Emel Koşar İle Röportaj

Edebiyat

Emel Koşar İle Röportaj

 

Konuşan: Semanur Kadim

 

Semanur Kadim: Şair/akademisyen kimliğinizle günümüzde şiir alanında adını duyuran ve kaleme aldığınız eserlerle Türk edebiyatında önemli konumda yer alan bir kişisiniz. Bu noktada şiir yolculuğunuzun nasıl başladığını ve sizi yazmaya iten en güçlü duygunun ne olduğunu öğrenebilir miyiz?

Emel Koşar:Şiir yolculuğum neredeyse okuma yazma öğrenmemle başladı.Beni yazmaya iten okuduğum kitaplar, dinlediğim şarkılar ve izlediğim filmlerdir. İlkokul öğretmenim Abidin Karaoğlu’nun ve orta okuldaki Türkçe öğretmenim Neşe Özener’in yönlendirmeleriyle yazmaya başladım. İlk ve orta okulda şiirler, öyküler yazdım. Orhan Veli’nin şiirlerini tahtaya çıkarak ezbere okurdum. Lisedeyken Reşat Nuri Güntekin’in Yaprak Dökümü’nü oyunlaştırdım, İngilizceye çevirdim ve hâlâ görüştüğüm dostlarım Funda Uysal, Elif Ayaz, Duygu Korkmaz, Özlem Torun’la birlikte sahneledim.

Bilim ve Teknik dergisini heyecanla takip ediyordum. Özellikle zamanla ilgili makaleler ve filmler (Uzay Yolu, Yıldız Geçidi, Geleceğe Dönüş...) dikkatimi çekiyordu. Ansiklopedi maddelerini okumak ve yeni şeyler öğrenmek beni mutlu ediyordu. Okul kütüphanelerinden kitaplarını alıp okuduğum şair yazarların (Dante,Shakespeare, Balzac, Nâzım Hikmet, Reşat Nuri Güntekin, Sait Faik Abasıyanık...) yanısıra satın aldığım kitapları (İnce Memed, YeniHayat, Kara Kitap, Büyük Saat, Ayrılık Sevdaya Dahil, Sevda Sözleri, ErguvanSözler...) da iştahla ve defalarca okudum.

Yeşilçam filmleriyle (Selvi Boylum Al YazmalımHayallerim, Aşkım ve Sen, Mavi Boncuk, Ay Vakti, Medcezir Manzaraları...) ve TRT dizileriyle (Gecenin Öteki Yüzü, Geçmiş BaharMimozalarıKartallar Yüksek UçarÇalıkuşu, AcımakAteşten GünlerBugünün Saraylısı, Yıldızlar Gece BüyürŞaşıfelek Çıkmazı...) büyüsem de üniversitede Bergman, Tarkovsky, Fellini, Kubrick, Hitchcock, Almodovar, Lynch, Haneke,Kieslowski, Angelopoulos, Ömer Kavur, Yavuz Turgul, Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz sonraki yıllarda ise Reha Erdem, Onur Ünlü, Pelin Esmer gibi yönetmenleri keşfettim. Rüzgâr Gibi Geçti, Doktor Jivago, Guguk Kuşu, BabaGizli YüzBir Zamanlar Anadolu’da, Masumiyet, YazgıSen Aydınlatırsın Geceyi bende iz bırakan filmler. Son yıllarda Medici Masters of Florence, MarcoPoloDa Vinci’sDemonsVictoriaSherlock Holmes, HanniballCSI: NYTrue Dedektif, Elementary, LutherMarcellaHomelandBlacklistİz Peşinde, Karanlıkta KoşanlarŞeytan Ayrıntıda Gizlidir, Kanıt gibi tarihî ve polisiye dizileri beğenerek izledim.Son yıllarda Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun Kalamış’taki atölyesinde yazma yapmak, bisiklete binmek ve flamenko beni mutlu etti. Sözcüklerin imgeyle dansını şiirleştiriyorum. Kitaplardan, şarkılardan, filmlerden, danstan beslenerek hayatı tamamlamave iz bırakma isteğiyle şiir yazıyorum.

