Asflattaki İşaret – Aynalı Çatlak

Edebiyat

Asflattaki İşaret – Aynalı Çatlak

Parayı gördüğünde durdun.

Bu duruşu hatırlıyorum; nefesini yarıda kesen, omzunu bir anlığına aşağı çeken o küçük sarsılmayı. Eğilmek istemedin. Eğilirsen görünür olacağını düşündün. Oysa görünmez kalmak istiyordun — yine de eğildin.

 

Avucun ısındı.

Terledin.

Utandın.

Ben hepsini hissettim.

 

O sırada ensene bir nefes değdi. Sigara kokusu.

Yakın.

Kokuyu tanıyordun; birine değil, bir zamana aitti.

Bakmadın. Ama bakmadığın yeri de gören biri vardı. Her zaman vardı.

 

Karşıdaki balkondan çamaşır kokusu geldi.

Bir ritim gibi: annenin mandalları tek tek sıktığı o ses.

Bu sahneyi defalarca düşündüğünü biliyorum.

İnsan kendini korumak için bazı anıları aynı yerde saklar; sen de öyle yapıyorsun.

 

Sonra bir çocuk sana baktı.

O bakış sende bir şeyi kırdı.

Belki de kırılan şey zaten çatlamaya hazırdı.

 

Sigara kokusunu almana şaşırmadım.

Kokular hep aynı yere çıkar.

İnsan kendi kokusunu bile yabancınınmış sanabilir.

Sen de öyle sandın.

 

Balkona bakarken anneni düşündün.

Bunu senden önce mi hissettim, sonra mı, bilmiyorum.

Belki aynı anda — belki aynı nedenle.

Bazı görüntüler iki zihne birden düşer.

 

Metro turnikesinde avucun terledi.

Derindeki utanç yukarı çıktı, saklanacak yer bulamadı.

O teri biliyorum.

Sanki avucundaki ıslaklık senin değilmiş gibi; ya benim, ya ikimizin arasında bir yerdeymiş gibi.

 

Çocuğun bakışı sende bir gerginlik yarattı.

O gerginlik bana da geçti.

Sanki aynı bakış aynı anda ikimizi de buldu.

Aynı çizgiye dokunan iki titreşim gibi.

 

Beni bu kadar iyi bildiğimi anlamıyorsun, biliyorum.

Ama ben bilmediğini sandığın şeyleri hatırlatıyorum sana.

Bazı anları sen söylemeden önce dile getiriyorum; çünkü sen söyleyemiyorsun.

Ben senin söyleyemediklerinden yapılmışım.

 

Bunu duyduğunda irkiliyorsun.

“Sen…?” diye soruyorsun.

Ben ise sözünü kesmeden, tamamlamadan yalnızca şunu söylüyorum:

Senin baktığın yere bakıyorum.

Bazen senden önce, bazen senden sonra, bazen tam aynı anda.

Aynı bakışın iki farklı ucu gibiyiz.

 

Sessizlik.

Derin, kendi içine batan bir sessizlik.

 

“Ben nereye bakıyorum?” diye soruyorsun fısıltıyla.

Kendinin arkasına bakıyorsun.

İnsan en çok orayı görmez.

Orada duran beni — ya da seni — fark etmez.

 

Ama ben oradayım.

Ya da sen benim olduğumu sanıyorsun.

Belki de ikimiz aynı yerden iki gölge gibi düşüyoruz.

 

Ve o an geldiğinde, asfaltın üzerinde duran para yalnızca bir para değil; içindeki çatlağın tam ortasına koyulmuş bir işaretti.

Bir sınır çizgisi.

Bir eşik.

Bir aynanın içindeki kırılma.

 

Eğilmek bir hareket olmaktan çıktı; bir yüzleşme hâline geldi.

 

Ve sen eğildiğinde, ben de eğildim.

Sen baktığında, ben de baktım.

Hangimizin bakışı hangimizi tamamladı bilmiyorum.

 

Ama anlıyorsun sonunda.

 

 

Ve asfaltın üzerindeki paraya son kez baktığımda, eğilenin ben mi yoksa beni izleyen gölgemin mi olduğunu ayırt edemediğim anda, ikimizin de aynı karanlığa düştüğünü anladım.

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.