Meliha Yıldırım’ın Ankaralı Yazarları Yazar, Adalet Temürtürkan Söyleşisi

Edebiyat

Meliha Yıldırım’ın Ankaralı Yazarları

 

Yazar, Adalet Temürtürkan Söyleşisi

.

 

Yazar, sadece güzel yazan değildir, kelimelerin gücüyle tavır alandır.

Adalet TEMÜRTÜRKAN

 

- Merhaba,Adalet Temürtürkan. Öncelikle ödülün için kutluyorum seni. Rıfat Ilgaz gibi çok değerli bir şair ve yazarın adıyla verilen bir ödülü aldın. Bize ondan bahseder misin?

Teşekkür ederim. Nilüfer Belediyesi’nin düzenlediği Yılın Yazarı Rıfat Ilgaz Öykü Yarışmasında, “Gidemediğim Dağların Ardındaki Bahçe” adlı öyküm, “Yılın Yazarı Rıfat Ilgaz Büyük Ödülü”ne değer bulundu.

 Nilüfer Belediyesi her yılı, edebiyatımızın büyük ustalarından birine adıyor ve yıl boyunca o yazarlailgili etkinlikler düzenliyor. Söyleşi, seminer, atölye, drama, okuma, yarışma ve sempozyumlarla bir yıl boyunca tanıma, anlama ve toplumun çeşitli kesimlerine tanıtma etkinlikleriyle yılın yazarıetkili bir biçimde anılıyor.

 Çok değerli yazar, sanatçı ve akademisyenlerin katıldığı seminer, panel ve sempozyumlarda, yılın yazarının hayatı, eserleri, anıları, edebiyatı hakkında tebliğler sunuluyor ve tartışılıyor. Film gösterimi, tiyatro uyarlaması ve müzik dinletisi eşliğinde, katılımcılara ve konuklara   muhteşem bir sanat edebiyat şöleni yaşatıyor Nilüfer Belediyesi.  2023 yılında Tomris Uyar adına düzenlenen yarışma ve sempozyuma katılmış ve “Soyka Toprak” adlı öyküm mansiyona değer bulunmuştu.

2025 yılında Yılın Yazarı Rıfat Ilgaz Öykü yarışmasında öykümün büyük ödüle değer bulunmasından sevinç duydum. Rıfat Ilgaz büyük usta, seçici kurul çok değerli ve yetkin yazarlardan oluşuyor. Nilüfer Belediyesi, sanat -edebiyat konusunda düzenlediği sempozyum, yarışma ve diğerorganizasyonlarında titizliğini, ciddiyetini, başarısını kanıtlamış bir kurum.  Sempozyum danışmanı ve seçici kurulu her yıl değişen bir yarışma sistemi kurmuş. Onurla taşıdığım ödül.

2025 yılının Aralık ayında Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen “Çocukluktan Sınıf’a, Sınıf’tan Hayata Rıfat Ilgaz Sempozyumu”nda, RıfatIlgaz’ın çocukluğu, yıllarını geçirdiği sanatoryum ve hapishane koğuşlarında dahi sanat, edebiyat ve mizahla   direnen mücadeleci kişiliği, dergiciliği, şiirleri, öykü ve romanları, çocuk kitapları ve elbette yazarından daha çok ünlü olan  “Hababam Sınıfı” tartışıldı. Anıları anlatıldı, saygıyla, sevgiyle anıldı.Zorlu yaşam koşullarında, savaş ve sansür yıllarında dahi yazmaktan, yayımlamaktan, kalemiyle direnmekten vazgeçmeyen inatçı kişiliği karşısında, “Aşk olsun sana usta aşk olsun,” dedik hep beraber ve birer birer.

