Belki Bir Gün…

Edebiyat

Belki Bir Gün…

 

Ülkü Yalım Günay

 

 

“Geçmişte çok inandığımız şeyler bir gün unutulup gittiğinde, o inançlar uğruna verilmiş sözlerin de değeri kalmıyor. Tutku sandığımız istekler, düş kırıklıklarıyla ya da yaşamın giderek hızlanan temposuna ayak uyduramadığından eriyip silinirken, yepyeni sayfalar açılıyor ömrümüzde. Belki yön değiştiriyor isteklerimiz, belki hiç denenmemiş alanlara kayıyor, sonunda eski bağlılıklarımız bize aptalca gelmeye başlıyor. Özel yaşamların bunca göz önünde olduğu günümüz koşullarında, kendi yaşamımız bize son derece tatsız tuzsuz gelmeye başlıyor ya da. Yeni ve daha heyecan verici tutkular ediniyoruz kendimize. Belki de hep aynı tutku, ömür boyu içimizin gizli bir yerinde, yönelecek yeni bir özne arayarak yeniden yeşermeyi bekliyor da ayrımına varamıyoruz. Başka başka senaryolarla, gömlek değiştirip yeniden yeniden çıkıyor karşımıza.

 

Tutkusuz yaşanamaz. Bu doğru ama, ilk yüz sayfasında, söyleneceklerin tümü söylenmiş bir romanı, ısrarla beş yüz sayfaya tamamlamaya çalışmak gibi, ömrümüzün son dört yüz sayfasını da hep yinelemelerle doldurmanın anlamı var mı? Yaşam bizi, dar bir yörüngede hiç sapmadan dönüp duran bir uydu olmaya mı zorlamalı. Ömrümüzün her sayfası bir yenilik içeremese de, en azından her bölümde, söyleyecek yeni sözlerimiz, deneyecek yeni isteklerimiz olmamalı mı? Kısacası, heyecanını yitirmemiş bir yüreği ve yaşamı kim istemez? Tutkularımız bizi aptallaştırıyor, sonrasında pişman olacağımız şeyler yaptırıyorsa onlardan vazgeçmeyi de bilmeliyiz, büyümeliyiz.

 

Aşkı ele alalım: İnsana tuhaf işler yaptırıyor aşk. Hiç tutamayacağımız sözler verdiriyor bize. Tarafların çabalarına göre, uzun ya da kısa sürüyor, hatta hiç bitmeyecek sanıldığı da oluyor. Oysa bir gün bitiveriyor. Sanki bir laboratuarda, başarısızlıkla sonuçlanmış bir deneye tanık olmuş gibi, elde koca bir sıfırla kalakalıyoruz. Bittiğinde ise, başlangıçta tüm söylenenler birer koca yalana dönüşüyor. Bir zamanlar nasıl inandığımıza kendimizin bile şaşıp kaldığımız koca yalanlara”.

 

Çok heyecanlıyım, yüreğim güm güm vuruyor. Günlüğümün, üç yıl öncesine tarihlenmiş bir sayfasından okuyorum bunları. Oradan oraya taşınıp dururken kaybettiğimi sandığım sevgili günlüğümün. Çok üzülmüştüm onu bulamadığımda. Ama sonra, aramaktan vazgeçmiştim. Tıpkı orada yazdıklarım gibi, yaşamda “yeni bir sayfa” açmaya karar verince, eski anıları ve o defteri unuturum sanmıştım. Demek yanılmışım. Bulduğumda bu denli çok sevineceğim aklıma bile gelmezdi. Eski ve çok sevdiğim bir dostuma kavuşmuş gibi oldum.

Kalıcı bir adrese taşınmayı, derme- çatma da olsa bir kitaplık edinmeyi beklemek yüzünden açamadığım kitap kolilerimden birinin dibinde iki yıl beklemiş beni. Son iki yılın yaşamıma ne getirip ne götürdüğüne ışık tutacak eski duygularımı merakla okurken, nedense en çok bu sayfaya takılıyorum. Sanki bir sürecin özeti gibi geliyor bana. Ya da o gün yazdıklarımı, o düşüncelerin beni getirdiği bu günkü yeri onaylayıp onaylamayacağımı merak ediyorum, sabırsızlanıyorum. 

