalıyor insan.

Kayserinin, şimdiki kentlere bakarak görece planlı olmasının altında yatan gerçek Atatürk Aydınlanmasının bir emaresidir.Nasıl mı? Müsaadenizle bir iki satırda olsa kısaca açıklayım.

Yeni kurulmuş olan genç Türkiye Cumhuriyeti her alanda olduğu gibi çağdaş bir ülke kurmanın en önemli yolunun bilimsellikten geçtiğini bilir ve her şeyi, eğitimden tutunda savunmaya kadar her alanda en önemli yol gösterici rehber olarak bilimi öncelemiş ve o rehberin ışığında yol almıştı. Bu bağlamda yeni genç Cumhuriyetin başkenti Ankara’nın da çağdaş çizgilere sahip yaşanılası bir kent olması için 1928 - 1932 yılları arasında Alman mimar HermannJansen ülkemize davet edilmiş ve kentin planlaması ona emanet edilmişti.  Ankara için hazırlanmış olan modern nazım planı aynı zamanda devletin her alanda diğer illere de örnek olacak modern model kenti olması hedeflenmiştir.

Erken Cumhuriyet Dönemi’nde Ankara Jansen plânıyla başlayarak geliştirilen yasa ve yaklaşımlar, kent plânlaması önce Ankara’da denenmiş ve devamında 1930’larda çıkarılan ilgili kanunlarla tüm kentler için zorunlu hale getirilerek kurumsallaştırılmıştı. Kayseri, 1930’lardan itibaren kent imar plânı yapılmasının önemini kavrayan ve bunu Ankara ile bağını koparmadan gerçekleştiren nadir kentlerden birisiydi. Kayseri’de hukuk doktorasını Avrupa’da yapmış Avukat Emin Molu, kısa süren belediye başkanlığı döneminde, Nafıa Vekâleti (Bayındırlık Bakanlığı) Şehircilik Fen Heyeti baş danışmanı ve şehircilik uzmanı, Alman Mimar-Şehir Plâncısı Ord. Prof. Dr. GustavOelsner’i Kayseri’ye davet etmiştir.

Kayseri’de ilk plânlı imar çalışmaları (1933-35), Ord. Prof. Dr. GustavOelsner ve Prof.Dr. Kemal Ahmet Arû zamanında yapılmış, Ölsner-Aru planı’nın, Kayseri’ye çağdaş bir görünüm kazandırdığı söylenir. Modern planlama daha sonraki yöneticiler tarafından da takip edilir taki 2006 yılına kadar, ondan sonra popülist politikalar ben yaptım oldular dönemine gelinmiş ve şehirde yeşil alanların gittikçe azaldığı, daha çok betonlaşmanın görülmesine yol açan uygulamaların görüldüğüne üzülerek tanık olunur.

Modern kentsel yaşamı ve karmaşıklığı kucaklayan tasarımlarıyla tanınan dünyaca ünlü Hollandalı mimar, teorisyen ve şehir plancısı ve 2000 yılında Pritzker Mimarlık Ödülü'nü kazanan, 2008 yılında Time dergisi tarafından Dünya'nın gidişatını en çok etkileyen 100 kişisi arasında gösterilen, "yeni bir modern mimarinin peygamberi" olarak tanımlanan dünyaca ünlü Hollandalı Mimar RemKoolhaas’ın denetimsiz büyüyen kentler için tanımladığı ‘’Houstonlaşma’’ ‘’Houstonization’’ kavramı tamda bizim İstanbul ve bu zihniyetin yaşanmaz hale getirdiği diğer büyük kentler için muhtemelen Kayseri’de bu Houstonlaşma hastalığına tutulmuş gibi. RemKoolhaas’a göre Houston, “denetimsiz, serbest ve neoliberal vahşi bir kent”. O kadar ki Amerikalı sosyologlar Houstonization diye bir kavram icat etmişler. İstanbul ve devamında diğer kentlerimiz de  aynen Houston gibi, denetimsiz, serbest ve planlanmamış bir kentler haline geldi ne yazıkki.

Yerel yönetimlerin elini taşın altına soktuğu ama kararı üst iradenin aldığı sistemde, genç Cumhuriyetin planlı kentleşme zihniyetinden uzaklaşıp, kentleri yaşanmaz hale getiren, ben yaptım oldu anlayışı, şehir plancılığından çok uzak bir anlayışla sadece ve sadece betona boğulmuş, doğa ile uyumsuz, tarihi dokuya ihanet eden ileride nasıl bir keşmekeş yaratacağı düşünülmeden anı kurtaran bilimsellikten uzak projeler ileen küçük yeşil bir alan bile bırakmaksızın oraların üst irade tarafından imara açılıp ranta sunulması, plansız,denetimsiz,kontrolsüz ve nereye kadar gideceği belli olmayan vahşi bir kentleşme ile başta İstanbul ve diğer kentlerimiz ne yazık ki hepsi Houstonlaşma yolunda emin adımlarla ilerliyor.

Houstonlaşma ne yazık ki ülkemizin hemen hemen her kentine kanser gibi bulaşmış ve kentlerimizi yaşanmaz hale getirmiştir. Kentlerin kendilerine has, ayırt edici, kültürel, sosyal ve mimari özellikleri bu Houstonlaşma nedeniyle yıllar içerisinde ortadan kalkmıştı.

Bu çarpık yapılaşma, denetimsiz bir kanser hücresi gibi kontrolsüz büyüyen ve Houstolaşan şehirler önlemez bir gidişatla, amamegapol bir kent olan İstanbul, ama metropol İzmir, Antalya, Ankara ama taşradaki mazbut kentler ruhsuz bir yapılaşma ile birbirinin benzeri kişiliksiz, karaktersiz bir görünüme, siluete sahip oldular.

Kent olarak Kayseri aslında tam bir açık hava jeoloji müzesi gibi, milyonlarca yıl önce oluşmuş volkanik bir dağ olan Erciyes’in dönemler içerisinde ki volkanik patlamaları ile oluşmuş derin vadiler müthiş bir görsel manzara oluşturmuş. Sanki yanardağ dün patlamış gibi, o lav akıntıları, dağdan sürüklediği yanık taşlar, kayalar insanı o andan alıp milyonlarca yıl önceye götürüyor gibi, magmanın dışarıya çıkıp akıttığı lavların soğumasıyla oluşmuş, rengârenk kayalar, camlaşmış kayaçlar vb. tam bir geçmiş zamanın görselini insana yaşatıyor. Benzer görüntüler Kırıkkale’ye yaklaşınca da görebiliyorsunuz, yolun sağlı sollu tarafları çoğunlukla volkanik özellikli kayaçlardan oluşuyor ve izlemesi gerçekten çok zevkli. O zevki, yani o doğal volkanik arazinin görsel şovunu iki yıl boyunca görev yaptığım volkanik bir dağ olan Ağrı Dağı’nda doya doya yaşamıştım.

Erciyes Dağı’nın etrafındaki bu volkanik arazide oluşmuş tarihi kentler, yeraltı şehirleri, peri bacaları bölgeye yadsınamaz bir zenginlik katmış. Derin volkanik vadilerde geçmiş zamanda ki yerleşim yerleri özellikle Talas, Germir ve Tavlasun vadileri adeta bir zaman tüneline girmişsiniz duygusunu yaşatıyor insana.

