Meliha Yıldırım’ın Ankaralı Yazarları: İnci Gürbüzatik

Edebiyat

Meliha Yıldırım’ın Ankaralı Yazarları

İnci Gürbüzatik söyleşisi

.

Bir yazarın kendi kitabını satmaya çalışmasını acı verici buluyorum. Ben böyle bir şey yapmam. Çünkü ben yalnız bir yazarım. Benim işim yazmak. Ben pazarlamacı değilim. İ.G.

 

Merhaba,değerli yazar İnci Gürbüzatik.Kitaplarınızla birlikte sizi edebiyatçı kimliğinizle de birçok alanda görüyoruz. Edebiyata verdiğiniz bunca emeği, yoğun sevgiyi neye bağlıyorsunuz?

Yazmam gerektiğinin farkındayım. Görüyoruz, duyuyoruz, düşünüyoruz kara kara çünkü. Kendimi tanıyorum. Önce çalışkan, inatçı, araştırmacı, gözlemci olduğumu söylemeliyim. Estetik hayatımın bir parçasıdır. Becerilerimi, yeteneklerimi,gücümün neye yetip neye yetmediğini, sınırlarımıiyi bilirim. Üretmeyi severim. Çok hobim var. Hem de çok. Aklım yazmak kadar onlardadır da. Kimseyle yarışmam, hırslarım yoktur ama inatçı, azimli, mükemmeliyetçiyim. Tek rakibim İnci’dir. Kendimle yarışırım. Çünkü içinde bulunduğum koşullarda bütün olumsuzluklara rağmen yazabiliyorsam eğer, ben çalışkan, üretken, zamandan zaman çalan bir emekçiyim.Elimdeki malzemenin özü, nasıl bir biçim yaratacak bilir ona göre ya roman ya öykü ya oyun, dramalar ya da senaryo yazabilir dikiş dikebilir örgü örer ya da resim yapar, bahçeyle uğraşabilirim. Bazen bir öyküyü oyunlaştırabilir ya da bir senaryoyu romana çevirebilirim.Bu bana üretme hazzı verir.

Bu arada hiç şiir yazmadığımı, buna cüret etmediğim de belirtmek isterim.

Yazmak görevimdir. Olup bitenlere tanığım çünkü.

.

Yazarken ne hissediyorsunuz? Korku, mutlulukya da hiçbir şeye takılmadan kendinizi o anabırakırmısınız?

Ne yazdığınıza bağlı bu sorunun yanıtı.Nasıl bir dünya görüşüne,nasıl bir insan, tanık olduğunuza,gözlerinize,aklınıza,düşüncelerinize, nasıl bir geçmişe sahip olduğunuza nasıl bir gelecek istediğinize itirazınıza ya da kabullenişinizebağlı. Ben yazdığım hiçbir şeyde eğlenmedim. Neşelenmedim, mutlu olmadım. Acı çektim, hatırladım ya da gördüğümü kabullenmedim, itiraz ederken üzüldüm. Herkese komik gelen, gülümsenen olayların bile derininde hüzün gördüm. Şimdi öfkeyle yazıyorum. Kızgın, üzgün, acıyla. Her gün, her an, her saniye konu fışkırıyor ülkemden. Ben işte sizin soru olarak sorduğunuz, edebiyat dünyasını sarmış ‘hiçbir şeye takılmadan kendini o anın büyüsüne, yazdıklarının romansına kaptıran’ çok ünlü,mutlu, tuzu kuru,uyumlu çok satan zengin yazarlardan değilim. Korku konusuna gelince, korku başka,korkak olmak başka.

Kör tanıklarız. Görüldüğü üzere edebiyatçılardan ‘tıs’yok!

.

- Toplumsal ya da günlük olayları kolaylıkla kurguya çevirir misiniz? Sizinedebiyatçı kimliğinizi de düşünerek meseleyi ele alışınız hayatın akışı içinden süzülüp gelenler diyebilir miyiz?

