İnsan Kendi Evinin Beyi Olunca... Özbekistan İzlenimleri / Yücel Feyzioğlu 1. Yazı
Çimkent’ten Taşkent’e doğru yola çıktık. Kazakistan’dan Özbekistan’a geçeceğiz. DimaşQudaybergen’in Almatı konserini izleyemediğimiz için üzgündük. 6 oktav sesiyle dünyanın en çok ilgi gören sanatçılarından biri. Konserine stadyumda on binler katılmıştı. İstanbul konserine katılırız tesellisiyle sınıra yaklaştık.
Orta Asya'nın merkezinde yer alan Özbekistan, eskiden Türkistan coğrafyasının bir parçasıydı. Şimdi ise Ceyhun (Amuderya) ile Seyhun (Siriderya) Nehirleri arasında uzanan toprakların büyük bölümünü kapsıyor. Yüzölçümü: 447.600 kilometre karedir.
Cumhuriyetle yönetilen ülke 12 eyalete ayrılmıştır: Başkenti: Taşkent’tir.
Özbekistan kentli nüfusun fazla olduğu ülkedir. 36 milyona varan nüfusu ile bölgenin en kalabalık ülkesidir. %80 oranıyla Özbekler çoğunluktadır. Ruslar ile Tacikler ülkenin en büyük etnik gruplarıdır.
Doğal Kaynaklar: Kömür, uran, bakır, zengin petrol ve doğalgaz yataklarıdır. 1992 yılında dünyanın en zengin altın madeni Kızılkum çöllerinde bulunmuş olup, yılda 80 ton altın üretilmektedir.
Daha sınıra varmadan rehberimiz Niyazov, “İhtiyacı olan varsa şimdiden gidersin, sınırda gecikebiliriz,” dedi. “Sınıra kadar bir km yürümek zorundayız! Orada da bekleyebiliriz.”
İki kardeş ülke arasında anlaşılır bir şey değil tabi. Biraz da kendini kanıtlama psikolojisi gibi geldi bana. Eski Sovyetlerde de böyle olurdu. Saatlerce bekletirlerdi insanı. Yoksa o alışkanlık mı devam ediyor, anlaması güç.

Hiçbir Şey Unutturamaz Seni
Taşkent, “taşların kenti” anlamına geliyor ve taş anıtlarla, birbirine eşit boyutta, aynı yükseklikte yapılarla, kervansaraylarla, medreselerle, sinema ve konser salonlarıyla, müze ve tiyatrolarla donatılmış bir başkenttir. Bağlar, bahçeler, yeşil alanlar, heykeller, havuzlar, oyun bahçeleri... Büyüleniyorsunuz. Orta Asya’nın kültür başkenti ve Paris’i olarak anılıyor. Bana sorarsanız yapı olarak Paris’ten daha önemlidir. Paris planlı bir taş yığını gibidir. Taşkent ise yeşillikler içinde... İnsanlarla selamlaşıyoruz. Öğrenciler cıvıl cıvıl doldurmuş bahçe ve alanları. Büyük Opera ve Bale Tiyatrosunu mutlaka görmek istiyorum. O bir zirvedir.