 Edebiyat dünyasına “Yarenlik” adlı şiir kitabıyla giren Rıfat Ilgaz ki1940’lı yılların “Acılı kuşak” yazarlarından. İşgal yıllarının, kurtuluş mücadelesinin içine doğmuş.  Düşman gemilerinden atılan topların dövdüğü Cide’dekıtlığın ortasında büyümüş. Terme’de yakalandığı sıtma peşini bırakmamış. Cide meydanında darağacına çekilen kaçakları, eşkıyaları izlemiş. İki cihan savaşının kıtlığını, darbeler döneminin zulmünü görmüş.Karartma gecelerinin tanığı. Yoksulluk, kıtlık, hastalıkla mücadeleyle, hapishane, sanatoryum koğuşları, adliye koridorları arasında geçen bir ömür. Sırtı rahat yatak görmemiş.  İzlenme, fişlenme, hapse atılma ve sansür yakasını bırakmamış.   Ciğerinin biri sönmüş, ömrünce tek ciğeriyle ve kalemiyle direnmiş. Çünkü o toplumcu gerçekçi yazar olmaktan vazgeçmemiş, gerçeği yazdığı için sansür kılıcı hep başının üstünde sallanmış, kitapları yasaklanmış, dergileri kapatılmış. Çok yönlü kalem emekçisi, şair, yazar, gazeteci, aydın Rıfat Ilgaz, önce öğretmen. Eğitim sisteminin eksikliğini, yanlışını eleştirmekten korkmamış. Gördüğü onca zulüm, gerçekleri kalemle, mizahla anlatmasını, aydın sorumluluğunu sürdürme inadını kıramamıştır.

Şiir, öykü ve romanlarında, gazete yazılarında ve dergilerinde olağanüstü olaylar ve kişiler yoktur. Sıradan insanların, işçinin, öğrencinin, yoksulun, yazanın, okuyanın, hepimizin derdini, hayat mücadelesini yazmaya adanmış bir ömür, yetmişinde bile. Hep hasta, hapiste veya sanatoryumda, dışarıda olsa bile sürekli polis takibinde. Sivri kalemi, korkusuz dili, inadına mücadeleci oluşuyla fişlenmiş, tehlikeli kabul edilmiş, adı kara kaplı deftere yazılmış bir kere. Darbecilerin, güzelim eylül şafağında sokağa indiği gün elleri zincire vurulmuş, gözleri bağanmış, Cide sokaklarında dolandırılmış, yine vazgeçmemiş, tek ciğerle yaşamayı ve kalemiyle direnme inadını sürdürmüş. Ta kiMadımak ateşinin yüreğini, ciğerini kavurduğu 3 Temmuz 1993 gününe kadar.  En yakın dostu da vardır o ateşin içinde. “İnsanlık artık yalama olmuş,” demiştir o kara günün bir gün sonrasında verdiği demeçte. Acıyı taşıyacak gücü, yalama insanlık için söyleyecek sözü kalmamıştır artık, 7 Temmuz 1993 günü nefesi tükenmiştir.

 İki gün süren “Çocukluktan Sınıf’a, Sınıf’tan Hayata Rıfat Ilgaz Sempozyumu”nda, milli mücadele döneminde daha çocukken başladığı yazın hayatında, sürekli kapatılan dergileri, sansürlenen gazete yazıları, sanatoryum ve hapishane koğuşlarında geçen yılları, yasaklanan kitapları, elinden alınan öğretmenliği, şiirleri, öyküleri, romanları, çocuk kitapları hakkında öğrendiğim bilgiler, dinlediğim anılar, edebi kişiliğine, mücadelesine sevgi ve saygımı sonsuz kıldı.Kalemi ve yüreği güzel genç öykücü arkadaşlarla, çok değerli yazarlarla tanışmanın mutluluğuyla döndüm Nilüfer’den. Emek verenlere bir kez daha teşekkür ediyorum.

- Yazarken çoğu zaman ne hissediyorsun? Korku, mutlulukya da hiçbir şeye takılmadan kendini o ana mı bırakırsın?