 

Toplumsal ya da günlük olaylarıtabii ki kurguya çeviririm. Eğer istersem. ‘Bu yazılmaya değer mi?’ sorusunu sorarım önce kendime. Bunu yapıyorum zaten. Ama kurgu ben nasıl istersem öyle olur. Hayatın akışı içinden, benim görüp süzdüklerim, benim gözümden, aklımdan, benim kelimelerimle, benim cümlelerimle benim olur ama sonra o kurgu okunmak için herkesindir. Ben itirazı olan, görünmeyeni görmeye çalışan bir kadın yazarım.

Ah! Bir de onları okuyan, okuduğunu anlayan insanlar bulsak.

 

İlk ne zaman karar verdiniz yazmanız gerektiğine, sizi tetikleyen neydi o dönem?Edebiyat yolculuğunuzu ve kitaplarınızdan bahseder misiniz?

Yazmaya küçük yaşlarımda başlamadım. Doğuştan yazmaya yetenekli çocuklardan değildim. Hatta yazma konusunda bir pırıltı taşıdığım bile söylenemezdi. Yazmak, hele de yazar olmak aklımın ucundan bile geçmedi. Kompozisyon derslerimde bile başarılı değildim. Çok zorlanırdım. O ilk cümleyi bir türlü yazamaz, yazsam bile ardındaki cümlenin sıkıntısını taşırdım. Aslında yazma değil, okuma iştahlı olduğumu fark etmiştim. Ya da bunun yazma yatırımı olduğunu anlamadan okuyordum. Beni şekillendiren, dünya görüşümü oluşturup kendi kendime aydınlanmamı sağlayankitaplarla yazarlarını burada saymam olası değil. Yazmama temel olanın aslında bütün o okuduğum kitaplar, tanıdığım yazarlar olduğunu biliyorum ama asıl etken, üniversitede Tiyatro eğitimi almamdır. DTCF Tiyatro Bölümünü seçmem, hayatımda önemli bir milattır. Sonrasında TRT ye Prodüktör olarak zorlu sınavlar sonunda girmiş olmam da yazmaya başlangıç sayılır. Program metinleri, filme alınan senaryolar, tv filmleri, dramalar elbette kalemimi biledi ama ben onları gerçek anlamda edebiyat saymadığımı belirtmek isterim. Benim için asıl edebiyat öykü, roman yazmakla başladı. Bunu anlamam geç oldu ama ders de oldu bana. Yazdığım senaryoların filmlerini beğenmiyordum. İyi bir senaryodan kötü bir film çıkabileceğinin yaşayarak görüyordum. Yönetmenler kendi kafalarına göre değişiklikler yapıp kişisel ilişkilere dayalı kastlarla yazdığım senaryolarla ilgisi olmayan filmler ortaya çıkartıyor, senaryomdaki yapıyı, özü bozuyorlardı. Yayınlanan 13 bölümlük ikincitvdizi filmimin ardından, bir daha senaryo yazmama konusunda yemin edişim bir anlamda beni edebiyata yöneltti. Şair Salih Bolat’ın yazı atölyesine katıldım, laf olsun diye. Ama laf olmadı. Edebiyatın ne olduğunu anlamam için Türkçemizin önemini kavramak gerçeği ile baş başa kaldım. Prodüktördüm, yıllardır TRT de metinler, senaryolar yazıyor, Türkçeyi iyi bildiğimi iddia ediyordum, üstelik üniversitede Türkiye Türkçesi derslerimi dilbilimci hocalardan almıştım. Ama yazmak için bütün bunlar yeterli değilmiş. Yeniden gramer çalışmaya, Türkçe sözcük dağarcığımı zenginleştirmeye,sözlük taramaya başladım, TDK’ nin tarama sözlüğüyle tanıştım. Türkçenin zenginliğinin öneminin farkına geç de olsa varmıştım. Benim öykü, roman yazmam, görüldüğü gibi öyle hemen bir gecede ‘Bu gece ben bir öykü yazdım ya da ’Bu romanı üç ayda yazdım’, diyen araştırmacıları, sekreterleri editörleriyle çalışan o mucizevî yetenekteki ünlü yazarlarınki gibi olmadı yani. Ben kendi başıma yazdım. Kendi yağımla. Derin bir yalnızlıkla. Derdim vardı onu yazdım. Hepimizin derdi olan derdimi yani.İki öykü kitabım, üç romanım, iki çocuk kitabım var. Basılmayı bekleyen iki öykü dosyam, bitirmek üzere olduğum iki de bekleşecek roman. Birini bile isteye yayınlatmayacağım. Basılsın derdinde, telaşında değilim. Bu benim için huzur işte. Senaryolarımı, dizi filmlerimi, eğitici kısa dramalarımı, belgesel film metinlerimi saymıyorum çünkü dedim ya onları edebiyat olarak sınıflandırmıyorum. Bu farkı uzun uzun anlatabilirim ama edebiyattan söz edeceksem öyküler, romanlar, işte onlar edebiyat derim ben.

