Rabia Çalışkan’ın resimleri

Sanat

RABİA ÇALIŞKAN

“Rabia Çalışkan, çağdaş figüratif resimde simgesel neo-ekspresyonist bir dil kurarak, astrolojik ve mistik anlatıları modern kadın imgesiyle buluşturur.”

Rabia Çalışkan’ın resimleri, masalsı olanla kozmik olanın arasında kurulmuş bir eşik gibidir. Figürler ne tamamen bu dünyaya aittir ne de bütünüyle düşsel; sanki yıldız haritalarından, eski yıldıznamelerden süzülüp bugünün kadınına dönüşmüşlerdir. Gözler büyük, bakışlar dingin ama uyanıktır; seyirciye bakmazlar yalnızca, onu da kendi kader çemberlerine dahil ederler.

Sanatçının kadın figürü, edilgen bir imge değil; taşıyıcıdır. Elementleri, tılsımları, burç sembollerini, müziği ve ateşi bedeninde toplar. Kimi zaman bir lir tutar, kimi zaman bir üflemeli çalgı; ama asıl çaldığı şey, görünmeyen titreşimlerdir. Bu figürler müzisyen değil, denge kurucudur.

Renk kullanımı özellikle dikkat çekici: Kırmızılar ateşi ve dönüşümü, turkuazlar ve maviler sezgiyi, içsel akışı çağırır. Arka planlarda sıçrayan boya lekeleri bir süs değil; kontrolsüz görünen ama bilinçli bir kaos duygusu yaratır. Bu kaos, sanatçının sözünü ettiği “kötülüğe karşı estetik kalkan” fikrini güçlendirir. Çünkü burada güzellik, naif bir bezeme değil; koruyucu bir güçtür.

Osmanlı Yıldızname geleneği ile Batı astrolojisinin buluşması, resimleri folklorik bir alana hapsetmez. Aksine, zamansızlaştırır. Kadın figürleri ne geçmişte ne gelecektedir; şimdinin içinde kadimdir. Bu da işleri dekoratif olmaktan çıkarıp simgesel bir derinliğe taşır.

Dikkat çeken bir başka unsur da bedenlerin hafifçe uzatılmış oranlarıdır. Boyunlar, eller, omuzlar… Bu uzama, figürleri dünyevi ağırlıktan arındırır; onları adeta birer “kanal” haline getirir. İnsan değil konuşan bir bilinç gibidirler.

Rabia’nın resimle bağı ilkokulda başlar. Okul panoları için yapılacak çizimlerde öğretmenine yardım ederken fark etmeden bir sorumluluk alır. O günlerde bu yalnızca bir oyun gibidir; ama zamanla görev olur, sonra alışkanlık, ardından vazgeçilmez bir ihtiyaç. İlkokulda gördüğü o sevgi, onu sürekli resim yapmaya iter. Resim artık Rabia’nın bünyesindedir. Gün içinde düşündüğü, gece uykularına giren, rüyalarında karşısına çıkan bir olguya dönüşür.

Ortaokul yıllarında edebiyat ağır basar. Şiir yazar, öyküler kurar. Sözcüklerle düşünmek onu mutlu eder. Ama ne yaparsa yapsın, çizgi ve imge zihninin bir köşesinde hep varlığını sürdürür. Üniversitede hastane yönetimi bölümünde okur. Akıl başka bir yola yönelmiş gibidir; fakat içindeki resim aşkı sessizce yerinde durmaz. Onu sonunda Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü’ne götürür. Bu okulu da büyük bir mutlulukla bitirir. Sanki olması gereken yere nihayet varmıştır.

Rabia’ya bir gün “Resim senin için nedir?” diye sorduğumda, hiç düşünmeden cevap verir:
“Yaşam biçimim.”

Ve ekler:
“Hocam, ben sadece resim yapmıyorum. Seramik yapıyorum, heykel yapıyorum. Tuval resimlerimi sergiler için hazırlıyorum. Biz ailece sanat yapıyoruz.”

Bu cümle, onun dünyasını bütünüyle anlatır. Eşi Uğur Çalışkan, çocukları Yağızhan ve Alara; hepsi üretimin içindedir. Artık sanat, bu ailenin yalnızca bir çalışma alanı değil, bir yaşam tarzına dönüşmüştür. Onsuz düşünemezler. Sanatsız bir hayatı tasavvur edemezler.

Rabia Çalışkan, sanatıyla birlikte öğretmenliğini de aynı tutkuyla yürüttü. O, öğrenirken öğreten; öğretirken yeniden öğrenen bir sanatçıdır. Öğretmenlik onun için bir meslekten çok daha fazlasıydı—doyulmaz bir mutluluk, içsel bir huzur kaynağıydı.

Tam yirmi beş yıl boyunca aralıksız, sevgiyle ve sabırla öğrenci yetiştirdi. Her öğrencisinde kendi sanat yolculuğunun bir yansımasını gördü. Fırça tutmayı öğretirken bakmayı, desen çalıştırırken düşünmeyi, renk anlatırken hissetmeyi öğretti.