 

SK: Sizlerle yapılan röportajlardan hareketle şiirin ilhamla ve çabayla yazılan bir tür olduğunu kabul ettiğinizi görmekteyiz. Peki şiirinizi kaleme alırken ilham kaynaklarınız genellikle neler oluyor?

EK:Hayata ve geçmişe dair her şey ilham kaynağım.Şiir; beste yapmak, dikiş dikmek veya yemek yapmak gibi ilham, beceri ve kimya (simya) işi. Sözcüklerin ses değerleri ve bir araya gelişleriyle meydana gelen âhenk bütünlüğü benim için önemli. Çocukken annemi dikiş dikerken vekumaşlarla kalıp çıkarırken izlerdim. Annemle birlikte yemek yapmaya ve pasta süslemeye başladım. Ondan el aldım, diyebilirim. Mutfak benim için mutluluk demek.  Eskişehir’in meşhur Porsuk Çayı’nı, bitmek bilmeyen kışlarını ve okul pikniklerini hatırlıyorum. Radyodan dinlediğimiz klâsik müzik (Mozart, Vivaldi, Beethoven...) ve Türk müziği şarkıları hâlâ kulaklarımda. TRT’deki TSM konserlerini (özellikle Sadettin Kaynak, Avni Anıl, Erol Sayan’ın besteleri) ilgiyle dinlerdim.  Radyo programlarını ve tiyatrolarını da merakla takip ederdim. Dönemin ruhunu yansıtan o âhenk, şiirlerime yansıdı.

Sevgi dolu bir ailede büyüdüm. Çocukken okuduğum masal kitaplarının büyüsüne bana verilen hediyeler eşlik ediyordu. Beni annemin babaannesi Rukiye Hanım’a benzetiyorlardı. Onun gibi modaya ve estetiğe ilgi duyuyorum. Son zamanlarda doğal taş takılara, örgü/telkâri şahmeranlara ve vintage şapkalara merak saldım. Simyayla ilgili kitaplar okudum.Bu bağlamda son yıllarda kaleme aldığım şiirlerimin esin kaynakları müzik, dikiş, simya ve çocukluk dönemi (Mudanya’daki yaz tatillerimiz, anneannemin ışıltılı gece lambası, ilgiyle dinlediğim plaklar[Nilüfer, Kayahan, tango, kanto...], yılbaşı heyecanı, tombala, süsleme, hediyeler...) intibalarım.

 

SK: Okurlarınıza rahat bir dille yazılmış gündelik hayattan bahseden şiirler sunmaktasınız. Ayrıca kendinize özgü bağımsız bir şiir ortamı oluşturarak şiirlerinizi sanat, resim, musiki gibi dallarla beslemektesiniz. Bu kapsamda şiirlerinizi yazarken ön planda tuttuğunuz temalar nelerdir?

EK:Her kitabımda farklı bir tema öne çıkıyor.Mesela Cevher’deşifalı taşlar aracılığıyla varlık felsefesinde ve tasavvufta derinleştim. Varlığı ve varlığın sırrını sorguladığım şiirlerimde, bir simyacı gibi taşların gizemlerini çözmeye çalıştım. Önceki şiir kitaplarımda olduğu gibi ontolojik yaklaşımım ister istemez bu kitaba da sindi. Varlık felsefesi odağında varlığı dolayısıyla insanın kâinattaki yerini/varoluşunu irdeledim. Bu bağlamda Cevher de varlığı/insanın özünü simgeliyor.

Platon, Aristoteles ve Heidegger gibi düşünürler varlık nedir, ne değildir ve gerçek varlık (öz) üzerinde durdular. Platon varlığı duyular âlemi ve idealar âlemi diye gruplandırır. Duyularla algılanabilen her varlık idealar âlemindeki özlerin yansımasıdır. Çünkü gerçek varlık (öz), idealar âleminde yer alır. Aristoteles varlık ve düşüncenin aslında eş değer olduğunu ve ancak gerçek varlığa düşünce yoluyla ulaşılabileceğini savunmaktadır. Nietzsche’ye göre ise varlığın temelinde ahlâkî değerler yer alır. Şiirlerimde, varlığı doğal taşlardan yola çıkarak tanımlamaya ve anlamaya çalıştım. Kendimi ve kâinatı doğal taşlarla (cevher [öz]) şiirleştirdim. Çünkü şiir, benim için kâinatla iletişim kurma biçimi.