1966 depreminde Taşkent yerle bir olmuş. Ama sadece 8 ölü var. Çünkü sabaha karşı 5,2 gücünde bir depremle herkes geniş cadde ve alanlara kaçmış. Ardından gelen 8 gücünde artçı deprem kenti harabeye çevirmiş. 7 gücünde depremlerle devam etmiş. Bu geniş cadde ve alanlar kurtarmış insanları. 14 Sovyet cumhuriyetinin yardımı ile kentin eski dokusu geliştirilerek üç yılda yeniden kurulmuş. Gözünüzde canlandırmak için geniş bir bulvarın şeritlerini sayayım size. Binalar ile yaya kaldırımı arasında yeşil alan ve ağaçlık var, (2.şerit) genişçe bir yaya yoludur. Onun yanında (3.şerit) yine ağaçlık, sonra (4.sü) yağmur sularını toplayan dere yatağı, (5.si) yine ağaçlık, sonra (6.sı) araba yolu. İki yolun ortası (7.)şerit yine ağaçlık ve yeşillik. Dönüş yolu da aynı şekilde düzenlenmiş. Kenti boydan boya geçen tek bu yol bile bir deprem anında bütün halkı kurtarır. Ama bütün caddeler geniştir. Taşkent, gerçekten kenttir. Adına Bahçekent ya da Yeşilkent dense daha uygun olurdu. İnsanlar bir koşturmaca içinde değil. Çünkü burada oturanlar MÖ. 300-200 yıllarından beri yerleşik toplumdur, toprakları geniştir. Kent rant için değil, insan için kurulmuş. Hayranlıkla geziyor, hiçbir şey unutturamaz seni bana, diyorum.

Pazar yeri
“Benden sonra sadece kargaşa olacak...”
“Taşkent bir İpekyolu kentidir. İlk yerleşim MÖ. Ming Uruk (Bin Erik) yerleşimi olarak biliniyor,” diye açıklıyor Niyazov. Muhteşem mozaikleri ile eski çağ Özbek mimarisinin etkileyici özellikleri ve mavi ile yeşilin dışarı taşmış tonları iç huzuru veriyor insana.
“Eski çağlarda iki kez büyük ekonomik ve kültürel atılım dönemi yaşamış Taşkent. Birincisi sekizinci yüzyıl, Arap işgalinden önce, ikinci dönem ise 14.yy.da Emir Timur (Timurlenk) ile başlayıp torunu Uluğ Bey ile biten dönem,” diye ekliyor rehber. Babür İmparatorluğunun bitişine benzer ilginç bir bitişi var. “Uluğ Bey (d.1394, ö.1449) Galileo’dan (d.1564, ö.1642) iki yüz yıl önce matematik ve astronomi çalışmalarına ağırlık verdiği ve yeni buluşlarla büyük başarılar elde ettiği halde, şeriattan uzaklaştığı bahane edilerek mollaların ve gelirlerinin kısılıp bilimsel çalışmalara harcandığı için komutanların kışkırtmasıyla oğlu Abdullatif tarafından darbeyle indirilip kafası uçurulur. Bu olayla bir daha Timurlular belini doğrultamaz. İktidar elden ele geçer, kuşaklar birbiriyle kavga ederler, Şaybanilerin dışında pek bir parlaklık yaratılamaz, 1833 yılında da Rusya’nın işgaliyle egemenliği son bulur.” Benzer bir olay da komşusu Babür İmparatorluğunda yaşanır. Babür Şah, Özbekistan-Andican’dan gidip Hindistan’da büyük imparatorluk kurar. Kendisi ve devamcıları çok çeşitli inanca sahip olan Hindistan’da bütün inanç gruplarına saygı gösterirler. Hele Ekber Şah 1556-1605 arası döneminde kalkınma ve hoşgörüyü zirveye çıkarır. Ama onun torunu EvrengzibŞah kardeşlerini öldürüp babası Cihan Şah’ı Taç Mahal’ın bir odasına hapsederek yönetimi ele alır. Hindu, Budist ve Sihist tapınakları yıktırır, herkesi Müslüman olmaya zorlayarak bütün ülkede desteğini yitirir, öylesine yitirir ki, sözü sarayın içinde bile geçmez. Yapayalnız kalır, 89 yaşında ölmeden biraz önce hatasını anlayarak şu ünlü sözleri söyler: “Bu dünyaya yalnız geldim, yabancı olarak da gidiyorum. Kimim ben, niçin bu dünyaya geldim, bilmiyorum. İktidar dönemim geriye sadece acılar yığını bırakıyor. Benden sonra sadece kargaşa yaşanacağını görüyorum…”
Kendisi öldükten sonra iktidara gelen kuşaklar Babür İmparatorluğunun belini bir daha doğrultamaz. İngilizler 1853 yılında İmparatorluğu yıkarak bütün Hindistan’ı işgal ederler. Oysa Hümâyun Şah’ın da (d. 1508, - ö. 1556) Galileo’dan yüz yıl önce bilim ve rasat çalışmaları yaptığına bakarsak Türklerin orta çağda Avrupa’dan çok ileride olduğunu görmekteyiz. Ama ne yazık ki bu ilerilik Orta Asya’da Abdullatif ve Hindistan-Babür İmparatorluğunda Evrengzib- tarafından böyle engellenir. Belki de bu yüzden Sayın Recep Tayyip Erdoğan: “İslam hükümlerinin güncellenmesi vardır. Siz İslam’ı 14-15 asır öncesi hükümleriyle uygulayamazsınız,” diyerek bir uyarıda bulunmuştur.