Pandemi döneminde geçirdiği hastalık onu emekliye ayırsa da, üretmekten ve paylaşmaktan hiç vazgeçmedi. Pek çok ödülle onurlandırılmış olan Rabia Çalışkan, şimdi kendi atölyesinde sanatının emektarıdır. Ancak onun gerçek mirası yalnızca tabloları değil; yetiştirdiği öğrenciler, dokunduğu hayatlar ve bıraktığı izlerdir.

Rabia’yı anlatırken öğretmenliğini es geçmek mümkün değildir. Çünkü o, sadece resim yapan bir sanatçı değil; sanatla insan yetiştiren bir ustadır.

Anadolu ateşi için üretilen tüm deri aksesuarları rabia ve uğur çalışkan birlikte yaparlar. Çocuklar da bu üretimin parçası olur; yardım eder, öğrenir, dâhil olur. Kısacası, sanatın her kolunda düşünürler, çalışırlar ve ortaya somut eserler koyarlar. Bu üretim hali zamanla onları ağaç baskıya götürür ve bir ağaç baskı atölyesi kurarlar.

Ahşap baskı tekniğinde, kâğıda aktarılmak istenen görüntü ahşabın gövdesinden alınan düzgün bir yüzeye kazınır. Görselin beyaz kalması istenen bölümler yontularak alçakta bırakılır. Yüksekte kalan, yani aktarılmak istenen alan mürekkeple boyanır ve kâğıtla buluşturulur. Burada hata affı yoktur; her oyuk bilinçlidir, her boşluk anlam taşır.

Ailenin bu üretim çizgisi kuşaktan kuşağa taşınır. Oğulları Yağızhan Çalışkan, Yeditepe Üniversitesi’nde öğretim üyesidir; Marmara Üniversitesi’nde doktora çalışmalarını sürdürmektedir.Kızları Alara Çalışkan Hacettepe Üniversitesi Seramik ve Cam bölümü de 2. Sınıf öğrencisidir. Bilgi, düşünce ve üretim, bu ailede farklı formlarda ama aynı kökten beslenir.

Ben Rabia’ya baktığımda şunu görüyorum: Resim onun yaptığı bir şey değil; onunla birlikte yürüyen, düşünen, yaşayan bir varlık. Ve bu yaşam, tek bir atölyeye ya da tek bir disipline sığmayan çalışmalar toplamıydı.

.

1. İkiz Ruhlar – Hava ve Ses

Bu tabloda iki yüz, tek bir bilinç gibi nefes alır. İkizlik burada bölünmeyi değil, içsel dengeyi temsil eder. Arkadaki siluetler ve müzikal formlar, sesin görünmezliğini resme taşır. Hava elementi, düşünceyle sezgi arasında kurulan köprüdür.

.

2. Ateşin Müziği

Kırmızının hâkim olduğu bu figür, ateşi yalnızca yakıcı değil, yaratıcı bir güç olarak taşır. Enstrüman, bir müzik aracından çok bir tılsım gibidir. Kadın figürü, ateşi kontrol eden değil, onunla uyumlanan bir varlık olarak resmedilmiştir.

.

3. Karanlıkta Koruyucu

Siyah zemin, boşluğu değil; kozmik derinliği çağırır. Figürün elindeki nesne bir kalkanı andırır; bu, sanatçının tanımladığı estetik savunma fikrinin en net ifadesidir. Karanlığın içinden doğan iyilik, sessiz ama güçlüdür.

.

4. Yıldız  tozu Taşıyıcısı

Bu figür, gökyüzüyle yeryüzü arasında kalmış gibidir. Saçlardaki hareket ve serpiştirilmiş renkler, yıldız tozunu çağrıştırır. Kadın burada bir burca değil, evrensel bir sezgiye dönüşür; astrolojik olan kişisel olandan çıkar, kolektif bir dile bürünür.

 

.

5. Zaman İçindeki Kadın

Katmanlı yüzey, geçmişin izlerini taşır. Doku, yalnızca teknik bir tercih değil; zamanın resim üzerinde bıraktığı birikimdir. Figür ne tamamen nostaljik ne de çağdaştır; zamanlar arası bir varoluşu temsil eder.

.

6. Sessiz Kehanet

Bu tabloda renkler geri çekilir, semboller öne çıkar. Figürün bakışı bir kehanet sunmaz; aksine, izleyeni kendi sezgisiyle baş başa bırakır. Burada yıldızlar konuşmaz, insanın iç sesi konuşur.

Kısa ve net bir sergi cümlesi istersek:

“Rabia Çalışkan, çağdaş figüratif resimde simgesel neo-ekspresyonist bir dil kurarak, astrolojik ve mistik anlatıları modern kadın imgesiyle buluşturur.”

Simgesel Neo-Ekspresyonizm (Mistik Figüratif Anlatım)

Rabia Çalışkan’ın resimleri, Neo-Ekspresyonizmin duygusal yoğunluğunu, Sembolizmin anlam katmanlarıyla birleştiren çağdaş bir figüratif dile sahiptir. Figürler anatominin birebir gerçekliğinden bilinçli olarak uzaklaştırılır; amaç fiziksel doğruluk değil, ruhsal hakikattir.

