Gösterişli Yama
Umudun alacaklısı olmayı umuttan çok benimseyenler takımı... Çoğumuzun içinde kaygıyla uyutmaya çalıştığı ses, olmadık zamanda diline doladı olmayanı. Koşarak girdiğimiz düzlüklerden savaşır gibi yokuşlara sürüldük. Artık neresinden dönülse kâra geçmeyeceği her hâlinden belli bir gelecekten güneşli günler devşirmeyi denedik. Yenildiğimizi sandık. Sonra bu vazgeçmişlik hâlinden tiksinti duymak onurumuz, olanı gerçek saymayı reddetmek de çabamız oldu.
Kayıp vermeye değil, kaybetmeye o kadar alıştık ki anlamlar eylemlerin gölgesine düştü. İçimizde açılan boşluklara gösterişli parçalar ararken neyin nereye oturacağını bile seçmez olduk. Amacımız boşlukları doldurmaktı. Biz, en parıltılısını koyacağız diye dar gelen yerleri genişlettik. Doldurmaya çalıştıkça eksilttik. Kendimize hiç benzemeyen yamalarla tamamlandığımıza inandık sonra. Sokakta neşe, evde sancı, akılda kıyamet ve bizden olana yabancı yaşamaya devam ettik.
Ördüğümüz duvarlarda gedikler, yaşadıkça etrafımıza örülen tellerde çiçekler belirdi. Kötülük kadar mucizelerin de hayattan kopuk olmadığını gördük ve her eşikte bir ihtimale tutunduk çocuk yanımızla. Sonra hangi yöne gitmenin doğru olacağını hesaplarken yolu kaybettik. Dümdüz önümüze baksak hasar, yoldan olmaktan büyük gelmeyecekti belki. Yine de abartısı, “hiç yok” hükmüne geçen tedbirlerimizi kurşungeçirmez yeleklerimiz bildik. Yükselttiğimiz duvarlar, istenmeyenin değil, bizim üstümüze yıkılınca da ne yenilgi kaldı ne cengâverlik.
Karanlığı her fırsatta ışığa boğarken geceye taptığımızı söyledik. Kıyı hayalleri kurup devasa çöllere özenirken loş odalarını unuttuk kalplerin. Işıltıya öyle tutulduk ki kaynağının ne olduğu da merak unsurumuz olmaktan çıktı zamanla. Kısa kesilsin de sıramız gelsin diye beklediğimiz cümlelere karşılık anlatacaklarımızın bizimle bile ilgisi kalmamaya başladı sonra. Sanki sözcükler bizi konuşur oldu. Biz ise güçlendiğini zanneden öznelerin kırılgan nesneleri olup yer tuttuk anlatılarda.
Daima şeffaflıktan bahsettik bulandırdığımız sulara. Kırdığımız aynalarda kendi yüzümüzden başka her yüzü aradık. Beğenmediğimiz kurallarına boyun eğerken dünyanın, sesimiz çıkmadı kuralı koyanlar kadar. Dışladığımız ne varsa dışımıza atamadığımız her şeydi. Var zannettiğimizse içimizden kopuk bir yığın ihmaldi. Aklın hazmetmediğinin sahibi, kalbe değmeyenin ulağı rolü
yapmaktan gerçeğin içinde oyunun maskarası, oyunun içinde gerçeğin cahiline dönüştük. Yetişemediğimizi çoktan yakaladığımız yanılgısıyla böbürlenirken yitirdiğimize kulak misafiri bile olamadık. Büyük sözlerden sonra dingin sözcüklere sığınacak kadar saf bir hâlimiz kalmadı. Sözlerde bile şatafatı arayan dilimiz, yazmaya tutuk elimize büyüklendi durdu.
Ne kadar çalkalansa yine de eşitlenmeyen bir dünyanın kiracılarıymışız da ev sahibini ne yapsak hoşnut edemiyormuşuz gibi dağıldık dört yana. Benzer hislerin, benzer yasların ortaklığını göre göre aykırı diller geliştirdik. Düşüncede yavaş, kalpte enkaz ama yaşamakta hakkını verme ısrarına tutsak devam ettik. Eski çerçevelerde özlenen fotoğraflar gibi dokunulsa da hissedilmez oldu varlık. Uyuşan dokular ve karıncalanan adımlar ileri değil, öteye götürdü. Boşluğu el birliğiyle o kadar genişlettik ki sonunda hepimiz içine girip sürekli kamaşan bir parçayı yuva bildik.
Başı dönmüş bir zamanın sözünden dönmüş inançları, yıkılmamış tabuları ve artık önemsenmeyen tutkularıyla kalakaldık. Şiir görünce ceketini ilikleyen bir bilinçten yokuş aşağı giden bir ruhsuzluğa arayış köprüleri yıktırdık. Her şeyden haz duyma bağımlılığını, bir daha hiçbir şeye bağlanmamaya tercih ettik. Sonra aynı sebepten sızlanmak, arınmaktan kolay geldi. Anlam duraksadı, söz çoğaldı, söz kısaldı ama o bir türlü yer edinemeyeni yamalar da tutmaya yaramadı.
Yeni yorum ekle