 

Kolilerden çıkarılıp etrafa dağılmış, iki yıldır özlemini çektiğim tozlu kitaplarımın arasında, onları bir an önce raflara yerleştirmek yerine, çekim alanına girdiğim günlüğüme dalıp gidiyorum. Bu bende hep oluyor. Sebze ayıklarken, çöplerin altına koyduğum gazeteyi okumaya dalıp gittiğimden, yemek pişirmeyi unutuyorum. Ya da bilmece çözerken, bir sözcüğün anlamına bakmak için açtığım sözlüğün sayfaları arasında saatler geçirebiliyorum. Diyelim bir not çıktı bir kitabın arasından, ona dalıp kitabı unuttuğum oluyor.” Ne için yazılmıştı, anlamı neydi, ne zaman yazılmıştı?” Bu bir sorumsuzluk gibi gelebilir belki ilk bakışta, ama ben öyle düşünmüyorum. Doya doya yaşadığım bir özgürlük bu. Zamanımı istediğim gibi harcama özgürlüğü. İşte böyle günlüğümle baş başa, kitaplar arasında yere bağdaş kurup oturmuşken çalıyor telefon. Uykudan uyandırıyor sanki beni. Bir süre bocalıyorum yanıt vermeden önce. Bir başka boyuttan şu ana gelmem zaman alıyor.

-- Alo, diyorum sonra, usulca.

-- Merhaba, ne yapıyorsun? Hatırladın mı, bu gün Pazar? Diyor canlı bir ses.

-- Evet elbette. Üstelik hava da çok güzel diyorum, gelecek bir teklife açık olduğumu vurgulayan bir ses tonuyla. Kısacık bir konuşma oluyor aramızda. Günlüğü ve kitapları oracıkta bırakıp hemen duşa giriyorum. Yarım saat sonra hazır olurum.

“Bu ben miyim sence?”diye soruyorum duşun altında. Kendime değil elbette. Bir zamanlar  “ben” olduğuna inandırıldığım yabancıya soruyorum. “Ben miyim, bu her şeyi oluruna bırakan, telaşsız ve umursamaz kadın? Bir zamanların, süper aşçısı, sofraya koyduklarını beğendi mi acaba diye kocasının gözlerinin içine bakan  kadın.             Ütü masasında bir yığın ütülenecek giysi duruyorken, toz içindeki kitaplar temizlenip raflara dizilmeyi bekliyorken, çıkıp gezmeye gidebiliyorum. Yalnızca tozlu kitapları, ütülenecekleri, günlüğümü ve evi oracıkta bırakmıyor, üstelik de biriyle buluşmaya hazırlanıyorum. İşte böyle; “arkama bakmadan çıkabilirim.” Çantamı omzuma asacakken çalıyor kapı zili. Hemen iniyorum.

Açık havada güzel bir gün geçirip dinlenmek tüm isteğim. Başka bir beklentim yok.

 

Kırk yılda bir rastlaştığımız, her seferinde de; “ay sen ne kadar şişmanlamışsın” dan başka söyleyecek bir çift söz bulamayan eski bir arkadaşımla burun buruna geliyorum kaldırımda. Bana doğru hamle yapıyor, o daha sigara kırışıkları arasında yitip gitmiş ağzını açmaya fırsat bulamadan; “son görüşmemizden beri iki kilo daha aldım” deyip geçiyorum yanından. Atlıyorum arabaya. Kimseye güzel görünmek, incecik olmak, ille de beğenilmek, kaç kiloya çıktığımı herkese açıklamak zorunda değilim.  Kadının arkamdan bakarkenki yüzünü düşlemek zafer sarhoşluğu veriyor.