O vadilerde ortak bir yaşam ortamı oluşturmuş, Türk, Ermeni ve Rum’larınortaya koydukları mimari oluşumlar görülmeye değer bir kültürel miras oluşturmuş. Özellikle vadilerin düz olmayan eğimli taraflarına yapılagelmiş, teraslama şeklindeki evler, konaklar arazinin verimli olmayan taraflarına yapılması ve verimli düz alanlarda tarım yapılması, doğa ile uyum açısından çok önemli bir gösterge. Ancak şimdi o güzelim yerlerdeki tarihi evlerin yavaşça ortadan yok olması, iki vadi arasındaki düz verimli alanlara TOKİ’vari, çirkin çok katlı apartmanların yapılması hangi zihniyete hizmet ediyor anlaşılır gibi değil.

Tarihi Talas yerleşim yerinin diğer önemli bir tarafı da Türk resim sanatının tartışılmaz en önemli temsilcisi Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun, uğruna şiirler, tablolar yaptığı, Karadutu, Çatal karası,Çingenesi, Nar tanesi, Nur tanesi, Gülen ayvası, Kadını, Kısrağı, Karısı, amansız aşkı, Türkiye’nin ilk heykel tıraşlarından biri olan MariGerekmezyan’ındoğduğu yer olmasıdır. Talas vadisi gibi Germir Vadisi ’de dünyaca ünlü, üç kez Oscar kazanmasının ve beş kez de aynı ödüle aday gösterilmesinin yanı sıra çok sayıda prestijli ödül sahibi, dünyaca ünlü Osmanlı vatandaşı Rum asıllı Amerikalı yönetmen, aktör, prodüktör, senarist ve yazar Elia Kazan (1909-2003)'ınailesinin memleketi olması açısından ayrı bir önem arz etmekte

.

Kayseri ilk çağlardan beri ilgi gören yer olmuş ve Hititlerden önce Anadolu’nun yerli halkı Hatti’ler zamanında Erken Tunç çağında Kültepe’de Kaniş/Karum kurulmuş ve MÖ 4000’lerden Roma çağına kadar cazibe merkezi olmuş.Tabal Devleti zamanında o zamanki adı olan Mazaka başkent olmuş, Mazaka daha sonra Frigler, Persler, Lidyalılar, Asurlar, Kimmerler, Kapadokya Devletinin yönetimi altında kalmış Roma ilhakından sonra adı,  Kapadokya Kralı Archelaos (M.Ö. 36, M.S. 17) zamanında Roma İmparatoru “CaisarAvgustus” adına izafeten İmparatorlar şehri manasında  “Kaisaria” adı verilmiştir. Buradan da Türkçeleşmiş ve Kayseri olmuş.

Kayseri’nin hemen merkezinde yer alan Kale ilk olarak, Roma İmparatoru III. Gordian zamanına (MS 238-244) ait olan sikkelerde görülmekte olup bu bilgilerden surların bu tarihte inşa edildiği anlaşılmaktayken diğer bilgi ise, VI. yüzyılın ilk yarısına aittir. Bizanslı tarihçi Prokopios, Bizans İmparatoru I. Justinianus'ın (MS 527-565) şehri koruyabilmek için eskiye nazaran daha dar yaptırdığını yani esas suru daralttığını belirmektedir. Daha sonra Anadolu Selçuklu Devleti zamanında Kayseri, Konya'dan sonra ikinci başkent ve en önemli idari merkezlerden biri olmuştur. Özellikle I. Alâeddin Keykubad döneminde en parlak devrini yaşayan şehir, saray mensuplarının ikametgâhı ve önemli bir ticari-kültürel merkez olarak hizmet vermiştir. Kale Keykubat zamanında 1224 yılında geniş bir tamirat görüp sağlamlaştırılmıştır.

Kayseri önemli bir yer, Roma İmparatoru FlaviusClaudiusIulianusAugustus, kısaca Iulianus, Kayseri’de MS338 yılından sonra 6 yıl boyunca dini ve askeri eğitim almış ancak burada almış olduğu dini eğitimden ve görmüş olduğu baskıcı yöntem nedeniyle Hristiyanlıktan Pagan dinine geçmiş ve bu nedenle adı dinden dönen manasında Apostata lakabı ile anılmıştır.

Roma açısından diğer ünlü ve Türkler tarafından en çok bilinen Roma İmparatoru 1071 yılında Alp Arslan ile Malazgirt’de meydan muharebesi yapan RomanosDiogenes yani bildiğimiz adı ile Romen Diyojen’deKapadokya’lıKayseri’lidir.

Dünya tarihine adını yazdıran başka bir Kayseri’li ise Ağırnas Köyünde doğmuş olan ve Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim ve III. Murat zamanında 49 yıl süre ile baş mimarlık yapmış olan doğum adıyla Sinaneddin Yusuf veya Abdulmennan oğlu Sinan yani bilinen adıyla Mimar Sinan (1488/1490 - 1588)’da Kayseri’de doğmuş olan ünlüler listesinde hak edilmiş bir yere sahiptir.Ağırnas’da mutlaka görülmesi gereken bir yer, hala Mimar Sinan’ın doğmuş olduğu ev dipdiri ayakta, ayrıca takriben 3000 yıl öncesine tarihlenen ve daha çok MS 1-13 yüzyıllarda yaşamın izlerinin takip edildiği ünlü yer altı şehri görülmeye değer bir kültürel miras.

Türkülere mal olmuş Gesi bölgesi de görülmeye değer tarihi eserlere sahip bir yerleşim yeri. Osmanlı döneminde Kayseri ve çevresindeki Ermeniler için ruhani merkez ve hac yeri olan Tarihi SurpGarabed Manastırı bölgedeki kültürel mirasın önemli bir parçasıymış.  Gesi bağları bölgesinde birde çok ilginç bir yapı dikkatinizi çeker, adeta birer büyük bacaya benzeyen güvercinlik denen kuş evleri var. Tarım için çok kıymetli olan kuş gübreleri için yapılagelmiş bu baca gibi kule tipli kuş evleri, Kapodokya’daki kayalara oyulmuş şekli ile Diyarbakır bölgesinde kerpiçten yapılmış Boranhanelere göre özgünlük gösterip sadece Gesi Bağlarında görülmesi farkındalık açısından oldukça önemli.

Tasavvufi kişiliğiyle tanınan mutasavvıf, Seyyid Burhaneddin Hazretleri, Tasavvuf edebiyatı ve kültürü açısından önemli bir isim, Şeyh Hamid-i Veli (Somuncu Baba), Mevlevi şair ve mutasavvıf, Ahmed Remzi Dede, "Meşâhir-i Kayseriyye" eseriyle Kayserili meşhur âlim ve sanatkârların biyografilerini derleyen, Ahmed Nazif Efendi ve Cumhuriyet döneminin ünlü şairlerinden Kayseri’nin Şabanbeyzadeler namıyla bilinen ünlü bir ailesinden Şaban Hamdi Bey’in oğlu, Atatürk ve milli şiir temalarından tanınan, derin yurt sevgisi olan, Faruk Nafiz Çamlıbel ile birlikte Onuncu Yıl Marşı'nı yazan Behçet Kemal Çağlar’da Kayseri’nin yetiştirdiği önemli isimler arasında gururla adını yazdırmıştır. Ayrıca Sakıp Sabancı gibi iş dünyasının ve Kayseri'nin Pınarbaşı ilçesindeki Yukarı Köşgerli köyünden ailesinin  Kıbrıs'a göç etmesiyle Lefkoşa’da doğmuş olan  Alpaslan Türkeş gibi siyaset dünyasına nam salmış kişileri de sayabiliriz.

Neyse biraz önce yukarıda bahsettiğimiz gibi geç de olsa akşam 8 gibi Kayseri’ye varabilmiştik. Kayseri’nin modern yerleşim planına rağmen kentte bir yere ulaşmak nedense biraz zor gibi. Geniş yollarda devamlı bir çalışma olunca, kavşaklarda, alt geçit girişlerinde plastik dubalarla farklı taraflara yönlendirmeler ile son teknoloji navigasyonla bile gideceğimiz yere bir türlü gidemiyoruz. Neyse Melissa’nın arkadaşı, telefonda açtığımız kamera sayesinde sanki arabayı o kullanıyormuş gibi gideceğimiz yere kadar uzaktan talimatla bizi yönlendirdi de en sonunda gecikmeli de olsa varabildik gideceğimiz yere.