Neden Neo-Ekspresyonizm?

  • Renkler bastırılmaz, taşar, sıçrar, akar.
  • Yüzeyde kontrol ile kaos birlikte yürür.
  • Duygu, biçimin önüne geçer ama biçimi tamamen dağıtmaz.
    Bu tavır, 1980 sonrası figüratif geri dönüşün ruhuyla örtüşür.

Neden Simgesel?

  • Astrolojik işaretler, yıldız name göndermeleri, elementler rastgele değil; anlam taşıyıcıdır.
  • Kadın figürü bireysel portre olmaktan çıkar, arketipe dönüşür.
  • Enstrümanlar, şapkalar, ateş, ışık, kalkanlar birer metafordur.

Neden Mistik Figüratif?

  • Figürler ne tamamen dünyevidir ne de soyut.
  • Zaman, mekân ve kimlik askıya alınır.
  • Kadın bedeni, spiritüel bilginin taşıyıcısı olarak konumlanır.

Bu yönüyle Rabia’nın işleri;
FridaKahlo’nun içsel mitolojisi,
MarcChagall’ın düşsel anlatımı,
ve Sembolizmin ruhçu damarına yakın durur;
ama folklora ya da bireysel acıya hapsolmaz.

Rabia ve Uğur Çalışkan, bir gün Küçükköy’ün taşlı yollarından geçerken durup baktılar etraflarına. Burası, dediler, aceleye gelmez. Zamanın kendi ritmi var burada. Atölyelerini açtıkları köyün eski adı: Yeniçarohori. Sanki ahşabın, bıçağın ve sabrın dili bu adı çoktan biliyormuş gibiydi.

Bu atölyede konuklara yalnızca bir baskı tekniği öğretilmez; bir düşünme biçimi aktarılır. Ahşabın yüzeyine eğilirken insan, aceleyi bırakmayı öğrenir. Xylography —bizim bildiğimiz adıyla ağaç baskı— dışarıdan bakıldığında sert ve suskun görünür ama içine girildiğinde sabırla konuşur. Ahşap levha, üzerine tersinden kazınan bir resimle yavaş yavaş kabartıya dönüşür. Sonra mürekkep sürülür, preslenir ve kâğıtla buluşur. O an, oyulan boşluklar konuşmaya başlar; görünmeyen, görünür olur.

Bu teknik yeni değildir. Asya kültürlerinde yaklaşık dört bin yıldır uygulanır. İnsan, ahşapla düşünmeyi çok eski zamanlarda öğrenmiştir. Orta Çağ’da matbaanın ilk adımlarında da yine bu yöntem vardır: yüksek baskı, tipo baskı… Zor, zahmetli ve hata affetmeyen bir yol. Belki de bu yüzden bugün “ekstrem” sayılır; çünkü çağımız hız ister, bu teknik ise yavaşlıkta ısrar eder.

AlbrechtDürer’in 1493–94 yıllarında Basel’de yaptığı ağaç baskıları düşündüğümde hep aynı şeyi hissederim: Resim, yalnızca çizilmez; oyulur da. Dürer, resim dilini ahşabın direnciyle sınamıştır. Bizdeyse İbrahim Müteferrika gelir aklıma. XVII. yüzyılda kurduğu, sonra susturulan matbaasında bastığı eserler… 1719 tarihli Marmara Denizi Haritası — Türk baskı tarihinde ilk şimşir ahşap baskı, ilk ksilografi örneği. Ardından Karadeniz, Ege, İran ve Mısır haritaları… Bir insanın, dünyayı tahta üzerine yeniden kurma cesareti.

Küçükköy’deki Müze/Galerimizde bugün hâlâ eski yöntemlerle çalışılıyor. 150–200 yıllık aletler, sanki önceki ustaların ellerinin sıcaklığını hâlâ saklıyor. Burada teknoloji geri çekilir; el, göz ve nefes öne çıkar. Ahşap, bugünün değil, zamanın kendisinin malzemesidir.

Ve Küçükköy… 1462’de Orta Çağ’da kurulmuş, eski adıyla Yeniçarohori. Böyle bir köye, böyle niş bir müzenin yakıştığını düşünüyorum. Çünkü burası geçmişle bugünün birbirine değebildiği nadir yerlerden biri. 2019 yılında üretilen işler de tam olarak bunu yapıyor: Dört bin yıllık bir tekniği bugünün sezgisiyle yeniden konuşturuyor.

Ben baktığımda şunu görüyorum: Bu atölye bir mekân değil yalnızca. Bir hatırlama biçimi. Ahşabın içine gizlenmiş zamanı, sabırla, sevgiyle ve bilerek ortaya çıkarma hali.

 

 

.

1. İkiz Ruhlar – Hava ve Ses

Bu tabloda iki yüz, tek bir bilinç gibi nefes alır. İkizlik burada bölünmeyi değil, içsel dengeyi temsil eder. Arkadaki siluetler ve müzikal formlar, sesin görünmezliğini resme taşır. Hava elementi, düşünceyle sezgi arasında kurulan köprüdür.

GÜLSEREN SÖNMEZ 2026  ŞUBAT

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.