 Biliyorsun öykü yazıyorum, öykü benim için hem oyun bahçem hem ciddiyetle yaptığım işim, direniş alanım, neşemin ve hüznümün harman yeri.  Hobi olsun diye yazmıyorum. Yazmaya başlamadan önce hazırlık sürecim vardır. O süreç içinde öykünün başkarakteri aylarca benimle gezer, konuşuruz, koşarız, kavga ederiz,yan yana oturur film izler, kahkaha atarız, kılıktan kılığa gireriz. Haber izler, sinirleniriz. Birlikte yaptığımız salatayı masaya koyacakken oyuna dalıp çöp kutusuna atarız.  Çorbaya şeker, tatlıya tuz attığımız da olur, sütü ocakta, çöreği fırında unuttuğumuz da.  Başka karakterler de bize katılır, mızıkçılık edenleri oyun dışına atarız. Baş karakterin öyküdeki kaderi, ev içinde uyurgezer halim sürecinde şekillenir.  Karakterin ve anlatıcınınsilüeti, dili, mizacı şekillenmeye başladığında elim kalem ister ve keyifle yazmaya başlarım. Kısacası diyeceğim o ki sevgili Meliha, sokakta oyuna dalmış bir çocuk giyimdir yazarken.

- Toplumsal ya da günlük olayları kolaylıkla kurguya çevirir misin? Yoksayazmayı düşündüklerinhayatın akışından başka şeyler mi?

Toplumsal ya da günlük olayları doğrudan kurguya çevirmek yerine, karakterlervasıtasıyla toplumsalolayların hayatımızdaki izini hatırlatmayı, sezdirmeyi tercih ediyorum.  Fıkra gibi dediğimiz anları, hüznü beni terketmeyen toplumsal veya günlük olayları dakurguya çevirdiğim oluyor.

Hayatın akışında olan her şey öyküye dahildir.  Dünyada ve ülkemizde olagelen toplumsal olaylar da hayatımızın akışına olumlu ya da olumsuz etki ediyor kuşkusuz. Amerika’nın Irak’ı işgalini naklen izliyorduk televizyonlarda. Bir çocuğun bakışını unutamıyorum ama o sahnenin öyküsünü de yazamıyorum. Gaziantep’te meydana gelen patlamada parçalanan yakınlarını arayan bir kadının feryadı, covit salgını döneminde hastane morgu önünde oğlum! diyerek yeri göğü inleten annenin hali zaman zaman gözümde canlanıyor ama yazamıyorum. Yazma eylemi hem oyun bahçem hem ciddi bir işim, direniş alanım, haykırdığım, ağladığım zamanlarım. Neşemin, hüznümün, direnişimin harman yeri.

Yaşadığımız çağın, toplumun sorunlarını, bireylerin erkle, toprakla, şehirle, üretim araçlarıyla ve bileşenleriyle ilişkisine, çatışmasına kulak vermek ve dile getirmek, yazarın da okurun da sorumluluğudur.   Çevremizde olup bitenlere karşı duyarsız kalmak mümkün mü? hele ki bu dönemde, dünyanın çivisi çıkmışken. Çağımızın kötüleri, nobranları, barbarları, tanık oluğumuz vicdansızlıklar, fantastik iç ses öyküleri yazacak neşeyi elimizden aldı. 

Komşularımızın evleri başına yıkıldı, toprakları talan edildi, halkı göçe zorlandı, zulüm, yağma, kıyım devam ediyor. Gözümüzü kapatsak, kulağımız duyuyor, yüreğimiz, aklımız isyan ediyor, kalem yazmaz, yazamaz bir acının, felaketin ortasındayız. İçimi çok acıtan olayları çabucak kurguya çeviremiyorum artık. 301 madencinin öldüğü Soma faciasından sonra hemen kaleme sarılmış, sayfalarca yazmıştım, iç dökümüydü. O sayfalardan bir öykü çıktı. Diğer sayfalarsırasını bekliyor. Yazıp kenara attıklarım öyküye gebe metinler, doğurmasını bekliyorum. Çağımızın insanının, doğanın, tüm canların çığlığını duymak, görmek, barbarlara dur demek, geleceğe ses izimizi bırakma sorumluluğumuz var, diye düşünüyorum.