 

Erkek arkadaşım, tıraş olmuş, tertemiz bir tişört giymiş, özenle taranmış. Mis gibi kokuyor. Yakışıklı bir adam. Merhaba deyip öpüyorum yanaklarını. Nihayet öğrendi artık, kalkıp bana kapı açmıyor. Arabadan inmeden bekliyor. Hiçbir konuda kimseye borçlu olmak istemiyorum. Yapılan iyiliklerin, inceliklerin gün gelip başıma kakılmasını da. Öyle ya, tıpkı günlüğümün dediği gibi, her şey bir gün bitebilir. Ardından dedikodular, pişmanlıklar sökün ettiğinde, fazla alıp-verecek kalmamalı geriye.

-- Nereye gitmek istersin?

-- Neresi olursa.

Açık havada olmaya karar veriyoruz.

-- Nasılsın?

Diyor.

-- Nihayet kitap kolilerimi açtım bugün

-- Öyle mi? Kolay gelsin. Desene işine engel oldum.

-- Yooo, çıkmayı ben de istedim

Memnun bakıyor yüzüme. “İki yıldır bekliyorlar, birkaç gün daha bekleyebilirler” diyorum içimden.

 

Aklım günlüğümde. Onu bulmak beni gerilere götürdü: “İki yıl önce, bir sonbahar günü, ağaçlardan sarı sarı yapraklar dökülürken ayrılmıştım evden. Uğursuz bir fırtına esiyordu. Arkamdan; pişman olacaksın ama iş işten geçecek Nalan, üç günde burnun sürtülüp geri döneceksin, diye bağırmıştı  kocam. Yani eski kocam. Sesi kulaklarımda çın çın ötüyordu. Fonda Hintli sanatçı Raj Kapoor’un ünlü filmi Avare’nin müziği, elimde valizim saatlerce dolaşmıştım sokaklarda.  (Aslında fırtına yoktu ama, böylesi konuya daha uygun düşüyor). Bir de yağmur başlamasın mı?  (Yağmur da yoktu sanırım) Bu lodosun arkası hep böyle gelir zaten.  Geceleri pusuda, evden kaçan kadınları bekleyen kötü adamlar, (Evi terk ettiğimde gece de değildi) bana pis pis bakıp sırıtıyorlardı. Burnumu sürtmek için fırsat kolluyorlardı besbelli. Üç günüm vardı önümde. Bu süre içinde canımı kurtaramazsam, burnum sürtülmüş olarak geri dönüp kocamın ayaklarına kapanmaktan başka hiçbir çarem yoktu. Beni affeder mi etmez mi bilemiyordum. Pişmanlık duymayı bekleye bekleye girip çıkıyordum sokaklara  Burçlarımızın asla uyuşmayacağını bile bile nasıl dönecektim kocama yeniden? Üstelik onun çok sevdiği yemeklerden ben nefret ediyordum.

Kocam, içip içip arkamdan kahkahalarla gülüyordu. Bu aslında ağlamak gibi bir gülüştü (Gülmen ağlamak demekmiş bilmedim). Rakısı bitince, telefonla komşu bakkal Laz İsmet’i uyandırıyor, yenisini getirtiyordu. Çünkü çok kızmıştı. Terk edilmek erkeklik gururunu iki paralık ediyordu. Tek çaresi ise içmekti”.

                                                                                                                             

Kendi kendime gülüyorum. Arkadaşım şaşkın bakıyor yüzüme.

-- Sana gülmüyorum, aklıma bir şey geldi de diyorum

 Pek inanmıyor ama üstelemiyor da. Son günlerde yeni yetenekler geliştiriyorum. Bir anı kırıntısı, bir gülüş, bir sözcükten hemen bir senaryo doğuruyorum.

-- Kayıp günlüğümü buldum biliyor musun? Kitap kolilerinden birinin dibindeymiş.

-- Öyle mi?

-- Kaybettiğimi sanmıştım. Oysa o, bana görünmek için yeterli zamanın geçmesini bekliyormuş.

-- Nasıl yani?

-- Öyle işte, boş ver.