Haa bir de ‘edebiyatın çöplüğü’ var. Hatırlatmazsam olmaz.

O çöplüğe gitmeyecek, kalıcı olanlar edebiyat.’

.

Yazmayı hayatın içinde istediğiniz gibi düzenli bir şekilde yapabiliyor musunuz? Yoksa gündelik telaşlar yüzünden yazamamak moralinizi bozuyor mu?

Gündelik telaş, rutin içindeki kadın yazar olmak moralimi bozuyor elbet ama bu bana zevk de veriyor. Zoru başarmanın, zamanı ele geçirmenin zevkini.  Mazoşistçe belki ama zorda yazmanın önemini, verimini biliyorum. Zaman hırsızı oluponu kovalamak, ondan dakikalar saatler çalmak çok değerli çünkü.Yazmaya başladığımdan bu yana hiç ara vermeden hep yazdım…Yazıyorum da. Zamanla anlaşmam yoktur. Her fırsatta en olmaz koşullarda, durumlarda esrik bir biçimde zaman yaratıpyazarım. Mutfakta, Kıyma kavururken, ocağın altını kısar iki dakikalığına bile olsa bilgisayarımın başına geçer aklıma takılan o cümlemi düzeltebilirim. Sabah altıda kalkar, kahvaltı zamanına kadar üç saat soluksuz yazar, çalışır çalışırım. Aralarda araştırmamı, okumalarımı yapabilir, bütün o domestik ev hallerinin üstesinden gelmeye çalışırken bile yazarım. Evimin bir düzeni vardır, sosyal ilişkilerim, etkinliklerim, korurum onları.24 saat yetmez bana.Ama…İşte bu ‘ama’ çok önemli. Bazen öyle çok yazma isteği içinde olur da zaman bulamam ki çaresizlikten bunalırım. Moralimin bozulduğu böyle günlerim çok oldu. Hem de çok. Yazarken bölünmek istemediğim böyle günlerimde, bıraksalar aç susuz günlerce yazar, yazarım ama ben hiç şöyle kendime ait bir odada kendime kapanıpgünlerce yazmadım. Yazamadım. Etrafımda ne beni pışpışlayan birine bir sekreter, yardımcı, yayınevine editör ne fikir danışıp tartışacağım biri oldu.Yalnızyazdım hep.Yalnızlık belki de hem benim hem okurlarım için.

Çocukluğunuz, ilk orta lise üniversite, iş hayatı ve devamı derken, Ankara’nın sizin için özel bir anlamı var mı?

Ankara benim çocukluk ülkem. Gözümü açıp ilk keşiflerimi, her şeyi ilk öğrenişlerimi ben Ankara’da yaptım. Sanat yuvasıdır. Tiyatroları, Sinemaları, Opera, Balesiyle, Müzik festivalleri CBSO’daki unutulmaz konserleri, sanat galerileriylebeni büyüten, eğiten, karakterimin oluşmasında etkin olan estetik bir kültür yuvasıdır. Cumhuriyetimizin, başkenti, demokrasimizin kalbi, ulusumuzun yuvasıdır Ankara. Ona çok şey borçluyum. Vefa, minnet duygusu hissederim hep. Misket Romanım, benim Ankara’ya olan minnetimin göstergesidir. Tam tahmin ettiğim gibi ‘Çocukluk Ülkem’ dir Ankara ama çocukluk evlerim mahallelerim o sokaklar o ruh artık yok. Tarihin izi silindi çünkü.

İyi ki yazmış belgelemişim. İyi ki.