Dedim ya, öykü benim oyun bahçem, acıların oyuna girmesi kolay olmuyor. İçimizi yakıyor. Fakat keyifli olayları kurguya çevirmek daha kolay. Onu yazarken de anı -anlatı gibi olmasın, sahiden öykü olsun diye gerçek olayın dışına çıkıyor, olayları farklı katmanlar arasına dahil ediyorum. Hayatta ne varsa öyküye dahil, olaylar bazen sıcağı sıcağına yazdırıyor kendini, bazen yıllar sonra.

- İlk ne zaman karar verdin yazman gerektiğine, seni tetikleyen neydi o dönem?Edebiyat yolculuğunu ve bunun ürünü olan kitabından bahseder misin?

  Çok inişli çıkışlı benim yazmaya başlama sürecim. Ortaokul yıllarından beri yazmayı seviyordum, şiir yazıyordum, başka metinler de yazdım. Sınıf gazetesi, okul gazetesi çıkarmak, kitaplar hakkında yazmak gibi. Lise bitti onlar da bitti, hevesti geçti. Şiir hep devam etti, üniversite dönemim ve iş hayatım süresince dar zamanlarda sözcüklerle oyunum şiir sayesinde sürdü. Soma’da meydana gelen o feci patlama sonrasında gördüklerim okuduklarım, duyduklarım şiiri aştı. Defterler dolusu yazdım, öykü değildi, sözcüklerle isyanımdı.  Öykü nedir, iyi öykü nasıl yazılır, merakımla araştırırken okuduğum öykülerin büyüsüne kapıldım. Sen bekle, dedim şiire, defteri kapattım.Ankara Öykü Günleri Derneği’nin varlığından da o dönemde haberdar oldum, etkinliklerini takip etmeye başlamıştım ki o kapı kapandı.Edebiyat ortamının uzağında, kendi halinde okuyan, bir şeyler karalayan, resim sanatına da hevesli biriydim.Ankara Öykü Günleri Derneği’nde tanıdıklarım sayesinde varlığını ve yerini öğrendiğim, Sevgili Fulya Bayraktar’ın Babil Kafe’sindeki söyleşi vb. etkinlikleri izledim. Yavaş yavaş kanıma giren öykü sevdası atölyelere sürükledi beni. Yazdıklarım gerçekten öykü mü, eksiği nedir, öykü yazmak için sevgi ve emek yeterli mi, yetenek işi mi, atölyelerde öğrenilebilir mi? merakediyordum.Emekli olmuş, resmi ve şiirle ilgileniyor, öyküyü seviyor, okuyor ve yazıyordum ama sahiden öykü müydü yazdıklarım. İlk öykü denemelerimi okuyan   sevgili arkadaşlarım Birsen Erdağı ve Hatice Günday Şahman cesaret verdiler, devam et dediler.  İki hafta süren atölyesine katıldığım M. Sadık Aslankara’dan ve atölye koordinatörü Süreyya Köle’ den beklentimin üstünde övgüler alınca, yürü be, dedim kendime.  İyi ki tanıdım o dostları.

 Çok öykü birikmişti zaman içinde, yavaş yavaş dosya oluşturmaya başlamıştım. 17. Ümit Kaftancıoğlu Öykü yarışması için yazıp gönderdiğim “Kuyudaki” adlı öyküme birincilik ödülü verildi. Katıldığım ilk yarışmaydı.  Sağdan soldan hadi hadi dosyanı hazır et, kitabın çıksın baskılarına dayanamayıp öykü dosyamı gönderdiğim yayınevinden bana ulaşan bilgiler olumluydu ama uzun süre bekletildim. Uzun dönem askere giden nişanlı bekleyen kızlar bile benim kadar beklememiştir. Başka yayınevlerine de başvurmadım, o süreci hatırladıkça kendime kızıyorum. İyi niyetin, nezaketin aşırısıydı bendeki. Dosyadaki öykülerden biri Soyka Toprak, 2023 yılında Nilüfer Belediyesi’nce düzenlenen Yılın Yazarı Tomris Uyar Öykü Yarışması’nda mansiyona değer bulundu. O sırada yayınevinden haber geldi. Sonrası uzun hikâye.Çoktandır bekleyen dosya,2024 yılı ağustos ayı sonunda “Çoktandır Söylenmemiş” adıyla nihayet kitaplaştı.