Okuduğumda aklıma gelenlerle ilgili bir şeyler anlatmayı düşünüyorum önce, sonra vazgeçiyorum. Böyle hep anlatmak istediğim ama sonra birden vazgeçtiğim öyle çok şey var ki... Bir erkeğin özünü kavrayamayacağı şeyler. Anlatsam, ardından bir yığın anlamsız soru sökün edecek, Pazar gezisinin tadı kaçacak. Üstelik başka anlamlara çekilecek söylediklerim. Erkeklere bu konuda hiç mi hiç güven olmaz. Öküz altında buzağı arama ustaları. Onlarla paylaşılabilecek şeylerin çok kısıtlı olduğuna inanıyorum ben. Bazı şeyleri kendime saklıyorum.

Örneğin ev.  Bir evi asla paylaşmayacaksın bir erkekle. Bu peşin peşin, özgürlüğünün yüzde yetmiş beşini yitirmek demektir. Geriye kalan yüzde yirmi beş  ise, kısa zamanda gidiverir elinden. Bir bakarsın, ev robotu olmuşsun. Erkek, annesinin bir modeli olmanı, en az onun kadar iyi yemek yapmanı, onun kadar cahil, onun kadar özverili ve munis olmanı beklemeye başlar senden. Cicim aylarında onayladığı düşüncelerin, bir süre sonra batmaya başlayacak, “ukalalık” olacaktır. Üstelik dağıttıklarını toplamak, gününün yarısını alacağından, sen geri kalan yarıyla yetinmek zorundasın.

“İyi de, bu adama nasıl anlatacağım tüm bunları, üstelik benim, kendisiyle ilgili tasarılarımdan haberi yok henüz.”

Bir süre hiç konuşmadan yol alıyoruz. İçimde çarpışan ikili duyguların savaşımını dinliyorum. “Ona açılacağım ama, çok iyi bir zamanlama şart.” Sessizce araba kullanıyor. Belki onun da kafasında evirip çevirdiği şeyler var. “Arada yan gözle beni süzmesi ne anlama geliyor acaba? Ya evlenme teklif ederse?”

“Beni sevip sevmediğini bilemiyorum. İşe yeni başladığı günlerden beri ilgisini belli edip durdu. Önceleri beni hiç evlenmemiş sanıyormuş. Boşanmış olduğumu öğrenince uzaklaşır sanmıştım, öyle olmadı. Birlikte gezmeye, hafta sonları çıkmaya başladık. Henüz daha ileri bir arkadaşlık istediğine ilişkin ipuçları yok. “Ama ben kafama koydum, ondan bir çocuk sahibi olmayı planlıyorum”.

İki zıt yarıdan oluşmuş gibiyim. Bir yanım sevecen, yumuşacık bir anne. İkinci yarım, erkekleri dışlıyor, evlilik düşüncesinden ve evin içinde sürekli buyruklar veren biriyle  çocuk büyütme fikrinden nefret ediyor. “Bir çocuğum olmalı ama tek başıma büyütmeliyim.”  Bu düşünce uzun zamandan beri büyüyor içimde. “Yaşım geçmeden bunu gerçekleştireceğim.”

Kocamdan çocuk doğurmayı hiç düşünmemiştim. Onun, alkol düşkünlüğünden ürküyordum. Yıllar sonra hamile kaldığımı anladığımda, sakat bir bebek doğurmaktan öyle korkmuştum ki, hiç vakit yitirmeden gidip kürtaj olmuştum. Farkına bile varmadı. Çocuk konusunun üstünde durmuyordu hiç. Onun istediği, iyi hizmet, rahatını kaçırmayacak ve güzel mezeler hazırlayacak bir kadın ve sohbeti bol, içkili sofralardı. Beş yıldızlı otel sanıyordu evi. Benim çocuk isteğimden haberi bile olmadı.

 

Böyle sessiz sedasız yol alırken, suçluluk duygusunun içimi kemirmesini bekliyorum. Hakkında gizli planlar yaptığım, kendisini bir sperm bankası gibi gördüğüm adama bir açıklama borçlu değil miyim? Tam tersine, uygun bir anı bekleyerek dürüst davrandığıma inanıyorum. “Eninde sonunda öğrenecek” diye avutuyorum kendimi. Düzgün profiline bakıyorum. “Bebeğimin burnu ona benzemeli, kahverengi parlak saçları da. Üstelik sağlıklı görünüyor, iyi bir baba adayı kısacası.”