Öykü ve romanlarınızda ele aldığınız konularda bireyin kendisinde bir şeyler bulduğu, insana dokunan, kendi sıkıntılarını düşünme fırsatı veren bir taraf var.

Bunun nedenini neye bağlıyorsunuz?

Ortak sorunlarımıza. Dertlerimize, kapanmayan yaralarımıza, acımasız hayatımıza, duyup gördüğümüz haberlere, yaşadıklarımıza, ortak dertlerimize, çaresizliğimize, seyirci oluşumuza bağlıyorum. Gerçeğe, insan yaşamının gerçeğine, benim adilden, adaletten, doğru, iyi güzelden yana oluşuma.Acımasızlığa, bilinçle yok edilişlere. Adaletsizliğe, vicdanın yitirilişine, tepkisizliğe. Daha sayayım mı?

.

Yazmayı istediğiniz, ancak zamanının gelmediğini düşündüğünüz için beklettiğiniz konular var mı? Ya da bunu hemen anlatmalıyım, deyip yazar mısınız?

İlk soru ya yanıt vereyim, yok. Çünkü yazmak istediklerimin hepsini yazmaya başladım. Kapasitemi, koşullarımı kalan zamanımın azlığını biliyorum.Ne yazmak istiyorsam başlamış ya da yazmış bitirmişimdir. Dedim ya iki romanım bitmek üzere ama birini bilinçli olarak yayınlatmayacağım ve daha da roman yazmayacağım. Zaman izin verdikçe yazmayı sürdürebilirim. Ama hiç belli olmaz, bir olay durum, acımasız bir konu pat diye çıkıp kışkırtabilir beni. Bakarsın yazarım. Hiç aklımda olmayan böyle ani bir olayı yeni öyküleştirdim, yayınlandı bile. Yazılacak öyle çok konu var ki.

Türkiye’de konu sıkıntısı çekmek olası değil.

Sizinle ilk defa 2013 senesinde Uluslararası Ankara Öykü Günleri Derneği’nde tanıştık. Sizi kendime hep örnek aldım. Benim ustam, hocam, çok sevdiğim edebiyatçı arkadaşım oldunuz. Yıllar içinde neler gözlemlediğinizi bize anlatabilir misiniz?Türk Edebiyatı’nda sizin için değişen ne oldu? Ya da her şey aynı mı?

Bu soru derin bir konuyu içeriyor.Birkaç cümleyle geçiştirilemeyecek kadar önemli.Türk Edebiyatı çok karışık, benim için artık çok şaşırtıcı. Değişim müthiş. Merakla izliyorum.Çünkü artık yazarlar, egosunu tatmin edecek övgülerle, pazarlamacıların neon ışıklarıyla parlatılıp market stantlarında ürünmüş gibi pazarlanıyor. Sanat için değil, para için edebiyattan söz ediliyor. Yazar koçları,mentörler, hayalet yazarlar, yayınevleri türedi,‘yazdıklarını getir biz düzeltir, yayın evi de buluruz, kitaplaştırır parlatır pazarlarız da’ çağırılarıyla hizmet sunuluyor artık. Ha asıl ‘Yapay Zekâ’ları var yazarların. Sağ olsunlar anında imdada koşuyorlar. Proje üretim merkezleri pıtrak gibi yazar üretirken, yazar ajansları da ayrıca bizi şaşırtıyor. Gerçek anlamda eleştirinin olmadığı, edebiyatın mafyalaşıp çeteler, çemberler oluşturduğu, tekelleştiği acımasız bir ortamda üstelik de onlar çoğalır güçlenirken, sesini duyurmaya çalışan yazarlar için de yazmak bir işkence bir sancı.  Yazmak benim için haksızlık, adaletsizlik karşısında sesimi duyurmak, paylaşmak, yüksek sesle konuşmak, ben de varım, benim de sözüm var diyebilmek. Yazarken yaşadığım yapayalnızlığı, baş kaldırıyı okurumla paylaşabilmektir. Evet yazarken belirsizlik yüzünden acı da çekiyorum. Mazoşistçe bir acı bu. Acıdan hazyani. Yazmazsam ölmem ama ölmeden yazmam gerekenler var. Belge bırakmalıyım geleceğe, sağlam belgeler. Her insanın bir hikâyesi var çünkü. Bakanın değil görenin hikâyesi. Allanıp pullanmış, çevresi donanımlı yazarlara inat yazıyorum. Çünkü haksız rekabetin olduğu edebiyat dünyasında kalıcı olmak gibi bir derdim var. Unutmayalım edebiyat dünyamızda görmezden gelinme de bir şiddet biçimi. Edebiyatımızın Olimpos’undaki erkin yaptığı yani. Bakıyor görmüyorlar, gözlerini yumuyorlar. Bilinçli ama bu. Bekleyip göreceğiz çünkü sistem bastırırken toplum mühendisliğinin mimarları çok çalışkan. Algı operasyonlarından söz ediyoruz artık.