Sayıların, renklerin, seslerin ve taşların frekanslarını önemsiyorum. “Ülker Doğumu Fırtınası” şiirimde geçen “369”, Tesla’ya göre evrenin şifresi (varlığın özü). 369 frekansında ses/müzik dinlemenin hayatımı zenginleştirdiğine ve yaratıcılığımı artırdığına inanıyorum. Bu titreşimi/ritmi şiirlerimde de yakaladım.

Ametist, sitrin, inci, yeşim ve kuvars gibi taşların titreşimleri/faydaları/şifaları beni olumlu şekilde etkiliyor. Cevher’de, taşların benliğimdeki izdüşümleri görülebilir. Doğal taşların oluşumları ve tarihleri, evrenin oluşumuyla aynı sayılabilir. Dolayısıyla doğal taşların oluşum/gelişim süreçleri evrenin tarihini aydınlatmakta.

Taşlar, yeryüzünün parçaları oldukları için varlığın da parçalarıdır. Işık saçan, renk cümbüşü taşlar olumsuz enerjileri çeken (Mesela ametist radyasyonu çeker.) şifa kaynağıdır. Işığı kıran ve çoğaltan taşlar zarafetin simgesidir.Taşların hafızaları, çekim güçleri, bilge tarafları ve sembolik/mistik yönleri her zaman ilgimi çekti. Doğal taşların coğrafyaya ve kültüre göre değişkenlik gösteren kullanımları ve şifaları üzerine araştırmalarım ister istemez şiirlerime de yansıdı. İncinin doğurganlığı, yeşimin şifası, yakutun zarafeti şiirlerimi bambaşka bir yere taşıdı. Taşların canlı oldukları inancı ise beni bu konudaki efsanelere yönlendirdi. Gümüşün rengini aydan aldığı ve ayın hareketlerine göre şekillendiği, altının ise rengini güneşten aldığı ve güneşin konumuna göre altın madenlerinin bulunduğu düşüncesi beni büyüledi.

Ana rahmine benzetilen doğal taş madenlerine girilmeden önce lanetlenmemek için izin isteyen ritüellerin yapılması doğal taşların insanlar üzerindeki gücünü gösterir. Cevher de doğal taşların benim üzerindeki etkisini yansıtan bir kitap. Cevher, cevhernâmeleri hatırlatıyor ve şiirlerimin köklerini gösteriyor.

Şeyh Gâlib hayranlıkla okuduğum ve hayal dünyasının derinliğiyle bana ilham veren bir şair. Şeyh Gâlib’in şiirleriyle bezenmiş Cevher, hem ona bir selam hem de onun eserlerine nazire niteliğinde. Cevher’de, doğal taşların ve renklerin sembolik atmosferinde Şeyh Gâlib’inşiirlerinin tılsımıyla geleneğini dönüştürdüm. Divân ve Halk şiiriyle mayalanan şiirlerim doğal taşların ağırlıklarını/ışıltılarını ölçmekte.

 

SK:Akademisyen kimliğiniz ile şair kimliğiniz birbirini nasıl besliyor? Edebiyat alanındaki akademik çalışmalarınız şiirlerinize nasıl yansıyor?

EK:Akademisyen kimliğim ile şair kimliğim birbirini olumlu şekilde besliyor. Akademik çalışmalarım bazen şiirlerime de yansıyor. Birkaç yıldır Lâle Müldür şiiri üzerine çalışıyorum. Müldür’ün şiirlerini mitoloji, kuantum fiziğive simya odağında inceliyorum. Kuantum felsefesi ve simya kendi şiirlerime de sızdı. Bundan memnunum.