Melissa’nın okuldan kız arkadaşı sağ olsun bizi,ailesinin sahibi oldukları aşırı lüks restoranlarında çok samimi bir biçimde ağırladılar, yol yorgunluğunu güzel bir akşam yemeği ile absorbe ettikten sonra onlar hasret gidermek üzere eve bende dinlenmek üzere Kayseri Ordu evine geçtim.

Orduevinin odası aşırı sıcak olduğundan pencereyi açıp o şekilde yatağa uzandım, bir süre sonra uyumuşum, sabaha karşı pencerenin de açık olmasından dolayı sabah ezanını iliklerime kadar hissedecek şekilde çok yakından duydum ve uyandım. Hoca öyle bir güzel ezan okuyor ki anlatılır gibi değil. Son yıllarda duyduğum en güzel sabah ezanıydı,

İnsanın dinlediğinde, ne kadar eksik, kadar yanlışının olduğunu düşündüren, sanki biraz sonra her şeyin biteceği duygusuna ve telaşınasürükleyen, insanı bir iç hesaplaşmaya, yaşananların muhasebesini, sorgulamasını yapmaya zorlayan, hayata dair tüm duyguları biran için film şeridi gibi gözlerinin önünden geçmesini sağlayan, güçsüzlüğün tek başına yalnız ve biçare kalmışlığın çöküntüsünü yaşatan, o hüzünlü ve biraz da ölümü anımsatan, gizliden gizliye insanı ürküten ve hayrettir ki bir o kadarda huzur veren o ‘’Saba’’ ya da ‘’Dilkeşhaveran‘’ makamında, ama çoğunlukla ‘’Saba’’ makamında okunan sabah ezanı yeni bir güne başlamanın müjdesini verir gibi müezzinlerin birbirlerinin seslerini kesmeden sırasıyla İstanbul/Üsküdar Tavrı ile dinleyene ruhdinginliği veren üslupları ile okudukları ezanın bitmesini büyük bir huşu ile bekledim.

Genel bir söylem vardır; "Kur'an-ı Kerim Mekke'de indi (nâzil oldu), Mısır'da okundu, İstanbul'da yazıldı" bu söz ile Kur’an’nın;

İndirilişi;Vahyin başlangıç ve tamamlanma yeri olan Hicaz (Mekke ve Medine) coğrafyası Kur'an'ın nazil olduğu bölge,

Mısır'da Okundu (Kahire); Kur'an'ın tecvidli ve güzel okunması (kıraat) konusunda Mısırlı hafızların (kari) öncülüğü, makam ve nağme ile okunması Mısır'ı bu alanda zirveye taşıdığı,

İstanbul'da Yazıldı (Osmanlı); Kur'an'ın en güzel hat sanatıyla, estetik bir şekilde yazılarak sanatsal bir grafik şekline dönüştürülmesi Osmanlı döneminde İstanbul'da zirveye ulaştığı konusunda bu söz konusu üç önemli merkezi vurgular.

Ancak, bu tabii ki benim şahsi düşüncem olmakla birlikte genelin de bu şekilde düşüneceğine inanıyorum, her ne kadar okunuşu Mısır’da oldu dense de Kur’an’ın, ezanın okunuşu bizim kültürümüze, beğeni anlayışımıza daha uygun olan Üsküdar / İstanbul tavrı denen okuma şekli çok daha insanı derinden ruhani olarak etkiliyor. 

Ezanın ‘’Üsküdar tavrı", İstanbul'un müezzinlik geleneğine özgü, Osmanlı'nın son döneminden Cumhuriyet'in ilk yıllarına kadar yaygın olan İstanbul tavrı ezan okuyuş biçiminin bir parçasıdır. Genellikle "İstanbul tavrı" olarak adlandırılan bu üslubun, Üsküdar semtindeki müezzinler tarafından da sıkça icra edilmesiyle özdeşleşen ve kendine has bir estetiği olan,Türk musikisinin zengin makamlarını kullanarak, Kur'an tilavetine uygun, tecvid kurallarını gözeterek, Arap tavrından farklı olarak, Türk zevkini ve musiki anlayışını yansıtan,usta müezzinlerin hançerelerinde şekillenen estetik ve vakur bir okuyuştur.

Ezanın Üsküdar tavrı ile okunmasının yanında ‘’Sela’’nında bu tarzda okunması ayrı bir duygusal,ruhani ve manevi haz vermekte insana. Üsküdar Tavrı nedir? Diye hayalimizde canlandırmamız biraz zor olabilir bunu en yakın tarihli bir örnekle anlatacak olursak, varlığı ile onur duyduğumuz Türk Münevver dünyasının en önemli temsilcilerinden olan ve çok yakın bir zaman önce vefat eden Prof. Dr. İlberOrtaylı’nın bir Cuma günü belgesel çekimi için1640 tarihinde, Sultan I. Ahmet'in eşi, Sultan IV. Murat'ın ve Sultan İbrahim'in annesi Mahpeyker Kösem Sultan tarafından yaptırılmış olan Orta Valide Camii ya da Mahpeyker Kösem Valide Sultan Camii, ama daha çok bilindiği ve tanındığı ismiyle Çinili Camii’nde bulunduğu bir zamanda Cuma namazının selasını kendine has ses tonu ve makam icrasıyla okuyarak dikkat çeken, musiki eğitimi almış olduğu belli olan cami imamı Dursun Şahin’in, köyünü terk eden, gurbete çıkan gencin, geriye dönüp son kez köyüne baktığında duymuş olduğu hüznün, burukluğun duygusunu veren ‘’Hüseyni’’ makamında okuduğu selayı duyan ve çok etkilenip adeta büyülenen İlber Ortaylı bu selayı okuyan hocayla tanışmak istemiş ve daha sonra yanına gelen Dursun Şahin’ne ‘’ sende farklı bir tavır var, sen kimden ders aldın?’’ Demesi üzerine hocamız da, ‘’ Üsküdar cemiyetine gidiyorum, Amir Ateş’ten ders alıyorum’’ demesi üzerine İlber Ortaylı’da belli zaten deyip, okunan seladan o kadar etkileniyor ki eğer emrihak vaki olursa selamı sen oku diye vasiyette bulunuyor. Kader,İlber Hoca’nın bu gönülden vasiyetini yerine getiriyor ve 13 Mart 2026 yılında vefat eden İlber Ortaylı’nın vefat selasını Almanya’da görevli olmasına rağmen İlber Hocanın vasiyetini yerine getirip Almanya’dan Durmuş Şahin hoca okuyor.

Hüseyni makamının insanda yarattığı, gurbete giden gencin terk ettiği köyüne tekrardan geri dönüp son bir kez daha baktığında yüreğinde oluşan hüznün çok benzeri olmasa da bende azcık da olsa yaşadım. Harbiye’de öğrenci iken yıllık izine geldiğim İzmir’den gece, eski Halkapınar garajından binmiş olduğum otobüsün yavaş yavaş şehirden uzaklaşıp en son Bornova Ege Üniversitesi kavşağına gelip de Ankara istikametine döndüğünde geride kalan şehrin ışıklarına son kez bakar ve burada yaşayanların ne kadar da şanslı olduklarını düşünür, geride hayal olarak kalmış bizim mahalleyi son kez gördüğümde de içimde ayrılığın vermiş olduğu bir hüzün duygusu oluşurdu. Bu vesileyle de anladım ki, ayrılık vakti garajda bende oluşan bu hüzün duygusunun müsebbibi bu hüseyni makamının yarattığı etkiymiş. Hani filmlerde olur ya genç köyünden ayrılır ve sevdiklerini, anılarını geride bıraktığı köye son bir kez daha döner ve bakar,  filmin istenen duygusal patlamayı verebilmesi içinde arka fonda hüseyni makamında kaval ya da ciğeri parçalayan daha da etkili ezgi için mutlaka bir mey ile türkü girişi yapılır ki ayrılığın o iç parçalayıcı hüznü insanın yüreğine tam otursun.