Pek çok yazar gibi yalnızım tabi. Hem de yapayalnız. Bu muhteşem bir şeydir. Tercih edilmiş bir yaşam biçimi çünkü. Yalnızlık kimsesizlik değildir benim için. İstediğim an kalabalığa karışabilirim. Bodrumda yaşadığımı hatırlatmak isterim.

Burada her gün her saat karnaval var.

Günümüzde sayıları gittikçe artan yazma atölyeleri var. Amacı yazmak isteyene bir şeyler öğretmek olan bu atölyeleri de düşünerek, sizce yazarlık bu şekilde öğrenilebilen bir şey mi, yetenek ne kadar önemli?

Yetenek önemli ama yazmayı dert edinmek ondan daha önemli. Yazmaya istekli olup çok çalışmak önemli.Bedel ödemek önemli.Atölyelerde öğrenilebilen,öykü yazmanın ciddi önemli bir eylem olduğu, tekniğidir. Ama ya içerik?Ne anlatılacağı, onun nasıl anlatılacağı o hünerin nasıl kazanılacağıdır.İsteyen herkes yazıyor artık.Yazmak güzeldir.Tarihe not düşmektir ama önemli olan kalıcı olmak.

-Günde kaç saatinizi yazmaya ayırıyorsunuz?

Bir kadın olduğumu, anne, eş sorumluluklarım olduğunu, sosyal yaşantımı, edebiyata dair ilgi etkinliklerimi, yönettiğim kitap kulüplerimi ve o asla kaçamadığımız domestik ev işlerini de hesaba katarak bu soruya yanıt verirsem, en az üç net, verimli saat, diyebilirim. Sabahın kimsesiz saatleri benim yazı saatlerimdir. Geceleri zorda kalmazsam çalışmam. Çalışırken müzik de dinleyemem. Günün diğer zamanlarında her fırsatta masama kaçar yazmaya otururum.

- Çok okudukça ve yazdıkça kendinizi daha yalnız hissediyor musunuz? Yalnızlaşmayı nasıl görüyorsunuz?

Tabii ki çok okuyorum, hatta okuduklarımı bir daha okuyorum. Öyle önemli kitaplar, yazarlar var ki. Çünkü kitap kulüpleri yönetiyorum, böyle olunca okumalarım didik didik yapı bozucu çözümlemelerle, derin araştırmalarla, kitap izi sürerek oluyor. Bu çok öğretici elbette.

Yazmak için okumak, beslenmek gerek. Yalnızlık bu noktada çok önemli.

Okurken de yalnızım, yazarken de.

 Ama zaman zaman umutsuzluğa da düşüyorum. Edebiyatın bu haksız rekabet ortamında, eğer ‘İstanbul’da değilseniz, taşradasınız.’ zihniyetine sinir oluyorum. Gözünüzün içine baka baka görmezden gelinmek, sesinizin duyulmaması acı verici. Kimlerin neler yazdığını okuyor, biliyor, değerlendiriyorum. Ama bulunduğu yeri hiç de hak etmeyen yazarların pırıltılı varlığı acı veriyor bana. Edebiyatta da mafyalaşma olduğuna, gücün bazı ellerde olduğuna, toplandığına tanıklığımız var.Pompalanan, pohpohlanan, kanal kanal gezip de beş para etmeyen kitaplarını mal gibi satan yazarlar, herkes gibi, beni de düşündürüyor. Yalan söylüyorlar, kitap tanıtım yazılarında, eleştirilerde ikiyüzlüler. O tür yazarlar, kitaplarını peynir ekmek gibi satarken, okurları kandırıyorlar. Kimse bunu sorgulamıyor. Bir edebiyat toplantısında bir kadın yazarla tanıştım. Kendisini tanımıyordum. İlk kez kitap yazmış sanıp öylesine bir gafla sorduğum bir soruya, benim 67 kitabım var dedi. Bayılıyordum. Ne gaf ne cahillik benimkisi. Bir başkası da kartını verdi. ‘Yazar’ yazıyordu adının altında.