“Dertlerin kalkınca şaha”
Biz dönelim yine Taşkent’e. “M.Ö. 3.-2.yüzyılda kurulan bu kent, tarih boyunca Çaç, Şaş, Şaşkent, Terkent, Tünkent ve Binkent isimlerini almıştır. Kaşgarlı Mahmut da Divân-ı Lügati't-Türk'te Taşkent’i Şaş olarak aktarmaktadır.
Bu görkemli kentin sokaklarındayız. Emir Timur heykelinin önüne geliyoruz. At üstünde bir heykel. Yenilgi tanımamış bir komutan, büyük bir devlet adamı.
Bu heykelin yerinde daha önce Özbekistan’ı işgal eden Alman asıllı Rus General Kaufmann’ın heykeli varmış. O kaldırılmış 1945- 1957 yılları arasında, Stalin’in heykeli konulmuş. 1957 yılında Stalin yerini Karl Marks’a terk etmiş. Eğer gerçek bir demokratik sosyalizm uygulansaydı, dertleri şaha kalkmazdı bu insanların, Karl Marks’ı 1990 yılında süpürüp atmazlardı. 1995 yılından itibaren ise ülkenin gerçek sahibi Emir Timur 600 yıl sonra atını fırtına gibi sürerek, "Biz ki, Mülük-ı Turan, Emir-i Türkistanız!" diyerek gelip Taşkent’in üstüne kanatlarını germiştir. Heykelin önünden başlayan alabildiğine geniş parklar ve çeşitli kollara ayrılan dümdüz caddeler gerçek sahibini bulmanın heyecanını yaşıyor. Ali ŞirNevai Caddesi’ne yürüyoruz. Nevai, Çağatay Türkçesinin en büyük şairidir. Bu topraklardan sesini yükseltmiş, 15.yy’da şiirlerini Farsça ve Arapça yazan Türk şairlerine karşı dil bayrağımızı zirvelere diken ilk şair olmuş ve aynen şöyle haykırmıştır:

Dil Bayrağımızı Zirvelere Kaldıran İlk Şairimiz
“Anadilim üzerine düşünmeye başladım. Türkçe’nin derinliklerine dalanda gözlerime on sekkizmin âlemden daha yüksek bir âlem göründü... Orada nice faziletler, nice yücelikler hazinesine rast geldim. Bu hazinenin incileri, ulduzların lâl-ı cevherlerinden daha da parlag idi... Bu âlemin gül bahçelerine girdim... Her terefinde gözle görülmeyen, el çatmayan daha neler var idi neler... ve bu dilin güllerinin dikeni hadsiz hesapsız idi. Bunları görende düşündüm: Demek bizim Türk şairlerimiz bu korkulu ve dikenli yollardan çekindikleri üçün Türkçeyi bırakıp gitmişler. Bu yol çok çalışmak isteyirdi. Men bu yoldan vaz keçmedim, onun şiirine doyabilmedim. Bu yolda yürümekten korkmadım, ürkmedim...”