Neyse ordu evinde sabah ezanının o ruhu dinginleştiren saba makamındaki ezanı dinledikten sonra iç huzuruyla biraz daha uyumuşum. Sabah erkenden kalkıp bir kahve içmek için aşağıya indim, bir kahve alıp bahçeye çıktım kahveyi içerken en az 7 yıldır görmediğim sınıf ve devre arkadaşım Atila Öztürk ile tesadüf eseri karşılaştık. O da bir görev için Kayseri’ye gelmiş ve hasretle 15 dakika kadar görüştükten sonra o ordu evinden ayrılmak durumunda kaldı.

Öğlene doğru Tomarza’ya gitmek üzere ordu evinden ayrıldık ve nagivasyonu açıp yola koyulduk. Tabii ki dün yaşadığımız zorluğu bir kez daha yaşadık ve Kayseri’den çıkışımız bir hayli zaman kaybettirdi bize. Neyse biraz şehir de dolaştıktan sonra şehir dışına doğru çıkmaya başladık.

Şehirden uzaklaştıkça şehrin Houstonlaştığını fark ettim, o güzelim tarihi, jeolojik vadilerin üzerlerine vahşice yapılagelmiş kıç kıça apartmanları görünce içimiz sızlamadı değil hani, en son şehirden uzaklaşırken EliaKazan’nın memleketi Germir, Tavlasun tabelalarını gördüm, dönüşte hiç olmazsa buradan geçelim ve Talas gibi tarihi yerleşim yerini hiç olmazsa arabadan da olsa göreyim diye içimden geçirdim.

Aslında o Talas, Germir, Tavlasun gibi jeolojik değeri ve tarihi anlamı olan, ünlü sanatçıların bir zamanlar doğduğu, yaşadığı yerler hem jeolojik olarak açık hava müzesi gibi değerlendirilebilir hemde o yerlerde doğmuş olan tarihi kişiliklerin anıları yaşatılarak ilgi, cazibe merkezleri olabilir diye düşünüyorum. Dünyaca ünlü yönetmen üç kez Oscar ödüllü, beş kez de aynı ödüle aday gösterilen, MarlonBrando, Karl Malden, James Dean,WarrenBeattygibi aktör/Aktrisleri dünya starı yapan, çok sayıda prestijli ödül sahibi, İhtiras Tramvayı, Rıhtımlar Üzerinde, East of Eden (Cennetin Doğusu ) gibi kült filmlerin yönetmeni dünyaca ünlü Osmanlı vatandaşı Rum asıllı Amerikalı yönetmen, aktör, prodüktör, senarist ve yazar Elia Kazan’ın ailesin doğduğu ev bulunup restore edilip bir Hollywood müzesi haline getirilebilir, dünyaca ünlü filmlerinin gösterimi vb. yapılabilir, adının konacağı, cadde, sokak, park vb. ile o yerin tanıtımı, PR ‘ı yapılıp bir cazibe haline getirilebilir, benzer uygulama Talas’da doğan Türkiye’nin ilk kadın heykel tıraşlarından MariGerekmezyan içinde düşünülebilir, şehir o kadar çok tarihi,doğal ve kültürel zenginliğe sahip ki ne yaparsan hemen cazibe merkezi olabilecek potansiyele sahip.

Tomarza yoluna çıkınca yine muhteşem uçsuz bucaksız yemyeşil tarlaların içinden geçen ıssız yollardan geçtik, yola devam ederken yüce Erciyes Dağı hep sağımızda ve yakınımızda o muhteşem görüntüsüyle bize yolda eşlik etti. Bir saat kadar yol aldıktan sonra Tomarza tarafına döndük, bir zamanların önemli yerleşim yerini geçerken geçmişten kalan hiçbir binaya rastlamadık, geleneksel birbirinin benzeri Anadolu kasabalarının o biçimsiz, estetik değerlerden uzak binalardan müteşekkil kasabayı geçip gideceğimiz Akdere Köyüne doğru yola devam ettik.

.

Akdere köyüne doğru ilerlediğimizde karşımıza daha önceleri gayet düz olan ama sonraları perma yaparak kıvırcık, bonus kafa haliyle Türk insanın sevgisine mazhar olan ve insanlara kolay resim yapma isteği yaşatan BobRoss’un yaptığı, içinden küçük bir dere geçen, çevresinde yalnız bir çam ağacı olan, derenin çevresinde şirin evler ve kavak ağaçları, ardında da karlı dağları olan şirin pastoral tablolarını anımsatan manzaraları görünce 52 yaşında çok erken kaybettiğimiz BobRoss’u sevgiyle anmadan geçemedim.

.

Resmen BobRoss tabloları gibi şirin mi, şirin bir yere gelmiştik. Ufak ama canlı, akışkan bir dere ve kıyısında geçmiş zamanda yaşayanların ama şimdi terk edilmiş oldukları viran halinden anlaşılan, hemen küçük derenin kıyısında taş evler, çevresi volkanik kayalar, derenin kıyısında söğüt ağaçları, dere ortasında oluşmuş minik adacıkların üzerindeki kavak ağaçları ile doyulmaz bir görsel manzara bizi karşılamıştı.

.

Köye geldiğimizde gideceğimiz evi hemencecik bulduk ve balkondan büyük bir sabırsızlıkla bizi daha doğrusu Melissa’yı bekliyorlardı. Eve geldiğimizde büyük bir sevgi ve saygıyla karşılandık. Melissa’nın 10 yıl önce tanıştığı ve çok sevdiği Kudret Babaanne nasıl sevindi bilemezsiniz.

Kudret Babaanne okuma yazması olmayan ama ismi gibi kudretli bir Anadolu kadını, gençliğinde birçok badire atlatmış, kocasından hayır görmemiş,hayırsız kocası çocuğu olmuyor diye köyden başka bir kadına gidiyor, o kadından bir çocuğu oluyor, Kudret Babaannekadın başına kilim, halı dokuyarak ayakta kalmış, kendi evini yapmış mücadeleci bir kadın.

Okuma yazması olmadığından kocası imzalaması için bir belge getirmiş, o belge hem boşanma hem de evi üzerine almak için satış belgesiymiş. Ancak dirayetli Kudret Babaanne belgeleri imzalamadığı gibi adamı da boşamamış.Uzun yıllar tek başına yaşayan bir direnişin sembolü örnek kadın Kudret Babaanne ileriki yıllarda evi terk eden kocası hastalınca yaşadığı kadın tarafından evden atılmış ve vicdanlı bir kadın olan Kudret Babaanne ölünceye kadar bu hayırsız adama bakmak zorunda hissetmiş kendini.

Birkaç zaman önce biraz rahatsızlığı olmuş, iştahtan kesilip zayıflamış, ancak gittiği doktorlar tarafından pek de ciddiye alınmamış, gerekli teşhis konmamış, amiyane tabirle başından savmışlar, en son ciddi bir doktora gitmişler ve mide kanserinin 4. Evresinde olduğu ve çok geç kalındığı ortaya çıkmış. Haliyle başına gelen bu melun hastalığa bir hayli üzülmüş.