Bana bir şeyler ısmarlamaya, armağanlar almaya, bir yerlere davet etmeye bayılıyor üstelik. Ama bunların, ilerde şıp diye kesilme olasılığı hep vardır. (Bkz: günlüğüm)

 

Açık hava lokantasında et yiyoruz; “Kendin pişir kendin ye. Kendim pişirip kendim yiyeceksem burada ne işim var?” Bu sorunun yanıtını daha sonra düşüneceğim.

Arkadaşım pişen etleri tabaklara koyup mangaldakileri de çevirdikten sonra, şarap bardağını kaldırıp “sağlığına” diyor.  Gözlerimin içine bakışından, bana bir şey söylemek istediğini çıkarsıyorum. “Tanrım ne olur evlenme teklif etmesin, ne olur.”

 Ortalığı sarmış kömür dumanı, et ve kekik kokuları, masaların çevresinde koşuşturup duran çocukların çığlıkları ve üstelik kenarına konuşlandığımız caddeden gelen araba gürültüleri ve toz eşliğinde bir evlenme teklifi. “Ne olur Tanrım etmesin.”

Bizi yoldan ayıran derme çatma çiti sarmış mor çiçekli sarmaşığın tozlu yapraklarına bakarak düşünüyorum. Başımızın üzerinde yaz sıcağını  ileten oluklu, plastik bir çatı.Yolun öbür yakasındaki yeşilliklerin ve çay bahçelerinin arasından gölü göremiyoruz bile: 

“Günün birinde bu adamdan ayrılırsam  -ki evlenme teklifini kabul etmezsem olacak budur-  iyi bir baba adayını yitirmiş olurum.  Üstelik yeni bir aday bulmak hiç de kolay olmayabilir. Yıllar geçip gider ve ben anne olma düşüme güle güle demek zorunda kalırım. Yaşamımın sonuna kadar pişmanlıklar yakamı bırakmaz böylece. Pişman bir yaşlı olarak da ölürüm.

Peki, kabul edersem ne olur? Yaşamın tüm tılsımı bir anda söner.

 

Onu,  her sabah sakalı uzamış, şiş göz kapakları kıpkırmızı, turşu gibi bir suratla görmeye dayanabilecek miyim? Ya da akşama kadar anlatmak için biriktirdiklerimi “şimdi yorgunum, dinleyemem” gerekçesiyle geri çevirdiğinde, “sustur şu çocuğu, kafam şişti” dediğinde, başına bir vazo atmamak için kendimi tutabilecek miyim? “Ne pişirdin?”sorusuna hele, nasıl dayanacağım?

Elinde şarap kadehiyle bana romantik romantik bakarken, onu birden bir hastane odasında görüyorum. Kafasında kocaman bir sargı yumağı, koluna bağlı serumla, çaresiz bir çocuk gibi yatıyor ak çarşaflı hastane karyolasında. Bana gücenmiş, yanına girdiğimde başını duvardan yana çeviriyor. Kristal vazonun kırdığı tarafa. Öyle gücenmiş ki, acıya katlanıyor.

Elimdeki şarap bardağını hafifçe yukarı kaldırmışım, şarabın gün ışığında parlayan rengine dalıp, onu tutuşumun gerçek nedenini unutmuşum bile. Sonra bir “çın” sesiyle dönüyorum masaya. “Sağlığına” diyorum ben de.

 

Bir an, “bir çocuk evlat edinebilirim” düşüncesi esip geçiyor. Bunu daha önceleri de düşünmüştüm. Ama benim ille de doğurmak gibi bir saplantım var. Kendi çocuğumu dokuz ay karnımda taşımak, doğum sancılarını bağıra bağıra çekmek, sonra da onu kollarıma alıp zaferimi kutlamak istiyorum. Olanaksız mı,  çok mu zor?