    Zaman içinde yazılmış öyküler arsından seçilen öykülerden oluştu kitap.   Kitaba giren öykülerde, kırsal bölge insanının karakter özellikleri dikkat çekiyor. Özellikle kadınların erkle, erkekle, geleneklerle ve toprakla mücadelesini, birbiriyle hem didişmesini hem dayanışmasını, namus, diye diye insanın insana ettiklerini anlatmadan göstermeye çalıştım. Eğitimden koparılan çocukların hayallerini, çoktandır söylenmeyenleri, çoktandır söylenmemiş biçim ve dilde kurguladığım öykülerden oluşuyor.  Kitap yayımlandıktan sonra aldığım geri dönüşler, yorumlar ve   inceleme yazıları mutlu etti. Boşa değilmiş bunca emek, dedirtti.

- Yazmayı hayatın içinde istediğin gibi düzenli bir şekilde yapabiliyor musun? Yoksa gündelik telaşlar yüzünden yazamadığında moralin bozuluyor mu?

Ah keşke öyle olsa, istediğim gibi kullanabilsem zamanı, beni dürtükleyen karakterlerimle masaya oturup hemen yazabilsem. Gündelik telaşlar, sağlıkla ilgili sorunlar, çocukluktan beri yüklendiğimiz sorumluluklar zamanımı çalıyor, moralimi bozuyor elbette. Fakat her gün mutlakaokuma ve yazma alışkanlığımdan vazgeçmiyorum. Az ya da çok her gün yazıyorum, bazen birkaç cümle bazen sayfalarca. Okumak ve yazmak yaşam biçimim. Çoğunlukla sabahın erken saatlerinde veya gün geceye döndüğünde masa başına geçerim. Defterler, kalemler her yerdedir zaten. Sürekli not alırım, telefona, deftere, elimdeki kitabın arkasındaki boş sayfalara. Yaptığım her işten çaldığım dar zamanlarda filiz verir öyküler, o kısa anda yazmazsam uçup gidecekler, diye telaşlanırım.  Öykü her yerde, dediğimiz bu olmalı.

- Ankara’da yaşamanın senin için özel bir anlamı var mı?

Üniversite kaydı için geldiğim Ankara’da çakılı kaldım. Üniversiteyi bitirdiğim, ekmeğimi kazandığım, oğlumu büyüttüğüm, dostlar edindiğim şehir Ankara. Son yıllarda betona gömüldü, devasa, çirkin yapılar nefesimizi kesiyor.Daha sakin, daha yeşil, mimarisi estetik ve temizbir şehirde yaşamayı istiyorum ama nereye gidersem gideyim geri döndüğüm yer Ankara oluyor. Kurduğum düzene alışmış olmaktan başka anlamı kalmadı.

- “Çoktandır Söylenmemiş” -h2o kitap, 2024-adlı öykü kitabındaköy hayatına ait okurun kendisinde bir şeyler bulduğu konulara değiniyorsun. İnsana dokunan, kendi sıkıntılarını düşünme fırsatı veren bir taraf bu.Bunun nedenini neye bağlıyorsun?

   Gönendiren değerlendirmen için teşekkür ederim. Çocukluğum köyde geçti. İlkokuldan sonra çok uzaklara gittim.   Yaşadığım, gördüğüm, duyduğum insan hikâyeleri, tanık olduğum olayların izleri terk etmedi beni. Zaman zaman öykülerime sızdı karakterler, kimi ana karakter oldu, kimi kısa roller istedi. Bir görünüp yok olanlar da oldu. O insan hikâyelerini öyküye taşırken kendi toprağında, dağında deresinde, kendi diliyle konuşturdum, meşrebine göre yaşattım. Olaylar, kişiler ve atmosfer, bir bütünün ayrılmaz parçası oldular.

