‘Kıbrıs’ın Türkiye’den bağımsız ayrı bir yazın dili olduğuna inanıyorum.” — Ahmet Şimşek

Edebiyat

Söyleşi : Gamze Karaoğlan

‘Kıbrıs’ın Türkiye’den bağımsız ayrı bir yazın dili olduğuna inanıyorum.”
— Ahmet Şimşek

 

Küçük bir adanın bölünmüş hafızası, mitolojik anlatıların gölgesi ve dilin sınırları… Kıbrıslı Türk yazar Ahmet Şimşek, öykülerinde tam da bu kesişim noktasında dolaşan bir anlatı kuruyor. İlk kitabı Hammurabi ve ardından gelen Midas, genç bir yazarın yalnızca bireysel hikâyelerini değil, aynı zamanda parçalanmış bir coğrafyanın belleğini de sorgulayan metinler olarak dikkat çekti.

Bugün akademik çalışmalarını Polonya’da sürdüren Şimşek, edebiyatını Kıbrıs’tan uzakta kurarken bile adanın gölgesinden çıkmıyor. Mitolojiye uzanan anlatıları, Akdeniz’in kültürel katmanları ve Kıbrıs’ın politik gerçekliği, onun öykülerinde iç içe geçiyor. Bu söyleşide Şimşek’le; bölünmüş hafızaların edebiyata nasıl yansıdığını, Kıbrıs edebiyatının Türkiye ile ilişkisini, mitolojinin çağdaş anlatılardaki gücünü ve bir yazarın kendi sesini kurma mücadelesini konuştuk.

.

Bellek bölününce anlatı da bölünüyor.

Güney Kıbrıslı yazar Constantia Soteriou, Kıbrıs hikâyelerinin çoğu zaman aynı olayın farklı hatırlanışlarından oluştuğunu söyler. Siz de öykülerinizde bölünmüş bir adanın hafızasına sıkça dönüyorsunuz. Sizce Kıbrıslı Türk ve Rum yazarlar, farklı dillerde yazsalar da aslında 'ortak bir ada hafızasını' mı bölüşüyorlar? Öte yandan Soteriou, Rum kesiminde Atina etkisinin baskınlığından ve henüz tam bir 'ada dili' oluşmadığından dert yanıyor. Bizim edebiyatımızda durum nedir? Kıbrıslı Türk yazarların kendi özgün kanonunu oluşturduğunu ve merkezden (Ankara/İstanbul) bağımsız bir dil kurduğunu söyleyebilir miyiz?

Bellek bölününce anlatı da bölünüyor bence. Kıbrıs için de durumun böyle olduğunu düşünüyorum. Belki Kıbrıslıtürk başka yazarlar Güney’dekilerle ortak bir hafızada buluşuyordur ve birbirlerinin hayatlarına fiziken de dahil oluyorlardır ama şansıma, benim durumum biraz daha farklı, ömrümde Güney Kıbrıs’ı görmedim ve bu 30’umdan sonra da görür müyüm artık çok emin değilim. O yüzden edebiyat dünyasında Güney’deki yazarlarla ortak temalar ve olaylar yakalasak bile gerçek dünyada Kıbrıs’a ve dünyaya onlarla aynı yerden baktığımızı düşünmüyor ve bir tür yazınsal ortaklıkta buluşabileceğimizi sanmıyorum. Kıbrıslı Rumlar, Kuzey’e ve Avrupa’ya gayet rahat seyahat edebilir ve daha küresel bir edebiyat ağına dahil olabilirler, aynı şey Kıbrıslı Türkler için geçerli değil, hele güneye geçemeyen Türkiye kökenli Kıbrıslılar için hiç geçerli değil. Bununla birlikte Kıbrıs’ın Türkiye’den bağımsız ayrı bir yazın dili olduğuna inanıyorum, evet. Gelgelelim edebiyat özgürleştirici olsa da yayıncılık kısmı aynı şekilde serbest değil. Kıbrıslı bir yazar olarak ilk kitabım Hammurabi’yi önce Kıbrıs’ta yayımlatmak için zamanında diretme sebeplerimden biri de buydu. Kıbrıslı yazarlar kitaplarını ilk Ada’da bastırmalı, ardından Türkiye’ye ayrı sözleşmelerle telif vermeli bence. Elbette Kıbrıs’taki kısır yayıncılığın farkındayım ve ben de etkilerini sonradan daha iyi gördüm, bu nedenle ikinci kitabım Midas için bu sefer ilk Türkiye’deki yayıncılara yöneldim. Genel temennim ise hem Türkiye’deki hem Kıbrıs’taki yazarların giderek bağımsızlaşması ki yayınevleri yazarının kitabını bastıktan sonra aslında onu yalnız bırakıyor (herkesi değil elbette) ve bir açıdan ben bağımsız bir yazarım.

