Bir Köy Bilgesi İrez Ana

Öykü

Çiçekler, Kuşlar Üzerine
ve Bir Köy Bilgesi
İrez Ana

Prof. Hasan Pekmezci

zorbatv

Belli bir zaman sonra “neden, niçin yaşıyorum, yaşamımın içinden-dışından, önünden arkasından neler gelip geçti; veya ne yapıyorum, niçin yapıyorum,  yaptığımın altında üstünde neler var” gibi sorular sormaya başladı; kendi kendine, pek çok insan gibi. Yaşamına, yaptığı işlere ilişkin kurcalamalar içine girdi-çıktı, anıları eşeledi durdu. Bu düşüncelerle günü ve geçmişi çeşitli boyutlarıyla irdelemenin yanında, özellikle tutku alanı olan resim konusunda yaptıkları ve yapmakta oldukları gözlerinin önüne seriliverdi: “İnsanlarımız” dedi bir uzun süre. 1960’lı yılların ikinci yarısında başlayarak: Yığınla insanlar. Sonra 1980’lerde bilinen ve bilinmeyen gizil güçlerin yarattığı karmaşanın birbirine kırdırdığı “insanlarımız üzerine” resim diliyle öyküler düzenledi. “Mavi Giysili Ben” resimleriyle de yaşamının masallarını. Masalını dinleyemediği anasızlığının öyküleri. Bir süre “İnsanın ümüğünü sıkan, nefesini, göğüs kafesini cendereye alan, araca gerece tutsak eden; açık ya da kapalı olması pek fark etmeyen sıkıcı-bunaltıcı “Kentsel Yaşam” resimlerini. Uzunca bir ilgi ile zamanlı-zamansız, usuna düştükçe, duyumsadıkça kafesli kafessiz,  “Kuşlar ve Çiçekleri”, kendi yaşamıyla özdeşleşterdiği “Gülhatmileri” resimledi durdu. 
Böylece elli yıla yaklaşan resimleme tutkusu içinde birçok konu ile uğraştı-didişti kuşkusuz. Çoğunun güncel duygu yoğunluğu içinde ya da yakın geçmişte yaşananlarla bağlantılı, dumanı üstünde nedenleri, açıklamaları vardı. Duygusal etkiler, yaş dönemleri içselliğinin getirdikleri, özentiler, masalsı hayaller, toplumsal çalkantıların ve düşünsel fırtınaların etkin uyaranlığı içinde boyananlar, çizilenler, karalananlar. 
*
Kıt resim malzemeleri, zor bulunur boya tüpleri ile arkadaş olduğu; dertleştiği, onlarla dere boylarında, bahçe kenarlarında yeni dünyalar kurduğu günlerden. En baskın olarak ilgilendiği, çok uzun yaşam dilimine yayılan ve aralarla, atlamalarla gidip gidip geldiği; “bu konuyu niye çok sevdim de, bunca yıldan beri üzerinde yoğunlaştım” diye sorguladığı   “Kuşlar ve Çiçekler” konusu daha başka çağrışımlar yüklüydü onun için. Anıları, yaşam ilişkilerini karıştırdıkça, kimliğine, kişiliğine damga vuran pek çok “İZ”in altından bu konuda da çocukluğu çıktı: Genel psikolojik sorgulamaların hep bu kapılara çıkması bu yüzdendir zaten. Çocukluğunun; o karma karışık yıllarının; hızla akıp giden, nasıl gittiği, ne zaman geçtiği anlaşılamayan; zamanın örtüleri ve kıvrımları arasında gizlenmiş anıları. Körpe kavak ağaççıklarının gövdelerine hoyrat ellerin kazıdığı harfler ve çizikler vardır: Başlangıçta belli belirsiz, cılız çizikler, önemsiz gibi görülüveren. Ayşe’yi, Fadime’yi yazan tutkunların izleri. Aradan yıllar geçince, kocaman çatlaklarla-patlaklarla dolu yarıklar haline geliverir bu çizikler. Gövdenin bazı yerleri hala pürüzsüzlüğünü koruma mücadelesi verirken buralar çoktan teslim olmuşlardır kaderlerine. Çocukluk izleri de böyledir: Çoğu zaman yıllar geçtikçe büyüyen, özlemi, acıyı, tutkuyu, sevgiyi sevgisizliği kat be kat yoğunlaştıran. İliklerine, hücrelerine işleyen çocukluk anıları. 