Eve girdiğimizde çok sıcak ve samimi bir biçimde karşıladılar, Kudret Babaanne kendi evinde tek başına kalamadığından kız kardeşinin kızının yani yeğeninin evinde, hayatında tek bir sigara dahi içmemiş ama KOAH hastalığına yakalanmış kızkardeşiyle birlikte son zamanlarda kalmaya başlamış. Evde ayrıca eşi yurt dışında polis olarak görev yapan yeğeninin kızı da kalıyordu, kısaca nefes darlığı çeken KOAH hastası annesi ile kanser hastası teyzesine ve kocası yurt dışında olan kızı dâhil olmak üzere hepsine bakan vefakâr Anadolu kadını, 4 kuşak hep birlikte sıcak bir ortamda yaşayıp gidiyorlar.

Daha sonra evin damadı da geldi ve çok sıkı bir sohbet ortamı doğdu. İlk başlarda biraz muhafazakâr aile yapısından dolayı çekinseler de sonra Kudret Babaannenin övgülerine mazhar oldum, muhabbetin dibine vurduk, beni benimsediklerini de hitap olarak da ‘’Hacı kardeş’’ diye bana seslenmeleriyle belli olmuştu.

Muhabbet ilerken mutfakta acayip bir faaliyet, insanın iştahını coşturacak kokular gelmeye başlayınca,ara ara sohbet ederken gözümle çaktırmadan mutfaktaki faaliyetlere dikkat kesildim, gerçi dikkat kesilmeyecek gibi değil ki, öyle yemek kokuları geliyor ki biran önce sofranın kurulmasını beklemekten başka çarem kalmamıştı. Arka oda da miskin miskin yatarken, taa arka odadan ıslak mama paketinin hışırtısına derhal kulak kesilip hareketlenen kediye dönmüştüm adeta.

Neyse muhabbet devam ederken evdeki diğer insanlar bir yerden de sofrayı kurmaya başlamışlardı. Bayaa büyük bir yer sofrası kurulmuş ve mutfaktan gelen yiyeceklerin ardı arkası kesilmiyordu. Kendi yaptıkları, tereyağı, yoğurt ve süt kaymağı, çeşitli peynirler, Kurut (Kurutulmuş yoğurt), sıcacık çörek otlu açmalar, poğaçalar ki hepsi ev yapımı, gözleme, peynirli, maydanozlu su böreği, sucuklu yumurta, domates reçeli dâhil ev yapımı üç çeşit reçel, petek bal, kalbura bastı tatlı, patatesli tavuk, yumurtalı ekmek, tereyağında eritilmiş peynir, yoğurt, zeytin, domates daha ne olsun, yer sofrasında boş yer kalmadı adeta,  yer sofrasına oldum olası bağdaş kurup oturmada biraz problemliyimdir, bağdaş kuramasamda dizimi kırıp o muhteşem sofraya kurulma da zafiyet göstermedim ve hemen kuruldum. Anadolu insanının misafir perverliğinin zirve yaptığı tam yerindeydik. Bazen insan,toplumumuzdaki samimiyetin artık yok olduğu konusunda umutsuzluğa kapılsa da bu şekildeki sıcak, samimi davranışlar yok olmaya başlayan umutsuzluğumuza bir ümit ışığı yakıyor gibi.

.

Sofradaki yiyeceklerin nasıl el emeği ile yapıldığı hakkında konuşurken bir yerden de uyuşan bacağımı şekil değiştirip masanın etkileyici ortamından uzaklaşmamaya, sahada mücadele etmeye gayret ediyorum, oturuş şeklimdeki zorluğun bana yemek yeme performansımda zafiyet göstermesine kesinlikle müsaade etmeyip iştihamın etkileyici gücünü sonuna kadar kullanıyorum.Hayrettir ki o kadar kişi sofrada yer almasına rağmen sanki sofradaki yiyecekler değil azalma sanki artıyor gibiydi, sofradan kalktığımda sofra sanki yeni kurulmuş gibi her şey yerli yerinde duruyordu sanki. Yedikçe bereketlenen bir sofrada oturuyorduk adeta. 

Neyse Halil İbrahim sofrası misali yemekten istemesem de kalktık, ardı ardına içtiğimiz çaylar ve sıcak sohbetlerin sonunda ziyaretimizin sonuna geldik, ancak bizi bırakmak istemeyip yatıya kalmamızı, köyü dolaşıp gezmemizi ısrarla candan teklif etmelerini istesek de kabul edemedik ama bahar aylarının sonunda her yerin yeşillendiği zamanda bir daha gelmek üzere sözleştik ve üzülerek oradan ayrılmak durumunda kaldık.

Kudret Babaanne’nin hayata karşı duruşunu, hastalığının son evresinde olduğunu bilmesi ama buna rağmen neşesinden bir şey kaybetmemesi, moralini zinde tutmasını, yaşamının son zamanlarını yaşadığının bilincinde ama buna rağmen hiç sanki böyle bir durum yokmuş gibi davranmasını,hastalığını büyük bir tevekkülle karşılamasını, hastalığını bahane edip kendisine ve çevresine herhangi bir olumsuz davranış içerisine girmemesini ve göstermiş olduğu bu metanetine, tavrına büyük bir hayranlık duydum.

Biz ayrılırken bahar sonu, yaz başı tekrardan geliriz diye vedalaşırken, mutlaka bekliyorum diye karşılık vermesini hayata karşı tutunmasını içimde oluşan bir buruklukla karşıladım, inşallah bir kez daha gittiğimiz de bizi balkonda karşıladığı gibi tekrardan o balkonda aynı şekilde onu bizi karşılarken görebiliriz diye içimden geçirdim.Bazen karşılıksız sevginin illa ki kan bağı gerektirmediğini insan yaşayarak öğreniyor. Kudret Babaannenin Melissa’ya duymuş olduğu sonsuz sevgi ve şefkat gerçekten insanı etkiliyor.

Arabaya binip ayrılırken geride bıraktıklarımız maaile balkondan bizi uğurladılar ve daha 4 saat önce tanıştığım insanları ardımızdan can-ı gönülden el sallarken görünce nasıl da üzüldüm anlatamam. İnsanın uzaklarda bir yerlerde gideceği, sofrasında oturup bir lokma yiyeceği bir kapısının olma zenginliğini düşünüp bu tip manevi zenginliğin hiçbir maddi zenginlik ile kıyas edilemeyeceğini düşündüm.

Geri dönüşte tekrardan BobBoss’un kırsal yerleri resmettiği pastoral tablolar misali köyün içinden geçen küçük dere etrafındaki terk edilmiş hüzün veren taş evlerin ve kavak ağaçlarıyla sıralanmış dere kıyından geçerken sanki biri derenin kıyısında bir taşın üstündekavalla hüseyni makamında hüzünlü hüzünlü bir uğurlama türküsü çalıyor gibi hissettim. Arabayı durdurup o muhteşem köy manzarasını bir kez daha izledik, biraz da fotoğraf çektik ve Akdere Köyü arabamızın dikiz aynasında kayboluncaya kadar köy yolundan Tomarza’ya doğru yol aldık.

Tomarza’yı geçince gelmiş olduğumuz otoyoldan tekrardan Kayseri’ye dönecektik. Yol ağzına geldiğimizde zaten tek bir oto yol olduğundan navigasyonu açmaya gerek duymadık ve yol ağzındaki Kayseri yönünü gösteren tabelanın gösterdiği istikamete yöneldik.