 

SK:Yazdığınız eserlerde otobiyografik izler ne kadar yer tutuyor ve okuyucularınızdan aldığınız geri dönüşler sizleri nasıl etkiliyor?

EK:Şiirlerimde yer yer otobiyografik izler olsa da esinlendiğim kadınlar ön planda. Bu açıdan hayatın bütün yükünü sırtlayan ve başkaldıran kadınların çığlığı niteliğindeki Mimoza Yangını çok ilgi gördü. Mimoza Yangını’ndaTarihin Gölgesi: Çiğdem’de Âşık Veysel’in “Çiğdem der ki ben âlâyım/Yiğit başına belayım/Hepisinden ben âlâyım/Benden âlâ çiçek var mı” dizelerini alıntılayarak şiirlerimi onun şiirlerine eklemledim. Kassandra’dan Kösem Sultan’a, Hürrem Sultan’dan Latife Hanım’a, I. Elizabeth’ten Celile Hanım’a siste kaybolmuş gibi görünen kadınların mimozanın simgelediği kırılganlıklarının yanı sıra güce de sahip olduklarını ve “inatçı sis”i geçerek yol gösterici konumuna geçtiklerini dile getirdim. Erkeklerin başına bela oldukları düşünülen kadınların iradesini vurgulamaya çalıştım.

Mimoza Yangını; kusurlarıyla, yanılgılarıyla ve hayal kırıklıklarıyla hayata tutunan kadınların destanı. Destanı söyleyen ve ona destan söylenen kadınların çiçeklenmiş şiirleri. Sen Aydınlatırsın Geceyi filmindeki gibi karanlığı aydınlatan ve duvarlardan geçen kadınların inceliklerinden dem vuran Mimoza Yangını, çiçeklerin mitolojik/mistik sesi.

I. Elizabeth’in ağzından yazdığım “Yıldız Yağmuru”nda, I. Elizabeth’in iktidar uğruna kadınlığını zırhıyla saklamak zorunda kalışını şiirleştirdim. Çünkü seçimlerimiz hayatımızı belirler. Tercihlerimizle bazı şeylere sırtımızı dönmek zorunda kalırız. Toplumdaki statümüz, hayatımıza yön verir. Erkek hükümdarların şöhretini artıran cinsel yaşamları, kadın hükümdarlar için ya yasaklanmış dünya ya da onların tahtta/iktidarda kalış şartlarını düzenleyen bir kişiyle evlenmeleriyle belirlenebilecek ve onları kısıtlayacak alandır. Konumu dolayısıyla kendisine uygun görülen taliplerini beğenmeyen I. Elizabeth evlenmemeyi, kadınlığına ket vurmayı dolayısıyla çocuk sahibi olmamayı tercih etmiş veya tercih etmek zorunda kalmıştır. I. Elizabeth iki ülkeye kırk beş yıl hükmeden bir kadın hükümdar olsa da kendisini yalnızlığa mahkûm etmiştir veya onun hayatının görünen yüzü böyledir. Kösem Sultan ve Hürrem Sultan ise yaşadıkları dönemin en güçlü kadınları olmalarına rağmen iktidar mücadelelerinde erkeklerden hep birer adım geri kalmışlardır. Çünkü saltanatın tarihine damgasını vuran eril güç, kadınların perde arkasında kalmaları gerektiğini dayatır.

Mısralarımda, sinemanın da büyüsünü ve sarsıcı etkisini görmek elbette mümkün. Mahinur Ergun’a ithaf ettiğim “Metcezir Manzaraları” onun aynı isimdeki filminin bende uyandırdığı intibaların ve duyguların mısralara yansımış şekli. Başka bir deyişle okura sunduğum aslında kendi metcezir manzaralarım. Zuhal Olcay’a ithaf ettiğim “Ay Vakti” şiirime ismini veren filmi ise her seyrettiğimde çocukluğuma dönerim. Sinemanın ayna tuttuğu yer, anılarla ve hayallerle dolu bir mahzen. Bu mahzende kısa süre bulunmak bile insanı zamanda yolculuğa çıkarıyor.