**
Gocanasının anasının, yani nenesinin yanında kaldı, bir zamanlar, 5 yaşından sonra; yaşamın ona hazırladığı olumsuzluklar ve zorunluluklar içinde. Yaşlı, bilge bir kadının arkadaşı, onun söylediği gibi “evinde, yanı başında bir can, bir nefes”.  Beli bükülmüş, kim bilir ne badireler atlattığından; belden üstü yere paralel yürüyen nenenin... Çok şey bilen, çok az ve öz konuşan, konuştuğunda herkese kendisini dinleten; çoğu insanın çekindiği, onu görünce yolunu değiştirdiği köy bilgesinin can yoldaşı… Bir Anadolu köyünde, erkek egemen bir kültürde çocuklarının eşinin değil; “İrez’ın Hüsin, İrez’ın Aşa, İrez’ın Hatma” diye,  onun adıyla anıldığı tipik bir anaegemen aile örneği. Bu yüzden  eşinin kim olduğunu, ne yaptığını, yaşayıp yaşamadığını çoğu köylü bilmediği gibi, merak da etmemiştir. Yine kimsenin tam olarak bilmediği ama görenlerin yüz yaşının çok üstünde sanabileceği buruş buruş incecik bir yüz; bilinmeyen yaşının onca yükünü taşıyormuşçasına büzülmüş, kavrulmuş, küçülmüş bir beden. Tüm bunlara rağmen bağ-bahçe dendi mi diriliveren; iki büklüm vücuduna, eline aldığı sopasını destek yaparak yürümeye başladı mı…   Arada bir yol kenarlarındaki ağaçlara belini dayayıp doğrulmaya, dik durmaya, dinlenmeye çalışarak, soluğu köyün çok uzağında alıveren. Hemen her gün dur durak bilmeden, acılar çektiği sezilmesine rağmen sızlanmadan, komşu köylerin sınırında bulunan bağlarına kadar gitmekten geri kalmayan. İşe ve yaşama tutkuyla sarılı bir yalnız kadın. Bağda, bahçede de her saat kıvır kıvır, hareketli, çalışkan. Her gün mutlaka bir şeyler yetiştirecekmiş gibi istekli. Yardımcısı, can yoldaşı, arkadaşı olarak onu, yani torununun çocuğu olan küçük arkadaşını da her gün, dağ-bayır, kan ter içinde peşinden koşturan. 
*
Köy gençlerini “zırang, zırang gezecenize enstüye gidin, okuyun; gazık gibi herif olacanıza, adam olun” diyebilecek kadar açık sözlü, yönlendirici, okumaya meraklı köy aydını. Ondan o kadar çok şey öğrenmişti ki farkında olmadan; beynine, içine, iliklerine işleyen. Kendini, yaşam serüvenini sorguladıkça anlıyordu bunları zaman içinde. Şu nimete bakın, bilinçaltına yerleştiğinden midir nedir, bir zaman sonra onun bütün köy gençlerini yönlendirmeye çalıştığı “enstü” dediği okulda okuma şansı buldu o da. Pek çok köy çocuğunun kurtuluş kapısı, gerçek anlamda nimeti olan İvriz Köy Enstitüsü, sonraki adıyla aynı atmosferin devam ettiği altı yıllık yatılı Öğretmen Okulunda. Öyle okuma aşkı veren bir okul sistemi ki içine aldığı gençlerin bütün duyularını, benliklerini saran; kimliklerini oluşturan. Akıllarını, beyinlerini, duygularını, inançlarını, ideallerini kimsenin güdümüne bırakmamayı, kimsenin esiri olmamayı yaşam ilkesi sayan. Dahası bunu temel ahlak kuralı haline getiren. İnsan olmanın, kendi akıllarını kendilerinin özgürce kullanmaları ile mümkün olabileceğini özümleten, kavratan. Abartı değil, duygusallık ya da bir romantizm hiç değil. Yaşamasının ve bugünkü yaşamının temeli olduğu gibi; onunla birlikte binlerce gencin yaşam çizgisini yönlendiren gerçek bir eğitim ve kültür yuvası. Ondan önce kim bilir kaç kişi İrez Ana’nın sözü ile bu enstitüye gitmiştir, kaç kişi köy çobanlığından, eğiten, aydın insan statüsüne taşınmıştır?
**
Evinin sol yanında, evin boyu kadar küçük bir bahçesi vardı; bahçesinde de sadece ve sadece çiçekler. Köylük yerde bahçe dendi mi domates (gavete), büber, baldırcan, fasille, marıl, dereotu gibi sebzelik yeri akla gelse de bu bahçe sadece çiçek bahçesidir; İrez Ana’ya göre, seçilmiş, ayıklanmış.  