Tomarza’ya giderken yüce, başı karlı Erciyes Dağı hep sağ tarafımızda bize yarenlik etmişti, dönerken de çokdoğal olarak sol tarafımızda olması gerekiyor ancak nasıl bir yola girdiysek Erciyes Dağı, tamam sol tarafımızda yer alıyor ama yol uzadıkça dağ yavaş yavaş sol tarafımızdan biraz daha uzaklaşıp sol gerimizde yer almaya başladı. Gidiş istikametini saat yönünde 12 olarak düşünürsek Erciyes Dağı 11 yönünde bizimde 12 yönünde gitmemiz gerekirken dağ 10 yönünde yer alırken bizde yola bağlı olarak 2 yönüne doğru ilerliyorduk. Yol uzadıkça Erciyes Dağı bir hayli sol gerimizde kalmıştı. Zaten Kayseri Tomarza 50 km.’lik bir mesafedeydi, bir hayli uzun zaman yol kat etmemize rağmen yol bir türlü bitmiyor ve herhangi bir yön, mesafe bildiren tabelada yoktu. Bir ara bir tabela gördük Kayseri 50 km. yazısını görünce o kadar yol gittik sanki daha yeni yola çıkmışız gibi 50 km mesafeyi görünce yanlış yola girdiğimizi anlamam çok uzun süre almadı. Tomarza’daki yol yön ve mesafe bildiren tabelalar yabancılara göre değil de yıllardır o yörede yaşayanların anlayacağı şekilde dikilmiş herhalde.

Neyse girdiğimiz daha doğrusu tabelanın bizi yönlendirdiği yön, Malatya yolu olduğunu ilerideki büyük bir yol ayrımındaki tabelalardan anladım. Kavşaktan sola, Kayseri yönüne döndüğümüzde hava da biraz daha kararmıştı, bir saatlik yol neredeyse iki saate yaklaşmıştı, erken dönüp Kayseri girişindeki Elia Kazan’ın memleketi Germir ve Tavlasun vadisini hiç olmazsa araba ile geçerken göreyim diye hesaplamıştım ama hava kararınca bu düşüncemi yerine getiremedim.

Ankara’ya dönmeden önce 1991 yılında Bayburt ve Şırnak’da kısa bir süre de olsa beraber çalışma imkânımız olan bizden üç sınıf kıdemli olan Uğur İnciroğlu ile buluşmak üzere konum attığı pastaneye doğru yol almaya başladık.

Navigasyonla olan imtihanımız bu seferde başroldeydi. Navigasyonun soldan dönün dediği yere geldiğimizde daha önce bahsettiğim gibi o sola dönüş istikameti plastik dubalarla kapatıldığından tekrardan Kayseri içine girdik ve tekrardan geriye doğru yol aldık. Neyse zor da olsa yeri bulduk ve uzun yıllar sonra tekrardan kavuştuğumuz komutanımla yarım saatte olsa görüşebildik.

Buluştuğumuz yer Kayseri’nin yeni gelişen Ali Dağı’nın etekleri bölgesiydi, çok lüks yeni, nezih mekânlar açılmış, Ali Dağ’ı volkanik bir tepe olmasının yanında Kayseri içinkültürel değeri olan bir  miras aslında. Ali Dağı’nın zirvesinde tek başına, gizemli bir mezar vardır. “Ahmed-i TayranîHazretleri”ne ait olan bu mezar hakkında ki bilgi ise Evliya Çelebi’nin Meşhur Seyahatnamesi’nin 2. Cildinden ulaşabiliyoruz. 

.

Çelebi’ye göre;"Uçan" anlamına gelen "Tayrani" lakablı ki uçak anlamındaki ‘’teyyare’’ de buradan gelir,Ahmed-i Tayranî Hazretleri’nin, HezarfenAhmed Çelebi'den çok daha önceleri uçuş denemelerini Ali Dağı’nda yaptığını ve mezarının da burada olduğunu belirtmiştir.Şimdi bu mekânda dünyaca meşhur ve uluslararası müsabakaların da yapıldığı en önemli “yamaç paraşütü” pisti konumunda olması Ahmed-i Tayrani’nin uçuş için keşfettiği yerin ne kadar da isabetli olduğunugösteriyor.  Romanlara, sinemaya, operalara konu edilen Hollandalı Kaptan Van Der Decken’in efsaneleşip kahraman olan ‘’Uçan Hollandalı’’ ne kadar hayali ise, Bizim Ali Dağı’ndan uçan Ahmed-i Tayranî ise bir o kadar gerçektir. Çok da haklı olarak ‘’Uçan Kayserili’’ lakabının ona daha çok yakıştığını düşünüyorum.

Ali Dağı’nın zirvesini,ebedi istirahatgâh olarak kullanan,havacılığa gönül vermiş Ahmed-i Tayrani ile birlikte aynı zirveyi ortaklaşa paylaşan rivayetlere göre diğer kıymetli bir tarihsel kişilik ünlü Arap şair, Arap şiirinin öncüsü sayılan ve Arap Cahiliye döneminde yaşamış ve Hz. Muhammet’in doğumundan 30 yıl önce ölmüş olmasına rağmen Hz. Muhammet’in kendisini takdir ettiği bilinen ünlü şair İmrü’ülKays’tır.

Rivayet odur kiİmr’ülKays, cahiliye döneminde kan davaları sonucu kabilesinin tehlikede olduğu bir dönemde, İstanbul’a Doğu Roma (Bizans) İmparatoruJustinianus ile görüşmek ve yardım talebinde bulunmak için gelir.Ancak, arkasından hasmı olan bir kişi İmparator’a; Kays’ın çapkın birisi olduğunu, dahası kızına şiirler yazarak onunla aşk yaşadığını duyurur.Buna çok sinirlenen İmparator, Kays’a altın dokumalı kumaştan “zehirli” bir elbise hazırlatır.İmparator Kays’a; “Her yolculukta bunu mutlaka giyinmesini ve bundan da çok memnun kalacağını” söyler.Kays ise bu hediyeyi sevinerek kabul eder. Dönüş yolculuğunda giydiği elbisedeki zehir yüzünden, sıcağın ve terinin de etkisi ile Kays’ın tüm derisi soyulmaya başlar.Geç de olsa kendisine kurulan tuzağı fark etse de, artık ölüm vaktinin geldiğini hisseder.Kays, bütün bu amansız durumu fark ettiği sırada Ali Dağı’nın yakınlarındadır. Kaderine razı olan Kays, zirvesinde Bizanslı bir prensesin de mezarının bulunduğu Ali Dağı’na gömülmesini ister. (Geçen yüzyıla kadar bu mezar ziyaret ediliyordu.)

Rivayet bu şekilde olmasına rağmen tema ve zaman hemen hemen benzerlik gösterse de yer ve mekân açısından biraz farklılık gösterir ve araştırdığım birçok kaynakta Kays’ın mezarının bir kısmı Ankara Elmadağ tarafında olduğu ama büyük bir ekseriyetin ciddi kaynakların da hem fikir olduğu şekilde Ankara HıdırlıkTepesinde,âşık olduğu Bizans prensesinin mezarının hemen yanında olduğu yönündedir.Kays’ın türbesi,tarihi Ankara Gravürlerinde yer aldığı görülürken yakın zamanın fotoğraflarında ise Kays’ıntürbesi hasar almış olsa da ayakta olduğu görülmektedir.

.