İsteyen okurlar, “Alişir ile Gül” adlı kitabımızda onun hikâyesini ve Özbek masallarını okuyabilirler.
Özbekistan’ı 1990-2016 yılları arasında İslam Kerimov 26 yıl yönetmiş. Kerimov’un yaptığı bence çok başarılı işler var. Ama “adam kayırma, rüşvetçilik, yolsuzluk, liyakatsizlik onun zamanında” alıp başını gitmiş. İtiraz edenler için yapılan zulüm ve işkenceyi Birleşmiş Milletler “kurumsallaşmış, sistematik ve yaygın” olarak tanımlıyor. 2004 yılında, siyasi ve dini olarak zulüm gören yaklaşık 7000 kişi hapsedilmiş.
13 Mayıs 2005'te Andican kentinde rejim karşıtı gösteriler düzenlenir. Ordu, göstericilerin ve olaya karışmayan vatandaşların üzerine ateş açarak çok sayıda insanı öldürür ve binlerce kişiyi yaralar. İslam Kerimov ateş emrini kendisinin verdiğini reddeder. Peki, kim? Öldürülenlerin cesetlerinin ne olduğu hâlâ bilinmiyor. İslam Kerimov 2016 yılında ölür, bütün serveti bu dünyada kalır. Kızı GülnaraKerimova ise yolsuzluklar nedeniyle hapishanededir.
Ali ŞirNevaiCaddesi’inde daha çok, daha uzun yürüyerek soluk almak istiyorum. Merkez kütüphane bir gerdanlık gibi kentin yakasına asılmış harika binalardan biridir bu caddede. Ali ŞirNevai bale ve opera tiyatrosuna gitmek istiyor canım. Çolpan’ın ezgilerini orada dinlemek, Stalin kurbanı o yiğitlerin yasını tutmak istiyorum.
İnsan Kendi Evinin Beyi Olunca... Özbekistan İzlenimleri / Yücel Feyzioğlu 1. Yazı
Çimkent’ten Taşkent’e doğru yola çıktık. Kazakistan’dan Özbekistan’a geçeceğiz. DimaşQudaybergen’in Almatı konserini izleyemediğimiz için üzgündük. 6 oktav sesiyle dünyanın en çok ilgi gören sanatçılarından biri. Konserine stadyumda on binler katılmıştı. İstanbul konserine katılırız tesellisiyle sınıra yaklaştık.
Orta Asya'nın merkezinde yer alan Özbekistan, eskiden Türkistan coğrafyasının bir parçasıydı. Şimdi ise Ceyhun (Amuderya) ile Seyhun (Siriderya) Nehirleri arasında uzanan toprakların büyük bölümünü kapsıyor. Yüzölçümü: 447.600 kilometre karedir.
Cumhuriyetle yönetilen ülke 12 eyalete ayrılmıştır: Başkenti: Taşkent’tir.
Özbekistan kentli nüfusun fazla olduğu ülkedir. 36 milyona varan nüfusu ile bölgenin en kalabalık ülkesidir. %80 oranıyla Özbekler çoğunluktadır. Ruslar ile Tacikler ülkenin en büyük etnik gruplarıdır.
Doğal Kaynaklar: Kömür, uran, bakır, zengin petrol ve doğalgaz yataklarıdır. 1992 yılında dünyanın en zengin altın madeni Kızılkum çöllerinde bulunmuş olup, yılda 80 ton altın üretilmektedir.
Daha sınıra varmadan rehberimiz Niyazov, “İhtiyacı olan varsa şimdiden gidersin, sınırda gecikebiliriz,” dedi. “Sınıra kadar bir km yürümek zorundayız! Orada da bekleyebiliriz.”