zorbatv

Sümbüller çeşit çeşit. Karanfiller renk renk. Süsenler beyaz, yeşil, eflatun, sarı cümbüşü. Patlamaya-açılmaya hazır süsen tomurcukları; can veren yeşilin içinden fırlayacakmış gibi. Sümbülü, karanfili süsenleri bu bahçede tanıdı ilk kez o. O gündür bu gündür sümbül tutkusu ta buralardan gelir.

Bağlara gittiklerinde gözleri doğadaki bitkilerde, çiçeklerde olduğundan sapsarı çiğdemler bulur getirirlerdi birlikte; dağlardan, tepelerden. Çocuk haliyle  bile kökleri kurumasın diye etrafındaki geniş toprağı ile kazdığı ve topraktan toplar yaparak köye taşıdığı. Elleri yara bere içinde kalırdı bu yüzden.  Uzak dağların havasını bahçesine taşımak, İrez Ananın yüreğini zenginleştirmek için. İncitmeden, kurutmadan, öpüp koklarcasına yerleştirirlerdi yeni mekânlarına çiçekleri ve çiğdemleri. Onun her zaman görevi olan  “can sularını” vermekten haz aldığı bir ritüel. Diktiği her çiçek, her bitki tutar, kurumadan, hemen büyümeye başlardı. İrez Ana her zaman yanı başından ayırmadığı onu da ortak ederdi bu tutkuya, bu serüvene. Üstelik yardımlarına muhtaçmış, o olmasa bunları yapamazmış gibi bir sezdirme içinde yapardı bunu. Her yardımını, her yaptığını, beğenir ve sadece ölçülü bir gülümseme ödülü verirdi ona. İkisi arasında “Ne güzel işler yaptık, değil mi can yoldaşım” der gibi sessiz, sözsüz bir oyun... 
Bağları, bahçeleri vardı köyün uzaklarında. “Bınarbaşı yolunda, Uludere’de, Akdaş üstünde”. Birlikte oralara giderlerdi, birer ikişer gün arayla. Bağları kontrol etmek, kuyu veya dere kenarlarındaki bahçede ekili gavete, büber, baldırcan, fasulle, lahana, pırasa evleklerinin, çizilerinin otlarını yolmak, onları sulamak, olgunlaşanları toplamaktı işleri bir yandan. Topladıkları öğle yemeklerini oluştururdu çoğu zaman. Minik baldırcanları, pırasaları, yeşil soğanları, büberleri, kızarsın, kızarmasın gaveteleri doğrar, tuluk çökeleğiyle birlikte katık ederlerdi yufka ekmeklerine, çoğu köylülerin yaptığı gibi.

Her bağının içinde değişik yerlerde ceviz, erik, armut, elma gibi ağaçları vardı İrez Ana’nın. “Çoluk çocuğun gözü onun bunu bağında-bahçasında kalmasın” diye her çeşitten meyve dikilir, gelenek olarak. Köylük yerlerde küçücük bir bahçede bile iyi kötü birkaç çeşit meyve ağacı mutlaka bulunurdu bu yüzden.  
Ağaçların dipleri gölgelik olduğundan, üzüm, ekin, sebze istendiği gibi olmaz, çoğu otluk olarak kalır, genellikle bütün bağlarda. Ama İrez Ana’nın bağı öyle değil: Ağaçların üstleri meyve, altları çiçek bahçesidir. Niye boş, kıraç kalsın ki! Bu yüzden İrez Ana’nın bağlarında bütün ağaçların dipleri özenli bir çiçekliktir.   Çeşit çeşit üzümlerin bulunduğu bağların içinde ağaçlar, ağaçların altları çiçeklik. Bahçe işleri biter bitmez, oradan, buradan kan ter içinde tek tek taşıdıkları taşları ağaçların altlarına daire şeklinde dizer, aralarını çiçeklerle doldururlardı ikisi. Bir yanda üzümler, meyveler, bir yanda çiçekler.
 