Bende izi kalan, yüreğime dokunan, kâh güldüren kâh duygulandıran olay ve kişilerden yola çıktım ama hiçbiri gerçek hikayesini yazdırmadı. Yazma sürecinde değişti, dönüştü, başka yollara heves edip maceralara atıldılar. Hayatın içinden, tanıdığımız, bildiğimiz insanlık halleri etrafında döndü kalemim. Hilesi, yalanı, kurnazlığı, masumluğu, mücadelesi ve neşesiyle yaşayıp giden bizim kadınların, bizim çocukların ve bizim “erkek”lerin her halini, bizim dertlerimizi, çıkmaz sokaklarımızı,iki yüzlü halimizi bozkır coğrafyasında kurduğum öykü sahnesine serpiştirdim. Anlatılanlar bizim hikayelerimizdi çünkü.

- Aklında yazmayı istediğinama vaktinin gelmediğini düşündüğün içinbeklettiğin konularınvar mı? Ya da bunu anlatmalıyım deyip onu hemen yazar mısın?

Kafamda olgunlaşan konuyu hemen yazarım ama yazılan metnin olgunlaşması zaman alıyor. Kafadan kaleme, kalemden deftere ya da bilgisayara geçerken karakterler firar ediyor bazen de öykü onu reddediyor. Kafamda kurduğum düzen yolda kazaya uğruyor, sahne değişiyor.

Yazmayı, tamamlamayı düşündüğüm çok öykü var. Kısa notlar alıyorum. Başladığım yarım bıraktığım öyküler de var, zaman sıkıntısı nedeniyle bitiremediklerimde. Bir öykü var ki   iki yıla yakındır aklımda, tek cümle yazamadım. Biraz gezmem, araştırma yapmam, birilerini dinlemem lazım.Heyecanlandıran öyküleri hemen yazarım ama tamamlanması uzun sürer.  Tanık olduğum bir olayın, durumun öyküsünü yazma arzusu beni heyecanlandırdığında hemen yazmak isterim, o duyguyu kaybetmeden yazmak lazım.

- Seninleilk defa 2022 yılında Kızılay Route Kafe’de tanıştık. Yıllar içinde neler gözlemlediğini bize anlatabilir misin?Türk Edebiyatı’nda senin için değişen ne oldu? Ya da her şey aynı mı? 

İyi ki tanıştık, tanıştıran ortak dostlara teşekkür ediyorum. Route Kafe, yazarların, yazma heveslilerinin ve okurların ortak mekanlarından.  Yazanlar çoğalıyor, özellikle kadın öykücü sayısı. Edebiyatçılar arasında pekişen dostluklar, okuma grupları, kitap kulüpleri, söyleşiler, Ankara’da edebiyatın çıtasını yükseltiyor, katılımcıların ve düzenleyicilerin çoğunun kadın olması da önemli. Evi de edebiyatı da kadınlar sırtlıyor, Kadınlar artık eve sığmıyor. Yaşamlarında, sokağın, sanatın, edebiyatın yeri gittikçe genişliyor. Etkinliklerin hepsineyetişmek mümkün olmasa dabu tür ortamlarda birlikte olmak, sesi sese katmak, olumsuz gelişmelere karşı dayanışma içinde olmak gerekiyor.

 Çok atölye, çok yarışma, çok yayınevi, çok kitap, enflasyon gibi yükselişte. Bu durum nitelik sorunu yaratıyor mu?  Tartışmak gerekiyor. Bazı yayınevlerinin, kitabın niteliğinden önce yazarın reklam- satış potansiyelini öncelemeleri ne kadar edebi ve etik?  Kitabın tanıtım ve reklam sorumluluğunun yazarın sırtına yüklenmesi çok rencide edici.

Bir yandan da hırslar, önce ben, benim kalemim, benim kitabım, benim ekibim, benim dediğim en iyisi yarışında olanların tavrı edebiyat ortamını aşağı çekiyor. Edebiyat, sahte dostlukların gölgesinde kalıyor. Ama vasatlığa inat güzellik kazanacak.