İki kardeş ülke arasında anlaşılır bir şey değil tabi. Biraz da kendini kanıtlama psikolojisi gibi geldi bana. Eski Sovyetlerde de böyle olurdu. Saatlerce bekletirlerdi insanı. Yoksa o alışkanlık mı devam ediyor, anlaması güç.
Hiçbir Şey Unutturamaz Seni
Taşkent, “taşların kenti” anlamına geliyor ve taş anıtlarla, birbirine eşit boyutta, aynı yükseklikte yapılarla, kervansaraylarla, medreselerle, sinema ve konser salonlarıyla, müze ve tiyatrolarla donatılmış bir başkenttir. Bağlar, bahçeler, yeşil alanlar, heykeller, havuzlar, oyun bahçeleri... Büyüleniyorsunuz. Orta Asya’nın kültür başkenti ve Paris’i olarak anılıyor. Bana sorarsanız yapı olarak Paris’ten daha önemlidir. Paris planlı bir taş yığını gibidir. Taşkent ise yeşillikler içinde... İnsanlarla selamlaşıyoruz. Öğrenciler cıvıl cıvıl doldurmuş bahçe ve alanları. Büyük Opera ve Bale Tiyatrosunu mutlaka görmek istiyorum. O bir zirvedir.
1966 depreminde Taşkent yerle bir olmuş. Ama sadece 8 ölü var. Çünkü sabaha karşı 5,2 gücünde bir depremle herkes geniş cadde ve alanlara kaçmış. Ardından gelen 8 gücünde artçı deprem kenti harabeye çevirmiş. 7 gücünde depremlerle devam etmiş. Bu geniş cadde ve alanlar kurtarmış insanları. 14 Sovyet cumhuriyetinin yardımı ile kentin eski dokusu geliştirilerek üç yılda yeniden kurulmuş. Gözünüzde canlandırmak için geniş bir bulvarın şeritlerini sayayım size. Binalar ile yaya kaldırımı arasında yeşil alan ve ağaçlık var, (2.şerit) genişçe bir yaya yoludur. Onun yanında (3.şerit) yine ağaçlık, sonra (4.sü) yağmur sularını toplayan dere yatağı, (5.si) yine ağaçlık, sonra (6.sı) araba yolu. İki yolun ortası (7.)şerit yine ağaçlık ve yeşillik. Dönüş yolu da aynı şekilde düzenlenmiş. Kenti boydan boya geçen tek bu yol bile bir deprem anında bütün halkı kurtarır. Ama bütün caddeler geniştir. Taşkent, gerçekten kenttir. Adına Bahçekent ya da Yeşilkent dense daha uygun olurdu. İnsanlar bir koşturmaca içinde değil. Çünkü burada oturanlar MÖ. 300-200 yıllarından beri yerleşik toplumdur, toprakları geniştir. Kent rant için değil, insan için kurulmuş. Hayranlıkla geziyor, hiçbir şey unutturamaz seni bana, diyorum.
Pazar yeri
“Benden sonra sadece kargaşa olacak...”
“Taşkent bir İpekyolu kentidir. İlk yerleşim MÖ. Ming Uruk (Bin Erik) yerleşimi olarak biliniyor,” diye açıklıyor Niyazov. Muhteşem mozaikleri ile eski çağ Özbek mimarisinin etkileyici özellikleri ve mavi ile yeşilin dışarı taşmış tonları iç huzuru veriyor insana.