İrez Ana’nın elinde bir çapa, bir de onun. “Şurayı gaz, şuraya daş diz, şuraya dik, aman gırma, aman ezme, solucanları ezme: Bak orada solucanlar var, aman çapa solucanlara gelmesin. Dibini iyi sıkıştır fidelerin, iyi sula. Bir dene daa, bir dene daa şuraya”. Akşama kadar işleri güçleri çiçekler, süsenler. Bağın taa aşağısındaki dereden, orada olmazsa dere kenarındaki kuyudan helkelerle/kovalarla ve onun incecik kollarıyla taşınan sularla dikilen süsenler. Hiç kızmadı bu yüzden inanın, nenesine: Onu yorduğunda, küçücük ellerinin her yanı su toplayan kabarcıklarla dolduğunda; çiçeklerle, böceklerle, ellerinin arasındaki toprakta kıvır kıvır dolaşan solucanlarla dost eylediğinde. O yaz güneşinin, İrez Ana’nın kemiklerini ısıttığında, ama onun boynunu ve kepçe kulaklarını kabuk kabuk yaktığında bile. Çünkü bir süsenleri çok severdi;  bütün kuşları çok severdi ama bir de onu. Dört gözle bekledikleri süsenleri açtığında yine ikisi birlikte sevinirlerdi, çevrelerindeki, başka insanlardan farklı.  Onun bütün sessizliğine rağmen, gizleyemediği çığlıkları yankılanıverirdi bağın her yanında çocuklar gibi: “Amanini yavrılarım açmıııışş”  Sevincini açıkça belli ettiği durumlar belliydi: Kırlangıçlar onun evinde yuva yaptığında çok sevinirdi, yani kuş dostları geldiğinden;  O da  nasıl sevinir, nasıl mutlu olurdu bilseniz: Çünkü  onun bütün arkadaşları ve belki de bütün oyuncakları yalnız süsenleri, sümbülleri ve  kuşlarıydı.  

Bu çiçek konusuna biraz daha dalmak gerek anılara girip çıkmanın hüznü ve iç kıpırtılarıyla. 
Onların köyünde susam veya süsen derler sadece. Kimi yerlerde süsen, kimi yerlerde de nergis, zambak denir. Oysa köyde nergisler ayrıdır; dağlarda-tepelerde açık eflatun renkli ve küçük otsu bitkilerdir, çiğdemler gibi. Uzun, kama gibi yaprakları ve bu yaprakların arasından çıkan uzun saplarının ucunda ebrulu mor, eflatun renkleriyle kocaman mor çiçeklerin adıdır süsen-susam. Bilinen susam bitkisi ile ilişkisiz bir ad. Bir de açmaya hazır, kuş ağzı gibi yeşillerin arasından çıkan mor konik tomurcukları. Henüz açmamış kat kat yaprakların oluşturduğu sert bir tomurcuk. Bugün bile elini süsenlere değdiğinde ıslak, kadife gibi yumuşacık bir duygu ürpertiverir onu. Hele tomurcukları: Mor bir kalem ucu gibi yaşamı delmeye hazır. Nerede görse bir dost yüzü gibi,  ta yürekten sarsılır, anılara taşınıverir elinde olmadan. Bu yüzden hep hayal etmiştir; “bir bahçem olursa her yanını susamlar-süsenler, nergisler, sümbüllerle dolduracağım” diye. Sümbüller ki morlu, pembeli, eflatunlu, beyazlı; salkım salkım. “Bir bahçem ki sadece çiçek dolu olsun, bir de İrez Ana’mın bağı gibi iyi kötü birer çeşit meyve fidesi”. Daha nice hayalleri vardı, çiçek üstüne, kuş üstüne. Bağ üstüne var ki silme kiraz ağaçları ile çepeçevrili bir bağının.   Ereğele üzümleri: ince kabuklu bile değil, neredeyse kabuksuz. Yemeden kokusu hissedilen. Ya kapkara üzümleri: “Ciroğlu Memet Dayının; erik gibi,  iki tanesi ağzını dolduran ve de kocaman kocaman, koyu kırmızı kirazları”. Uzak ya da yakın; bir özlem, ulaşılmaz değil elbet; tutku bu.