Yazar, sadece güzel yazan değildir, kelimelerin gücüyle tavır alandır. Sesi sese katan, değişim yaratandır. Fakatdarbelerin susturduğu kuşakların sessiz edebiyatının yükseliş dönemindeyiz, her kelimenin altıda suçlu aranıyor, kelimelerin zanlı olmadığı günlere özlemle.

- Günümüzde sayıları gittikçe artan edebiyat atölyeleri var. Amacı yazmak isteyene bir şeyler öğretmek olan bu atölyeleri de düşünerek. Sence yazarlık bu şekilde öğrenilebilen bir şey mi, yetenek ne kadar önemli?

 Yazmak sevgi, tutku, emek, zaman, bilgi isteyen bir çalışma.  Önce sevgi ve emek. Edebiyat atölyelerinin faydasına inanıyorum. Motive edici, disiplin sağlayıcı, bilgi eksikliğini tamamlayıcı yönü çok önemli.   Ustaları okumak, okuduklarından ders almak da bir atölyedir.  Öykü yazmaya başladığımda ben de atölyeye gittim.  Öykü yazma konusunda eksilerimi, artılarımı fark ettim, yolumu çizme konusunda çok şey öğrendim.  Her atölyeye giderek zaman öldürmek yerine, iyi seçim yapmak, edebiyata gönül vermişlerin arasında demlenmek lazım.

 Yazma tekniklerini öğrenen herkes metin yazabilir ama mayasında yetenek olmalı. Dili tatsız kurgusu yavansa, istediği kadar teknik öğrensin okuma zevki vermiyor. Yetenek de bekleyerek gelen bir şey değil. Beslenmek ister, okuyarak, tekrar tekrar yazarak beslemek gerek.

Günde kaç saatini yazmaya ayırıyorsun?

 Bir standardım yok, bazen hiç, bazen iki, bazen beş saat. Günlük telaşın bana tanıdığı fırsata bağlı. Sabahın erken saatleri veya gece yazıyorum. Gündüz vakti bana karşı pek cömert değil, bu satırları gecenin ikisinde yazıyorum.

- Çok okudukça ve yazdıkça kendini daha yalnız hissediyor musun? Yalnızlaşmayı nasıl görüyorsun?

Okudukça bilgi dağarcığımız genişliyor, farkındalık artıyor. Bakış açımız değişebiliyor. Yakınımızda, tartışabilecek yetkinlikte birileri azaldıkça yalnızlık duygusu büyüyor. Sanal ilişkiler çoğalıyor, bu tür ilişkilerin çoğalması da gerçek dostluğu, dost sohbetlerini olumsuz etkiliyor.  Canlı iletişimi azaltan, yalnızlığı çoğaltan sanal dünyada gerçeklikten uzaklaşıyor insanlar. O dünyada hiçkimse kendisi değil.

 Kalabalıklardan, arzu etmediği ilişkilerden bile isteye uzak olmak, sevdiği işine, sanatına zaman ayırmak değerli ve verimli yalnızlıktır ama o da bir yere kadar. İnsan insana iyi gelir. İnsan sohbetlerinden uzak olmanın zamanla ruhsal sorunlar yaratacağını düşünüyorum.

- Kitabın yayımlandıktan sonra bir plan yaptın mı bundan sonra ne olacak, öykü ya da roman gibi? Veya yazmaya oturmadan önce her şeyi kafanda finale kadar kurgulayan yazarlardan mısın?

Çok plan yapıyorum,ama bir de plana uyabilsem, beş on kitabım olurdu şimdi.

 Yazılmış öyküler, yarım kalmış öyküler ve yaz beni diye dürtükleyen öyküleri üç ayrı dosya halinde tamamlamayı düşünmüştüm.  Yolun yarısından fazlasını geçtim. Yolculuğa öyküyle devam etmek istiyorum. Uzun, kısa, çok kısa öyküler yazarak, farklı kurgu biçimleri deneyerek öyküye devam. Romanı hiç düşünmedim. Öykünün büyüsü içinde olmaktan mutluyum.