Gönül istiyor ki hem bu tarihi aşk hikâyesi olarak hem de İmrulKays’ın, İslam öncesi yaşamış ve Arap dilini, söze güç vererek ustalıkla kullanmış olan, yazdığı gazel, kaside ve platonik şiirlerinde emsalsiz bir üslup ile yazdıkları daima Kâbe kapısına asılmış olan ve kendisinden asırlarca sonra gelen şairleri bile etkileyen, yazmış olduğu kasidelerinde terennüm ettiği belağat ve estetikle asırlar önce filolojik açıdan gelişimini tamamlamış olan Arap şiirini kendi belirlediği kurallara bağlayan, yazmış olduğu “Muallaka” adlı eseri değişik dillere çevrilen ve Hz. Muhammed ve Hz. Ali’nin övgüsüne mazhar olmuş olan bu tarihi kişiliğin yatmış olduğu ve şimdilerde gecekondulardan temizlenmiş ve restore edilen Hıdırlık Tepesindeki yıkılmış olan Türbesinin tekrardan ayağa kaldırılıp Ankara’nın kültürel mirasına yeniden dâhiledilerek,efsaneleşen aşk hikâyesiile birlikte tarihi ve edebi bir kişilik olarak bu yerin turistik bir ziyaret yeri olsun.

Neyse Ali Dağı deyince önümüze çok nadir bilinen iki tarihsel hikâye çıktı. Geçmişte sevilen, saygı duyulan ve sahiplenilen kişilerin mezarları,makamları malumları olduğu üzere birçok yerde bulunduğu bilinen bir şeydir. Misal Yunus Emre mezarı ya da mezarları; Afyonkarahisar, Aksaray, Bolu, Bursa, Erzurum, Eskişehir, Isparta, İzmir, Karaman, Kırşehir, Manisa, Nevşehir, Ordu, Sivas'ta ve hatta Azerbaycan'da olmak üzere on sekiz farklı türbe ya da makamdan bahsediliyor. Nasrettin Hoca’nın Konya Akşehir ile Eskişehir Sivrihisar’da olduğu iddia ediliyor, ayrıca Yunus Emre’nin hocası olan Tabduk Emre’ninde türbesinin, Ankara Nallıhan, Afyon Sandıklı, Aksaray, Manisa Kula’da türbesi olduğu söyleniyor.

Ali Dağı’nın Ahmed-i Tayrani ve Kays’ın mezarlarına ev sahipliği yapmasının yanında diğer önem taşıyan özellikleri ise; Ortodoks dünyasının önemli bir din adamı olan özellikle Ariusçulara karşı Kilise'nin resmî öğretilerini savunmasıyla öne çıkan ve Roma İmparatoru Dönek Julianus’un da Atina’daki eğitimi sırasında sınıf arkadaşı olan Kilise Babası olan Kayseri’de MS 330 yılında doğan ve Kayseri’de MS 379 yılında vefat eden Büyük Basil. Kaisareia (günümüzdeki Kayseri) piskoposu ve Kapadokya metropoliti Aziz Vasilyus’un manastırının bulunduğu yer olması münasebetiyle Ortodokslar için, Ermeni geleneğinde çok önemli bir dini figür ve aziz olarak kabul edilenve genellikle Aziz Yahya (Vaftizci Yahya) ile özdeşleştirilen "Aziz Karabet"’in (Surp Garabet) mekanın burada olduğuna inanılması açısından

Gregoryanlar için önem arz ederken,diğer bir yönden ise Hz. Ali ile özdeşleşmiş bir mekân ve Mevlâna’nın hocası SeyyidBurhâneddin Hazretleri’nin haftalarca inzivaya çekildiği bir yer olması açısından da Müslümanlar için ayrıca değer verilen bir yer olmuştur.

Konu bir hayli uzadı, neyse Ali Dağı’nın yamaçlarında yeni gelişen şehrin mutena ve nezih mekânlarından birinde çayımızı içip tatlımızı yedikten sonra Uğur İnciroğlu abimizle vedalaştık ve giderken de hangi yolu kullanalım diye fikrini sorduk. .O da, yeni açılan otobanın rahat olduğunu Kırşehir’den sonra oraya girebileceğimizi salık verdi. Zaten 300 lira bir şey falan tutar gibi bir şey söyledi.

Hava oldukça karardı ve saat akşam sekizi geçmişti. Tekrardan şehir içinde nagivasyonla mücadelemiz başladı ve bir hayli vaktimizi aldı şehirden çıkışımız. En nihayetinde şehirden çıktık ve Ankara tabelasını gördük ve evimize dönmek üzere devlet otoyoluna ulaştık.

Yol her zamanki gibi çok sakin, trafik gayet rahat akıyor. Ama içimizde hep bir tedirginlik, acaba nerede gizli radar var, nerede kontrol var gibi. Daha, yola çıkalı 15 dakika olmamış, ileride polis çakarını gördük ve normal olarak yavaşlayarak sağdan sağdan ilerlemeye başladık, ama yaklaşınca ne polis arabası nede başka bir şey gördük, ileriden gördüğümüz ışıklı polis çakarı meğersem bir direk üstüne monte edilmiş sahte çakarmış, yani madden yanınızda olmasak da ışığımızla, manevi yönden her daim yanınızdayız mesajını aldık ve yolumuza devam ettik.

Yolda Melissa’yla sohbet ede ede gidiyoruz. Bu araba yolculuklarının en güzel kısmı da, hayatın akışı içinde, aynı evde yaşıyor olsak da, yeni yaşam tarzının bir sonucu olan birbirimizefazla zaman ayıramamak ve çokça ortak bir sohbet ortamı yaratamamak oluyor. Arabada uzun yolculuk esnasında biriktirdiğimiz her türlü konuyu rahatça paylaşıp dertleşebiliyoruz. Muhabbetin dibine vurmuşken bu güzel ortam yine ileriden gördüğümüz bir polis çakarı nedeniyle sekteye uğruyor ve bu da sahte ışıktır tedirgin olmayalım diye konuşuyoruz, ama ne olur ne olmaz bu sefer ki gerçek kontroldür diye yavaşlıyoruz ama yine aynı şekilde direğe monte edilmiş bir sahte polis çakarı olduğunu görüyoruz ve verilmek istenen mesajı bir önceki çakarda aldığımızdan dolayı yolumuza güvenle devam ediyoruz.

Bu tedirgin hallerimizle Melissa’yla sohbet ede ede devam ettiğimiz yolculuk Kırşehir’e kadar varıyor ve orada Ankara ücretli otobanın sükseli tabelasını görüyoruz ve bir yol ayrımına geliyoruz. Acaba rahat rahat ücretli otobandan mı gidelim, yoksa rahat, bedava ama çok gergince, rastgele atılmış bir olta gibi bir radara yakalanıp 2,3 bin lira ceza yeme riski olan devlet otoyolundan mı gidelim? Diye bir durum muhakemesi yaptık.

Biraz düşündük ve son kararımızı Melissa’nın telkinleriyle ‘’n’olucak ki en fazla 300 lira gibi bir şeymiş, otobana girelim baba, hem rahat rahat gideriz ‘’ gazıyla ücretli otobana girdik.

Otobana geldik ve HGS kartını rahatça okusun diye gişelere doğru yavaşça yaklaştık. Gişenin zafer takı misali yapısı bizeadeta bir annenin yavrularını şefkatle kucaklıyormuşçasına sevgiyle karşılamasını hissettirirken HGS kartını okuttuktan sonra sanki o şefkatli elleriyle biz giderken ardımızdan arabanın poposuna sevimli, pompiş bir şaplak atmışta, ‘’hadi bakayım, hayırlı yolculuklarrrrr, bugünkü kotayı da bu arkadaşlar sayesinde doldurduk’’demiş gibi hissettim birden.