*

zorbatvÇiçekti bu öykünün temeli; İrez Ana’nın süsenleri/nergisleri, bir de kuşları. 
Tutku bu ya, gerçekliğin mayasıdır tutkular. Bütün gerçeklikler bu tutku denen gizemli dünyadan kaynaklanmıştır, beslenmiştir. Hep inandığı şeydir, büyüklerimizden birinin söylediklerinin özetidir bir anlamda: “Hayal ve tutku ona koşacak gücü-dermanı-çabası, mücadelesi, iradesi olanların gerçekliğidir.” 

*
Zaman bu, hızla pek çok şeyi getirerek  ve götürerek devam eden. Dur durak bilmeden işleyen bir çark, say ki bir değirmen.
Bahçesine ilk taşıdığı, diktiği ve gözü gibi baktığı işte bu anıları: Ön bahçesinde bir sıra süsen. Geçen yıl küs küs durdular bir yıl boyunca. Aygın, baygın, çiçeksiz. Geçenlerde eşi sevinçle getirdi haberi:”Süsenlerin tomurcuk dolu.”  Hemen koştu, yanlarına, okşadı; “hoş geldiniz, sevinçler getirdiniz, anılar getirdiniz, 60 yıllık özlem getirdiniz; çocukluk arkadaşlarım. Dağ başlarındaki tek sırdaşlarım. İrez Anamın çile çizgileri ile yumak olmuş yüzünü; yılların ağırlığı ile bükülmüş belini, sevecen yüreğini:  Kuş sevgisini, böcek sevgisini, çiçek sevgisini, doğa sevgisini. Ve özellikle çiçek sevgisini, kuş sevgisini, günüme, evimize-yuvamıza taşıdınız.” Duyguları, kalbinin sesi, sessizce, bütün bahçeyi, sokağı, yaşamı sarıyordu.

*
Okuldan, görevden her geldiğinde okşuyordu, seviyordu; her gün bahçesinde daha da çoğalan, daha da büyüyen süsenlerini. Henüz açamadılar ama yakındır, mosmor kadife gibi yumuşacık, ıslak yaprakları, sımsıcak sarı çiçek tozları ile şenlendirecekler bahçelerini. Avucunun içine alarak incitmeden koklayacağı, öpeceği günler yakın ve burnunun ucunda sıcak-sarı çiçek tozları. Sadece süsen değil elbette avucundaki; akıp giden zamanın, yılların, çocukluğunun, ilk gençliğinin, gençliğinin, acı-tatlı anlarının, bitmez tükenmez anılarının. 
Öpücüğü biraz da onlara ithaftı belki de..