 Yazmaya başlamadan önce kafamda kuruyor, bozuyor yeniden kuruyorum. Birlikte çok gezerim öykü karakterleriyle. Mekân seçer, olay yaratırım onlarla. Notlar alırım, girişine ve finaline, başına geleceklere dair notlar.  Kafamda olgunlaşan öyküyü deftere ekrana yazmaya başlayınca yoldan çıkan, isyan eden karakterler olur, beklenmedik olaylara karışırlar. Planda, büyük veya küçük değişiklikler olur, bazen de iptal olur, yazdırmaz kendini.  Oyunun kuralı değişir, oyuncu değişir, öykünün başı da sonu da başkalaşır. 

- “Yazarlık işinden para da kazanılmıyor, niye yapıyorsun bu işi?” diye soranlara ne diyorsun?

İflah olmaz tutku.

- Okumak her yazara çok keyif verir, sen de nasıl bu? Yazmanın önüne geçiyor mu okumak?

Yazmanın ilk adımı okumak, ille de okumak. Yazma hastalığına tutulmasaydım daha çok okurdum. Dünyanın her köşesinde geçen hayatların, savaşların, kurulan, yıkılan uygarlıkların arka planını, aşkın bin bir halini okuyarak öğreniyoruz. Dili lezzetli, kurgusu da güçlüyse dokunmayın bana. Yazmanın hep önündedir okuma tutkusu.  Hayatın içinde öğrendiklerim kadar okuduğum iyi eserler besliyor dilimi, hayal gücümü.

Çok teşekkür ederim değerli yazar arkadaşım.

 Bu kapsamlı ve derinlikli sohbet için ben teşekkür ederim.  Detaylı düşünme, sorgulama fırsatı oldu benim için. ZorbaTV Dergi ekibine ve sana kolaylık ve başarı diliyorum sevgili yazar arkadaşım.

.

 

 

 

Adalet Temürtürkan

 1957 yılında Divriği’’ninYalnızsöğüt Köyü’nde doğdu. Ortaöğrenimi Mardin’de, Üniversiteyi Ankara’da tamamladı. Kamu kurumundan emekli oldu. Ortaokul döneminden beri yazdığı şiir defterini kapattı. Öykünün büyüsüne kapıldı.  Öykü atölyelerinde yaratıcı yazarlık eğitimleri aldı.

Ekin Sanat, Edebiyat Nöbeti, Patika, KE, Roman Kahramanları,  Eskişehir  Sanat, Karnaval, Hece, Tükenmez, Çiğdemin Sesi,Altıyedi, Mikroskope dergilerinde,  Öykü  Gazetesi, Yeni Adana Gazetesi, Edebiyat Burada,  Bizim Çağ Edebiyat sayfalarında öykü, söyleşi ve kitap tanıtım/inceleme yazıları yayımlandı.

Şehir Söner Biz Yanarız (Pavyon Öyküleri) seçkisinde Tvist adlı öyküsü yer aldı. 

“Kuyudaki” adlı öyküsü, 2021 Ümit Kaftancıoğlu Öykü yarışmasında birincilik ödülüne değer görüldü ve ilgili seçkide yer aldı.

“Soyka Toprak” adlı öyküsü, Nilüfer Belediyesi’nin, Tomris Uyar anısına düzenlediği 2023 Yılın Yazarı Öykü Ödülü” yarışmasında mansiyona değer görüldü ve ilgili seçkide yer aldı.

“Çoktandır Söylenmemiş, adlı ilk öykü kitabı 2024 yılında H2O Kitap Yayınevi’nden çıktı.

“Bilmediğim dağların Ardındaki Bahçe” adlı öyküsü, Nilüfer Belediyesi’nin düzenlediği, Yılın Yazarı 2025Rıfat Ilgaz Öykü ödülü yarışmasında büyük ödüle değer görüldü ve ilgili seçkide yer aldı.

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.