Müzik, hayatımın olmazsa olmazlarından. Mozart veya Türk sanat müziği dinlemediğim bir gün benim için yaşanmış sayılmaz. Şiirlerimde, zihnimdeki notalar can bulur. MimozaYangını’nda Safiye Ayla’nın kadife sesine akik sevdalarla bezenmiş bir ses ekledim. Seyyan Hanım’ın hüsranlarına ortak oldum. İhtişamlarını ve zarafetlerini müziğe yansıtan kadınların şiirlerini yazmak onların hayatlarına dokunmak demek.

Mimoza Yangını’nda, her bölümün başında yer alan epigrafların/mısraların şairleri erkek. Bu bir tesadüf değil. Tarihin Gölgesi: Çiğdem’de Âşık Veysel’e karşı çiğdemi, Sinemanın Gölgesi: Nilüfer’de Âşık Çelebi’ye karşı nilüferi, Müziğin Gölgesi: Sümbül’de Karacaoğlan’a karşı sümbülü, Yazının Gölgesi: Nergis’te Nedîm’e karşı nergisi ve diğer çiçekleri şiirleştirdim. Şair erkeklerin çiçeklerine karşı kendi çiçeklerimi okura sundum. Şiirlerimi onların şiirleriyle mayalarken kendi sesimi/üslûbumu korudum. Mimoza Yangını’nda Virginia Woolf’un dalgalarına, Sevim Burak’ın diktiği kıyafetlere, Gülten Akın’ın, Lâle Müldür’ün, Füruzan’ın, Tomris Uyar’ın ve Leyla Erbil’in düşlerine tutundum. Onların mevsimlerinde açan çiçekleri yeşerttim. Onların şiirleriyle kendi şiirlerimin akrabalığını ve onlarla aynı kökten geldiğimizi ifade ettim. 

 

SK: İdeolojinin şiiri zayıflattığını düşünerek her okunduğunda okuyucuya yeni şeyler sezdiren şiirin peşinden gidiyorsunuz. Şiirde yenilik ve gelenek kavramlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

EK:Nağmeye dönüşen sözden yanayım. Çünkü şiir, bana göre insanın sezgilerine hitap eden bir tür beste. Dilin imgeyle birlikte yükselen, zenginleşen, yoğunlaşan ve besteye dönüşen hâli. Gelenekten faydalanarak şiirde yenilik yapıyorum. Gelenekten faydalanan bir şair için en büyük tehlike kendisinden önceki bir şairi taklit etmek (Onun kullandığı sözcüklerle ve imgelerle şiir yazmaktır. Şiirlerinde, onun gönderme yaptığı şairlere gönderme yapmaktır.) ve onun tarzında yazmaktır.“Hocası gibi” şiir yazdığı veya kendi şiirleri hocasının şiirlerine benzediği/benzetildiği için mutlu olanlar bile var. Halbuki elli sene sonra hocaları kalır, öğrenciler/taklitler unutulur. Ayrıca şiirde -özellikle âşık tarzı şiirde- hoca öğrenci ilişkisinden ziyade usta çırak ilişkisi vardır. Ancak bu ilişki de zamanla önemini kaybetmiştir. Her şairin sesi, imge anlayışı, söz dizimi ve geleneğe bakışı farklıdır. Şairin özgünlüğü, gelenekle ilişki kurma şekli ve şiire getirdiği yenilikler onu çağdaşlarından ayırır. 

Yahya Kemal “Mısra benim haysiyetimdir.”, Cemal Süreya“Çağdaş şiir geldi kelimeye dayandı.” der. Ben de poetikam niteliğindeki “Şiir, İçimdeki Ezgilerin Kâğıda Dökülmesidir” adlı yazımda “Şiir geldi, şaire dayandı. Günümüzde şair tek başına var olabildiği için şiirde kurumsal temsiliyete gerek yok.” diyorum, ataerkil şiir ortamına başkaldırıyorum ve tek başıma ayakta durabildiğimi kanıtlıyorum.