.

Son kitabınız Midas’ın üzerinden yaklaşık üç yıl geçti. Bir yazar için bu süre, metnin kendisinden kopup okura emanet edildiği bir 'sindirme' dönemi. Bu süreçte gelen geri dönüşler ya da eleştiriler arasında, 'Ben bile bunu böyle düşünmemiştim' dediğiniz, yazarlığınıza dair size ayna tutan yeni bir keşfiniz oldu mu?

Sanıyorum, İbrahim Özakman’ın geçen sene Hacettepe Üniversitesi’ndeki bir sempozyumda sunduğu edebiyat bildirisi bende benzer bir etki yarattı. Özakman’ın “Ahmet Şimşek Öykülerinde Gençliğin İtirazları ve Hesaplaşmaları: Hammurabi ve Midas” başlıklı yazısını okuduğumda edebiyatta gençliğin bir sesi, en azından herhangi bir ses olarak değerlendirilmek beni mutlu edip şaşırtmıştı. Aynı bildiride İbrahim Özakman benim bir de “gençlik miti karşıtı bir yazar” olduğumu yazmış, bu satırın etrafında düşünmenin de ilginç geldiğini hatırlıyorum. Çünkü ben kendimi öykülerimde ve kullandığım dille hep fazla yerel ve gündelik sayarken Özakman, öykülerimin “yerelden evrensele genişlediğini” düşünmüş. Genç bir yazar olarak akademik çalışmalarda yer almak büyük onur. Ahmet Yıkık da Edebiyatın Kıyısından Sesler Kıbrıs’ta Yazma Uğraşları kitabında ilk kitabım Hammurabi için büyük bir bölüm ayırmıştı; Yıkık’ın, adadaki tarihi Cervantes’ten günümüze kadar uzanan onca eser hakkında yazdığı bu denemeler toplamındaki o inceleme yazısını okuduğumda, yazdıklarımla nerede durabileceğim hakkında bana zamanında fikir vermişti. İki çalışmayı da çok değerli buluyorum.

Türkiye’deki Fransızca eğitiminiz ve şimdi Polonya’daki akademik çalışmalarınız... Farklı coğrafyalar, yazara kendi yurduna dışarıdan, hatta bazen 'yabancı' bir gözle bakma imkânı tanıdığını düşünüyorum. Ahmet Bey, Polonya’nın puslu iklimi ya da Avrupa’nın mitolojik kökleri arasında dolaşmak, sizin Kıbrıs’a bakışınızı ve öykülerinizdeki o ada atmosferini nasıl dönüştürdü?

Hacettepe’de lisans okudum ama ilginç bir şekilde Ankara’ya dair hafızam çok silik, herhalde şimdiye dek Ankara’da geçen yalnızca tek bir öykü yazmışımdır. O dönem gerçek anlamda kitaplara gömülüp biraz depresif takıldığım zamanlardı. Öğrencilik hayatından sonra çalışma ve asıl yetişkin hayatın başlayacağı ve okumaya daha az zamanın kalacağının bilinciyle handiyse bir açgözlülükle okuyordum. Devamında Kıbrıs’ta birkaç sene o kaçındığım yetişkin hayatını tecrübe ettikten sonra, daha iyi yazabilmek adına Polonya’ya yüksek lisans yapmaya geldim. Burada Akdeniz Çalışmaları okuyorum, şimdi tez dönemindeyim. Mitoloji, Akdeniz Dilleri ve Tarihi, Shakespeare, kısaca edebiyat ve dil ağırlıklı dersler aldım. Sanırım bu derslerin yazarlığımı nasıl beslediği ancak burada yazdıklarımdan anlaşılacak. Polonya’nın puslu iklimini ve soğuğunu seviyorum. Bir Lefkoşalı olarak burası bende bir filmdeymişim hissi yaratıyor. Kıbrıs’tayken güneşten kaçardık, burada kovalıyoruz. Açıkçası yirmilerimin sonunda aşık olup sonrasında bir kalp kırıklığı yaşamak da beni ve yazdıklarımı biraz değiştirdi sanırım. Ama bu konulara hiç girmeyeyim şimdi. Kıbrıs’a uzaktan bakmaksa biraz trajikomik çünkü herkes Kıbrıs’ı bir tatil yeri olarak görüyor ve aslında öyle evet, ama benim için değil ve yine çoğu insan Kıbrıs derken yalnızca Güney’i kastediyor. Avrupa’nın Kıbrıs için seçtiği anlatı ortada. “Kıbrıs yalnızca güneyden ibaret ve kuzeydeki Türkler işgalci.” O yüzden burada tanıştığım herkese inatla Kuzey Kıbrıslıyım diyorum. “Kuzey Kıbrıslıyım, işgalci değilim.” Dönem dönem üstünde çalıştığım çağdaş bir Kıbrıs romanı yazıyorum ve bu kitap için Adaya uzaktan bakmak ve mitoloji dersleri almak kesinlikle çok faydalı oldu diyebilirim.