“Kitaplarının adını da tek tek yazsaydın bari” dedim içimden. Durum bu. Çok parlak, çok ünlü yazarlarımız var birden parlayan, sonra yok olan. Kitap fuarlarında önünde onlarca metre kuyruk olan yazarlar gördüm. Ürktüm. Hakkında övgüler düzülen yazarlar gördüm kitabını merak ettim aldım çöktüm. İlk cümlesi, kitabın daha giriş cümlesi bozuk kitaplar gördüm güldüm. Eleştiriye tahammülsüz yeni yetme yazarlar gördüm, utandım.

Bir yazarın kendi kitabını satmaya çalışmasını acı verici buluyorum. Ben böyle bir şey yapmam. Çünkü ben yalnız bir yazarım. Benim işim yazmak. Ben pazarlamacı değilim.

Yalnızlık tercihimdir.

Kitabınız yayımlandıktan sonra hemen yeni bir plan yapar mısınızbundan sonra ne olacak diye?

Yapardım ama artık yapmıyorum. Projeler uçuşurdu kafamda. Hala uçuşuyor. Benden başka kimsenin yapamayacağını bildiğim bana özgü projeleri ne yazık ki bilinçli olarak gerçekleştirmeyeceğim.

Elimde neredeyse bitmiş iki roman var.Birini yazarken içinden bana göre önemli, ilginç bir konu dal verdi.Onu yazmakta olduğum romanda harcamak istemedim. Çıkartıp ikinci bir romana dönüştürdüm. İlki bitti sayılır. Diğeriyle oyun oynuyorum. Bıraksam daha da uzayacak daha da ballanacak ama kararlıyım daha uzatmadan konuyu kesip final yapacağım.

 

Sonrasında sözüm var daha da roman yazmayacağım.Çünkü ilk çalışmam çok acı verici, mazoşistçeydi.Yazdıklarımın yayınlanabileceğini de düşünmediğimden bitirsem de yayımlatmayacağım. Ben öldükten sonra çocuklarım isterse yayınlatabilirler.Okurlara güvensizliğimden kaynaklı bu kararım. Ama ikincisini yayınlayacağım çok ilginç bir çalışma çünkü bir örneği de sanırım yok.  Bu iki romandan sonra bir başkasını yazmayı düşünmüyorum ama öykü yazmayı sürdürebilirim. Çünkü, dedim ya her yerden ‘yaz beni’ diyen öykü fışkırıyor ülkede. Oyunlarım da ölü. DT’ de edebi kuruldan geçmiş öylesine bekleyen oyunlarım da ölü oyunlar. Çekilmeyen senaryolarım ödüllü de olsalar ölüdür. Yazdıklarım mezarlarında bekleyedursun.Bakalım, zaman o ölülere ne gösterecek?

 

Yazmaya başlamadan önce her şeyi kafanızda finale kadar kurgulayan yazarlardan mısınız?

Evet onlardanım. Kararlı. Ne yazacağını bilen amacı, finali belli bir yazarım. Dramatik yapıyı iyi bilirim. Çatının dramatik yapısını sağlam kurmak, karakterleri, zamanı, atmosferi iyi oluşturmak gerekir. Gerisi yazarın hüneridir işte.Yani benim karakterlerim alıp da başını kendi kafasına göre gitmez. Karakterlerim karakterlidir.

 

Çok teşekkür ederim değerli Edebiyatçı, Yazar İnci GÜRBÜZATÜK. Ülkemizin sağlam duruşlu, güçlü kalemi benim de sevgili Hocam.

 

.

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.