 

SK: Son çıkan kitabınız Gülşe “Kum Taneleri, Kar Taneleri ve İnci Taneleri” olmak üzere üç bölümden oluşmaktadır. Kitaptaki şiirleri incelediğimde de “Usturlap, Ukde, Milat ve Camgöbeği” gibi şiirler ve isimleri daha çok dikkatimi çekti. Kitaba, bölümlerine ve şiirlere bu isimleri vermenizin sebebi nedir? Gülşe diğer eserlerinizden hangi yönleriyle ayrılmaktadır?

EK:Gülşe, Fısıltı Ritmi’ndeki rüya şiirlerimi andıran zaman (tarih) temalı bir kitap. Hayat, eşzamanlı olasılıklar yumağıdır. Eşzamanlılık sonsuzluğa doğru giden ve etkileşim içinde olan iki paralel doğrunun asla kesişmemesi ve sebep sonuç ilişkisinden etkilememesidir. Geçmiş, şimdi ve gelecek paralel şekilde ve tek bir ânın içindedir. İnsan zihni zamanı akış (geçmiş, şimdi ve gelecek) şeklinde algılar. Einstein zamanın düz akmadığını, spiral şeklinde olduğunu ve eşzamanılığı (geçmişle geleceğin aynı ânda ve etkileşim içinde olduğunu) savunur. Bu bağlamda gelecek geçmişi etkileyebilir.Gülşe’deki her şiir bir döneme, uygarlığa veya kişiye odaklanıyor ve geçmişi şimdileştiriyor.

Şiirlerimin temelinde “kün fe yekün” ([“Ol” der, o da hemen oluverir] her şey tek bir ânda var/yok oldu.) ve Tesla’nın belirttiği kâinatın şifresi (369: Varoluş: [İnsan; enerji, frekans ve titreşimden meydana gelir.], evrenin kodu/anahtarı. 3: enerji [üç birlik, teklik], 6: frekans [üç kanaldan gelen gücün birleşimi], 9: titreşim [tanrısal alan, tamamlanma]) var.

Şiirlerimde, üç yönde akan zamanın çok boyutluluğunu ve kâinatın altı boyutluluğunu (üçü uzay, üçü zaman) vurguluyorum. İleriye akış, aynı ânın alternatif versiyonları (paralel zaman çizelgeleri), bu gerçeklikler arasındaki geçişleri kontrol eder ve kuantum sıçramalarını ve parçacık davranışını açıklar. Zamanın bükülüşüne şahit olan insan için her şey bir ândadır. Kuantum dolanıklığı, parçacıklar arasındaki gizemli bağlantıdır. Parçacıklar birbirlerini etkiler. Einstein buna “uzaktan ürkütücü eylem” adını verir. İnsan zihni de böyle işler. Gelecek; eşzamanlılıkla, rüyada uzay-zamanın bir ânlığına büküldüğünde gelecek bugüne taşınır.Tesla’nın dediği gibi bedeni/maddeyi şekillendiren kendine özgü frekansta titreşen ruhtur. Beden ölse de ruh (öz) yaşamaya devam eder. Sadece frekans değişir. Gülşe’dezamanı/sözü bükerek kuantum sıçramaları ve eşzamanlılık ekseninde ruhun müziğini (frekansını) şiirleştirdim. Gülşe, geçmişin hikâyelerini, gizemlerini ve kâinattaki olasılıkları taşıyan ruh senfonisi şeklinde nitelendirilebilir. Ayrıca Tevrat, Gılgamış Destanı,Gülten Akın’ın Seyran Destanı;Gülşe’de atıfta bulunduğum ve söze söz eklediğim eserler.

Albert Einstein görecelik kuramıyla kâinattaki zaman, mekân ve hareketin mutlak olmadığını, kişinin hızına ve konumuna göre değiştiğini kanıtlar. Sirius (sekiz, sonsuzluk) dünyaya sekiz ışık yılı uzakta. İnsanın kaderi doğmadan sekiz yıl önce çizilir. Bu sebeple Einstein’ın görecelik kuramı ve Sirius, kitaplarımın (özellikle Gülşe’nin) kaderini çizen bir güç.

 

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.