Arkadaşım tabağındaki eti kesiyor. Çiğnemeye başladığında, ona günlüğümden söz etmek geliyor aklıma. Çenesine doğru akan salata yağını, kağıt mendille kuruluyor, şarabını yudumluyor. Yoldan geçen bir hız meraklısı da tozu dumana katıyor o sıra. Yok yok, “Tutkulardı, beş yüz sayfalık romanlardı, bıkkınlıklardı, özgürlüklerdi vs. vs.”  Ortam uygun değil, vazgeçiyorum.

 -- Eeee, anlat bakalım, bu gün kolilerimi açtım diyordun.

 “Ne güzel bir soru bu?” Gözlerindeki ışığı yanlış değerlendirmişim demek. Benim korktuğum konu gündeme gelmediği için öyle seviniyorum ki, birden dilim çözülüyor. Anlatıyorum.

-- Tüm kolüleri birden açtım, kitapların hepsi yerlere yayıldı biliyor musun? Onları öyle özlemişim ki, önce hangisinin tozunu alacağımı bilemedim. Sonra da günlüğümü buldum, hepsini öylece ortada bırakıp onu okumaya daldım. Neler neler yazmışım. (Bu son tümce ağzımdan kaçıyor) Sen aradığında toz içinde günlük okuyordum.

-- Bu günlükte çok önemli şeyler olmalı, merak uyandırıyor doğrusu.

-- Yok canım, yalnızca beni ilgilendiren şeyler, önemli değil.

Salıncaktan düşmüş bir çocuğun cıyaklaması bölüyor konuyu. “Dizi kötü kanıyor.” Göz yaşları tozlu yüzünde izler bırakarak akarken, böyle gür bir sesle bağırdığı için ona minnet duyuyorum.

Yine bir sessizlik giriyor araya. “Uzun bir mektup yazsam, yüz yüze anlatamadığım ne varsa, hakkında düşündüklerim, çocuk fikri falan. Olur mu ki?” Bilemiyorum. Bir süre sessizce tabağımdaki etlerle uğraşıyorum. “Al işte bir etobur daha, pirzolalar, bonfileler, şişler, uğraş dur işin yoksa.”  Biraz midem bulanır gibi oluyor, hemen salataya sığınıyorum.

Yemek çok mu uzun sürüyor, yoksa bana mı öyle geliyor? Kalktığımızda ikimiz de yalpalıyoruz. “Yine dişe dokunur bir şey konuşamadık” diye yineleyip duruyorum içimden, o anda doğaçlama geliveren bir ezgi eşliğinde.

-- Sen nereye gidiyorsun? Araba bu tarafta

diyor arkadaşım. Dönüp o tarafa doğru yürüyorum.

 

Akşam üstü, herkesin eve dönme telaşı başlamış, yollar tıklım tıklım araba dolu. Konvoyda usul usul yol alırken uykum geliyor, gözlerimi açık tutmak için çaba harcamam gerek.

Tam o sırada;

-- Bana gelmek ister misin, orada devam ederiz, sorusu geliyor

 

Uykum açılıyor, birden canlanıyorum.

Zafere doğru yürüdüğümü görüyorum sanki.

Çocuğumun mis kokusu geliyor burnuma. Evet onu doğuracağım ve tek başıma büyüteceğim.

--Olabilir

diyorum usulca, sevincimi belli etmeden. 

Eve gider gitmez kitapları hemen yerleştirip ortalığı temizlemeliyim. Sonra küçük odayı bebek odası yapma hazırlıklarına başlarım. Yeni perdeler, yatak, bez değiştirme masası filan gerek. Odanın rengi de değişmeli, açık yeşil yapmalı, kıza da oğlana da yakışır. Kız mı olacak acaba oğlan mı? “Amaaan canım hangisi olursa olsun.”

 

Munis bir kedi gibi sokuluyorum arkadaşıma. Yan gözle bakıyor bana, oda mutlu.

 

 

 

Ülkü Yalım Günay

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.