“Eski çağlarda iki kez büyük ekonomik ve kültürel atılım dönemi yaşamış Taşkent. Birincisi sekizinci yüzyıl, Arap işgalinden önce, ikinci dönem ise 14.yy.da Emir Timur (Timurlenk) ile başlayıp torunu Uluğ Bey ile biten dönem,” diye ekliyor rehber. Babür İmparatorluğunun bitişine benzer ilginç bir bitişi var. “Uluğ Bey (d.1394, ö.1449) Galileo’dan (d.1564, ö.1642) iki yüz yıl önce matematik ve astronomi çalışmalarına ağırlık verdiği ve yeni buluşlarla büyük başarılar elde ettiği halde, şeriattan uzaklaştığı bahane edilerek mollaların ve gelirlerinin kısılıp bilimsel çalışmalara harcandığı için komutanların kışkırtmasıyla oğlu Abdullatif tarafından darbeyle indirilip kafası uçurulur. Bu olayla bir daha Timurlular belini doğrultamaz. İktidar elden ele geçer, kuşaklar birbiriyle kavga ederler, Şaybanilerin dışında pek bir parlaklık yaratılamaz, 1833 yılında da Rusya’nın işgaliyle egemenliği son bulur.” Benzer bir olay da komşusu Babür İmparatorluğunda yaşanır. Babür Şah, Özbekistan-Andican’dan gidip Hindistan’da büyük imparatorluk kurar. Kendisi ve devamcıları çok çeşitli inanca sahip olan Hindistan’da bütün inanç gruplarına saygı gösterirler. Hele Ekber Şah 1556-1605 arası döneminde kalkınma ve hoşgörüyü zirveye çıkarır. Ama onun torunu EvrengzibŞah kardeşlerini öldürüp babası Cihan Şah’ı Taç Mahal’ın bir odasına hapsederek yönetimi ele alır. Hindu, Budist ve Sihist tapınakları yıktırır, herkesi Müslüman olmaya zorlayarak bütün ülkede desteğini yitirir, öylesine yitirir ki, sözü sarayın içinde bile geçmez. Yapayalnız kalır, 89 yaşında ölmeden biraz önce hatasını anlayarak şu ünlü sözleri söyler: “Bu dünyaya yalnız geldim, yabancı olarak da gidiyorum. Kimim ben, niçin bu dünyaya geldim, bilmiyorum. İktidar dönemim geriye sadece acılar yığını bırakıyor. Benden sonra sadece kargaşa yaşanacağını görüyorum…”
Kendisi öldükten sonra iktidara gelen kuşaklar Babür İmparatorluğunun belini bir daha doğrultamaz. İngilizler 1853 yılında İmparatorluğu yıkarak bütün Hindistan’ı işgal ederler. Oysa Hümâyun Şah’ın da (d. 1508, - ö. 1556) Galileo’dan yüz yıl önce bilim ve rasat çalışmaları yaptığına bakarsak Türklerin orta çağda Avrupa’dan çok ileride olduğunu görmekteyiz. Ama ne yazık ki bu ilerilik Orta Asya’da Abdullatif ve Hindistan-Babür İmparatorluğunda Evrengzib- tarafından böyle engellenir. Belki de bu yüzden Sayın Recep Tayyip Erdoğan: “İslam hükümlerinin güncellenmesi vardır. Siz İslam’ı 14-15 asır öncesi hükümleriyle uygulayamazsınız,” diyerek bir uyarıda bulunmuştur.
“Dertlerin kalkınca şaha”
Biz dönelim yine Taşkent’e. “M.Ö. 3.-2.yüzyılda kurulan bu kent, tarih boyunca Çaç, Şaş, Şaşkent, Terkent, Tünkent ve Binkent isimlerini almıştır. Kaşgarlı Mahmut da Divân-ı Lügati't-Türk'te Taşkent’i Şaş olarak aktarmaktadır.
Bu görkemli kentin sokaklarındayız. Emir Timur heykelinin önüne geliyoruz. At üstünde bir heykel. Yenilgi tanımamış bir komutan, büyük bir devlet adamı.