.

İlk kitabınız Hammurabi, ikincisi Midas… Mitolojiye olan ilginiz nasıl bir kıvılcımla başladı? Antik hikâyelerin bugün hâlâ çağdaş öykülerde, modern insanın çıkmazlarında bu kadar güçlü bir yankı bulmasını neye bağlıyorsunuz? Sizin tüm bu mitoloji evreninde en etkileyici bulduğunuz anlatıyı merak ediyorum.

Kıbrıs, Venüs’ün adası ve sanıyorum Venüs-Kıbrıs-Olimposlular eksinde düşünerek büyümüş olabilirim ve bu düşünce dolaylı yoldan beni mitlere yaklaştırmış olabilir. Tanrıların fantastik güçleri, lanetler, görkemli zaferler, büyük fedakarlıklar ve kader anlatılarını çok ilginç buluyorum. Tanrıların tanrısal özelliklerine rağmen çoğunun insanı duygularla hareket etmeleri de bana çocuksu ve bazen komik geliyor. Mitlerin bilhassa neden-sonuç ilişkili çağdaş hikayelerde devamlı yer bulması da bence ölümlülerin hep benzer hatalara düşmesinden kaynaklanıyor olabilir. Hâlâ aşk için birçok şeyden vazgeçip kadere meydan okuyoruz. Hâlâ kendimizi gerçekleştirmek için türlü sınavlar veriyoruz ve fani olduğumuzu hep unutuyoruz. Destansı öyküleri okumak müthiş zevkli değil mi? Küçük bir adanın küçük bir bölgesinde büyümek ara ara buraya sıkışıp kalmış hissiyatı veriyordu (belki güneye geçememekle de ilgisi vardır). O kadar önemsizdim ki kimsenin gelip beni bir maceraya çağıracağı yoktu. Kendi hikâyelerimi yazmaya başladım. Benzer anlatılardan Gılgamış’ı ve Aeneas’ı ayrı seviyorum.

Dünya edebiyatını farklı dillerden, orijinal metinlerinden okuyabilen biryazarsınız. Bu eserleri Türkçeye çevrilmiş halleriyle karşılaştırdığınızda nelerhissediyorsunuz? Sizce iyi bir çeviri, asıl metne yapılan sadık bir hizmet; mi,yoksa o dili ve edebiyatı dönüştüren, ona yeni bir form kazandıran bağımsızbir yaratım mı?

Fransızca ve İngilizce de okuyorum ama hiçbiri Türkçe gibi lezzetli gelmiyor bana. Başka dillerden okumak öğretici ve kesinlikle başka cümle dizilişleri görmek beni bir yazar olarak besliyor. Yine de Türkçenin zenginliğini ve güzelliğini görmeye de yarıyor bence. Yazar tavsiyesi olarak çok duyduğum cümlelerden biri de “Fransızca yazsana” ama ben anadilimde ve yarım Kıbrıs ağzımla yazmaya devam edeceğim. Geçen ay Fransızcadan beşinci çevirimi tamamladım, herhalde bir zaman yayımlanır. Bir kitabı Türkçeye çeviriyorsak Türkçeyi daha çok gözetmek İngilizceye çeviriyorsak İngilizceyi gözetmek bana daha mantıklı geliyor. Çeviriyi bir yaratım olarak görmüyorum, şiir çevirileri belki buna daha yakındır ama. Yaptığım çevirileri yalnızca birer iş olarak gördüm ben ve edebiyat dünyasında adım eskimesin diye yaptım, kitap çevirmeye devam edeceksem de yine aynı motivasyonla devam ederim. Bir de bencilce şöyle diyorum, umarım hiçbir çevirim kendi kitaplardan fazla okunmaz çünkü yazar olarak anılmak istiyorum