Yol geniş, rahat ve hıza müsait. Ama ben zaten uzun yıllardır sürat yapmadığımdan yine hız tahditi 140km. olsa da ben eskisi gibi yine 110-120’yi çok geçmiyorum. Melissa’yla muhabbetin dibine vurup yolumuza hızla devam ediyoruz ve Ankara’ya yaklaşıyoruz. Yol sakin ve radar tehlikesi de olmayınca,1.5- 2 saat kadar bir zaman kazancımız oldu, gerçi o kazancı da nerede harcayacaksak o da ayrı bir konu, neyseee,

Uzun yolculuğumuz en nihayetinde Ankara gişelerine geldiğimizde artık bitti sayılır. Gişelere yaklaştığımızda yine o zafer takı misali yapısıyla ve çocuklarını şefkatle kucaklayan anne misaligişenin şefkatli kollarını vücudumuzun her bir yerinde hissettim, nedense son yıllarda özellikle çoğu gişelerde ücret miktarını belirten ışıklı ekranlar çalışmadığı halde burada kamera HGS yi okudu ve ekranda aracın bilgileri ışıklı panoda belirdi ve ‘’1.Sınıf Araç’’  ibaresini görünce birden bire içimi bir anlamsız gurur kapladı, ne demek kardeşim aracım ‘’1. Sınıf’’, az birşey mi? Yani diye içimden geçirirken birazcık da keyiflenip kostaklandım. Ardından da 585 TL. yi görünce biraz önceki gururlanmam,kostaklanmam yerini homurdanmama bıraktı, yaaa bir saatlik yola bu kadar para mı alınır?Diye yanımda başka biri olmadığında garibim Melissa’yarüzgar yaptım, o da, n’apsınnn, ‘’ama baba çok rahat gelmedik mi?’’ Diye beni yatıştırmaya çalıştı.

Semiha Yankı’nın 1975 yılında Eurovizyon şarkı yarışmasında seslendirdiği,değeri ancak yıllar sonra anlaşılan ve bazı müzik adamlarınca eurovizyon tarihinin en güzel 10 şarkısından biri olduğu iddia edilen ve şimdilerde de çok sevilen ‘’Seninle Bir Dakika’’ şarkısında ‘’ Sevmek bir ömür sürer, sevişmek bir dakika’’ misali, bizimde yolculuğumuz 1,5 saat sürdü amaödemesi, daha doğrusu sevişmemiz sadece 1 saniye sürmüş ve ekranda ederi 585 lira olarak belirlenmişti.Gerekli ücret HGS’den çekildikten sonra Gişedeki o bir saniye süren tek taraflı sıcak mutlu sondan sonraolay yerinden ayrılırken bizi kucaklayan annenin şefkatli kolları acaba biraz fazla mı sıkmıştı diye düşünmeden de edemedim, çünkü biraz canım acır gibi olmuştu nedense.

Neyse, nereden gidersek gidelim sonucu değişmeyen bir yolculuk oluyor, iki seçenek de çok cazip, ücretsiz devlet otoyolu ya da ücretli özel otoban, hiç fark etmiyor hangisinden giderseniz gidin totalde hemen hemen aynı bedeli ödüyorsunuz gibi, katır ile satır, ölüm ile sıtma arasındaki mükemmel uyum size çok rahatlatıcı seçenek sunuyor, bizlere bu emsalsiz seçenekler sunulurken bir hizmeti de ben tavsiye edeyim, o otobanda seyahat ederken, bazı tünellerde radyonuzun frekansı ne olursa olsun radyonuza bir yayın girer ya, o misal arabanızı sürerken radyodan Tarkan’ın günün anlam ve değerini iliklerimize kadar hissettirecek  ‘’Vur, vur bu akılsız başı duvarlara taşlara vur sevabına, sonra affet, gel bas bağrına, süzüldüm, eridim sensiz olamadım, İşte KUZUKUZU geldim, dilediğince kapandım dizlerine..’’..sözleri olan o muhteşem şarkı ‘’Kuzu,Kuzu’’ yuyayınlasalar 10 numara bir hizmet olmaz mı?

İnsanın içinden ‘’ kardeşim ne uğraşıyorsun eski yol, yok rahatmış, yok sakinmiş, eski yolda bizim güvenliğimiz için hizmete sunulmuş, yok radarmış, yok gizli radar, yok kontrol, yok hız tahdit levhaları, ne uğraşıyorsun, gir otobana ver 585 lirayı kuzu kuzu, bak keyfine ‘’ diye geçmiyor değil hani.

Otobanda radyodan öyle bir müzik yayını olmasa da kendi müzik yayınımızdan Kuzu, Kuzu şarkısını içimizden söyleyerek artık evimize dönmeyi arzuluyoruz, ancak Ankara gişelerini geçsek de bir türlü Ankara şehrine giremiyoruz, Ankara’nın şehir ışıklarını nedense hala göremiyoruz. Daha öncede Kayseri yolunun Ankara girişindeki çevre yollarını kullandığımdan muhtemelen Mamak tarafındaki çevre yoluna bağlanacağımızı orada bulunan NetaVega bölgesindeki İKEA tarafından Mamak ve oradan Keçiören, Aydınlıkevler vb. tarafına, Doğu Bulvarından ise Çankaya’ya bağlanacağımı beklerken nedense oralara nedense bir türlü bağlanamadık, ha bire ilerliyoruz ve yol bir türlü bitmiyordu, dedim ki herhalde Gölbaşına ve oradan da Konya yoluna bağlanıp oradan Çankaya istikametine yöneleneceğiz ama nerdee, otobanın karanlık yollarından ilerlemeye devam ediyoruz. Otoban şefkatli kollarıyla bizi sıkı sıkıya sarıp sarmalamış bir türlü bırakmak istemiyor gibiydi.

Ankara gişelerini geçeli çok olmuş ancak hala şehre girememiştik, yol uzadıkça uzadı ve en nihayetinde bir yerleşim yerine geldik ve sonradan anladım ki burası, Gölbaşının çok ötesinde Ahlatlıbel, İncek tarafına gelmişiz, otobandan çıktık ve kötü, hafriyat dolu bir yola bağlandık, oradan yavaş yavaş yol aldıktan sonra, İncek yönünden Ankara istikametine bağlanan yola girebildik ve nihayetinde evimize anca gece 00.35 gibi mülaki olabilmiştik.

Herhalde yol ne kadar çok uzun olursa o kadar iyi mi oluyor ya da ne bileyim oradan alınacak ücret mi?Artıyor anlayamadım, bizim yol muhtemelen Niğde Otobanına bir bağlantı yapmış ve oradan gerisin geriye Ankara’ya bağlanmıştı.

İki gün gibi kısa bir yolculuğun uzun bir anlatımı oldu, eğer bahar sonu yaz başı Kudret Babaannenin sağlığı elverirse bir kez daha aynı yolu gidersek bakalım hangi yol tercihini kullanıp bu seyahati yapacağız?

 

Yorum

orhan tamer (doğrulanmamış) Per, 14 Mayıs 2026 - 20:38

Em Plt Yb olarak Çok etkilendiğim yazı için kısa özet ve görseller yaptım sizlere ulaştırmak isterim

Atilla (doğrulanmamış) Per, 14 Mayıs 2026 - 21:17

Bir nefeste okuyup bitirdim yazınızı. Sanki o arabada bende seyahat etmiş gibi hissettim. Kaleminize sağlık…

Halil Demircioğlu (doğrulanmamış) Per, 14 Mayıs 2026 - 21:23

Hacı kardeş.
Sen yolculuklar yapmaya devam et. Yazdıklarını okudukça her ne kadar o yolları daha önce kullanmış olsam da oraların kıymetlerini seninle anladım. Kalemine sağlık.
Bir de söylemeden edemeyeceğim. Şu yabancı kökenli ünlü şahsiyetler adına doğdukları/ yaşadıkları yerin müze vb. yapılmasına karar verecek zat-i muhterem cümlesine "affedersin Ermeni... " diye başladığından; bana şimdilik imkansız projeler gibi geliyor. Belki daha sonra...

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.