Bu heykelin yerinde daha önce Özbekistan’ı işgal eden Alman asıllı Rus General Kaufmann’ın heykeli varmış. O kaldırılmış 1945- 1957 yılları arasında, Stalin’in heykeli konulmuş. 1957 yılında Stalin yerini Karl Marks’a terk etmiş. Eğer gerçek bir demokratik sosyalizm uygulansaydı, dertleri şaha kalkmazdı bu insanların, Karl Marks’ı 1990 yılında süpürüp atmazlardı. 1995 yılından itibaren ise ülkenin gerçek sahibi Emir Timur 600 yıl sonra atını fırtına gibi sürerek, "Biz ki, Mülük-ı Turan, Emir-i Türkistanız!" diyerek gelip Taşkent’in üstüne kanatlarını germiştir. Heykelin önünden başlayan alabildiğine geniş parklar ve çeşitli kollara ayrılan dümdüz caddeler gerçek sahibini bulmanın heyecanını yaşıyor. Ali ŞirNevai Caddesi’ne yürüyoruz. Nevai, Çağatay Türkçesinin en büyük şairidir. Bu topraklardan sesini yükseltmiş, 15.yy’da şiirlerini Farsça ve Arapça yazan Türk şairlerine karşı dil bayrağımızı zirvelere diken ilk şair olmuş ve aynen şöyle haykırmıştır:
Dil Bayrağımızı Zirvelere Kaldıran İlk Şairimiz
“Anadilim üzerine düşünmeye başladım. Türkçe’nin derinliklerine dalanda gözlerime on sekkizmin âlemden daha yüksek bir âlem göründü... Orada nice faziletler, nice yücelikler hazinesine rast geldim. Bu hazinenin incileri, ulduzların lâl-ı cevherlerinden daha da parlag idi... Bu âlemin gül bahçelerine girdim... Her terefinde gözle görülmeyen, el çatmayan daha neler var idi neler... ve bu dilin güllerinin dikeni hadsiz hesapsız idi. Bunları görende düşündüm: Demek bizim Türk şairlerimiz bu korkulu ve dikenli yollardan çekindikleri üçün Türkçeyi bırakıp gitmişler. Bu yol çok çalışmak isteyirdi. Men bu yoldan vaz keçmedim, onun şiirine doyabilmedim. Bu yolda yürümekten korkmadım, ürkmedim...”
İsteyen okurlar, “Alişir ile Gül” adlı kitabımızda onun hikâyesini ve Özbek masallarını okuyabilirler.
Özbekistan’ı 1990-2016 yılları arasında İslam Kerimov 26 yıl yönetmiş. Kerimov’un yaptığı bence çok başarılı işler var. Ama “adam kayırma, rüşvetçilik, yolsuzluk, liyakatsizlik onun zamanında” alıp başını gitmiş. İtiraz edenler için yapılan zulüm ve işkenceyi Birleşmiş Milletler “kurumsallaşmış, sistematik ve yaygın” olarak tanımlıyor. 2004 yılında, siyasi ve dini olarak zulüm gören yaklaşık 7000 kişi hapsedilmiş.
13 Mayıs 2005'te Andican kentinde rejim karşıtı gösteriler düzenlenir. Ordu, göstericilerin ve olaya karışmayan vatandaşların üzerine ateş açarak çok sayıda insanı öldürür ve binlerce kişiyi yaralar. İslam Kerimov ateş emrini kendisinin verdiğini reddeder. Peki, kim? Öldürülenlerin cesetlerinin ne olduğu hâlâ bilinmiyor. İslam Kerimov 2016 yılında ölür, bütün serveti bu dünyada kalır. Kızı GülnaraKerimova ise yolsuzluklar nedeniyle hapishanededir.
Ali ŞirNevaiCaddesi’inde daha çok, daha uzun yürüyerek soluk almak istiyorum. Merkez kütüphane bir gerdanlık gibi kentin yakasına asılmış harika binalardan biridir bu caddede. Ali ŞirNevai bale ve opera tiyatrosuna gitmek istiyor canım. Çolpan’ın ezgilerini orada dinlemek, Stalin kurbanı o yiğitlerin yasını tutmak istiyorum.
Yeni yorum ekle