. Yayımlanan iki kitabınızın ardından, okurun zihninde artık belli bir 'Ahmet Şimşek öykücülüğü' profili oluştu. Hazırlıklarını sürdürdüğünüz üçüncü kitapta bu profili konfor alanında tutup derinleştirmeyi mi, yoksa okuru (belki kendinizi de) şaşırtıp o profili yıkmayı mı hedeflediniz?

Yeni öykü kitabım, söylediğin gibi bir “Ahmet Şimşek öykücülüğü” oluşmuşsa eğer ki bence benim için büyük bir laf bu (teşekkür ederim) sanırım bunu derinleştirecek öykülerden oluşuyor ama ben bunun ne okuru ne de beni konfor alanında tuttuğunu düşünmüyorum, aksine okuru şaşırtmak bir yerde daha kolay bile olabilir, ama okura yazara duyduğu güveni kaybettirmeden, beklentisini karşılayıp hatta aşarak yeni, orijinal ve daha cesur (bu benim sevdiğim bir kıstas) ve belli bir edebi dengede öyküler sunmak zor bence. Bir yazar olarak bir şekilde kendimle ilgili meseleleri anlatmayı ha bitirmiş ha bitiriyor gibi hissediyorum. Okuru ya da kendimi şaşırtacaksam bence bundan sonra olacak.

Ahmet Şimşek’in kütüphanesi önünde dursak ve sizden bize 'mutlaka okuyun' diyerek seçip vermenizi istesek... Hangi üç yerli, hangi üç yabancı kitabı uzatırdınız?

Bu tarz sorularda hep farklı kitaplar söylemeye çalışırım. Bizden; Tante Rosa, Binboğalar Efsanesi ve Limon Yağmuru. Yabancılardan da; Ten Organları Sarıp Sarmalayan Elastik Bir Kılıftır, Tatar Çölü ve Yükseltinin Tavaş Kirişini Ustalar ve Seymour Bir Giriş.

Ahmet Bey, söyleşimizin sonuna gelirken benim de ilk defa sizden duyduğum ve çok merak ettiğim bir kavrama gelmek istiyorum: 'Kabasal' olma durumu... Bu kavramın altını nasıl dolduruyorsunuz? 'Kabasal' olmak, bir yazarı ya da bir coğrafyayı nasıl tanımlar?

Kabasal? Kabasakal olmasın? Kıbrıs’ta Türkiye kökenlilere bazen Karasakal derler, ama ben bir öykümde bu kelimeyle biraz oynayıp Kabasakal yazmıştım. Temel Reis’teki Kabasakal gibi hani. Sanırım bu kelimeyle yaratılmaya çalışan imajı yakaladığını düşünmüştüm.

Peki işin mutfağına, o en kuytu odaya girersek... Yazmak sizin için konfor alanınızdan feragat ettiğiniz sancılı bir deneyim mi, yoksa sadece entelektüel bir mesai mi? Daha da ötesi Ahmet Bey; yazmak 'olmak istediğiniz insana' giden bir basamak mı, yoksa yolun kendisi mi?

Senin cümlelerinden seçecek olursam yazmak benim için olmak istediğim insana giden yol o zaman. Kendimi ve ailemi yazarak var ediyormuşum gibi hissediyorum bazen. Entelektüel bir uğraş kısmını başka yazarlar yapıyordur eminim. Yazmak, kafamın içindeki kurgu dünyasında dolaşmak ve yazarak paylaşmak bana bir dürtü gibi rahat ve kolay geliyor ama tabii yine de rahat bir yerden yazdığımı düşünmüyorum. Özellikle son birkaç senedir tüm kavgam yazmama bir imkan yaratmak için.

.

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.