*

Ya kuşları, İrez Ananın:
Kuşlar evin içinde dolaşırlardı korkusuz, sanki kocaman ev onların yuvası. Bu yüzden kedi medi beslemezdi. Köyde kedisiz ev olur mu diyeceksiniz? Ama onun evinde kediye yer yoktu. Sofaya bulgur, buğday, arpa dökerdi ki kuşlar beslensin. Her yerde kaplar içinde su. Taaa nerelerden helkelerle, kovalarla taşınan su. “Karda kışta, kıyamette, yazın kavurucu sıcağında aç-susuz kalmasın kuşlar”, diye. Tavandaki hatılların, ağaçların arasına kırlangıçlar yuva yapardı, o kadar çok; her hatıl arasında birkaç yuva. Ne kadar özenli, düzenli; içi dışı sıvalı. Kendileri yuvaya girince çatal kuyrukları dışarıda kalırdı, kırlangıçların. Bir süre sonra cik cikler artar, yavrular kıpır kıpır oynaşmaya başlardı. Ana-baba kırlangıçların yiyecek taşımalarını, yavrularına yedirmelerini izlerdi merakla.  Kuşlar tedirgin olmasın, ürkmesin diye sofanın bilmek kaç on yıllık, eskimiş tahtalarını gıcırdatmadan, kedi gibi ayak parmaklarının ucunda ya da dizlerinin üzerinde emekleyerek yürümeyi öğrendi ondan... Kuşları sessizce izlemek, şarkılarını dinlemek, yavrularını nasıl beslediklerini görmek, gözlemlemek ancak böyle mümkün olabilirdi. Onların da bir aile olduğunu böyle öğrendi. Ana-baba ve çocukları. “Onların da canı var, onların da ana, boba ve çocukları var, onların da evleri bu yuvaları,  yavrııım”. Sözü her an kulaklarındaydı. Belki de olmayan ailesinin eksikliğiydi, dikkatle gözlemledikleri. Belki de bu yüzden onların sofa tahtaları üzerine bıraktıkları kireçsi kirlerini, çerçöplerini, sağa sola saçtıklarını hep o temizlerdi, hiç yüksünmeden. “Kuşun yuvasını bozanın yuvası bozulur yavrııım” sözünü sadece bir kez duydu Irez Ana’dan. Biliyordu ki onun duygularına, sevgilerine ortak olduğunu, kuşlar için elinden geleni yaptığını; bir daha söylemedi hiç.
Bu yüzden hayatının hiçbir döneminde kuşlara taş atmadı, yumurtalarına el değmedi, yuvalarını bozmadı, niyetlenmedi bile. Av ve avcılık sözcüklerini de…
Kuş besleyemedi, çünkü kafeste kuş, ona tutsaklık gibi geldi. Hangi kuş türü olursa olsun, kafesi onlara hiç yakıştıramadı. Hiçbir kuşu kendi zevki için tutsak etme hakkını göremedi kendinde. “Onlardan başka kim var gökte, bulutların arasında, içinde, üstünde kanat çırpabilen. Onlardan başka kim var, anında yerde, ağaçların dalları, yaprakları arasında, telefon tellerinde birkaç dakika içinde dolaşabilen”.
Ama resimlerini yaptı, yapıyor hala, içten, yürekten hem de yıllardır. Beğeniliyor diye değil. Düşüncelerini; onları özgürlüğün sembolü gibi görüğü; duygularını, onlarla anlatabildiği için. “Tasvirleri resim değil, renkli kuş sesleri” demiştir bir dost, bu yüzden. Kafesleri belki de onların kırması, parçalaması için. “Ne işiniz var sizin bu kafeslerin içinde; kırın, parçalayın; çıkın, layık olduğunuz yerlere kanat çırpın.” Zaten kırık dökük kafeslerdi bu yüzden.
Bilmem kaç on, yüz anı yaptı kuş resimlerinden. 1970’li yılların başından bu yana “Kafes ve Kuşlar” serisi. Önemli bir  resim yarışmasından “Onur Belgesi” kazanmıştı o yıllarda bu resimlerden biriyle, gerçekten onurlanmıştı da.
Pakistan’da İslamabad Büyükelçiliği’nin salonunda “Kafes ve Kuşlar” adlı bir tablosu asılı, yıllardır.
İlginçtir, şimdi, yani yaşamın devam ettiği şu zaman diliminde; bir dost heykeltıraşın hediyesi kocaman bir kartal heykeli var evlerinin arka bahçesinde. Ismarlama falan değil; gerçek sanat eseri; azameti ile evlerini, pencerelerini gözleyen. Bahçeleri her zaman ona emanet.

Yine hayatının her döneminde hangi çiçek olursa olsun; çiçekleri koparmaya kıyamadı. Sanki onun bir yerlerini; kolunu, elini, parmaklarını koparıyorlarmış gibi gelir, irkiliverirdi; birilerini çiçek koparırken görse. Bir zamanlar köyde İbrahim amcanın kızı Sakine ile çiçek büyütme yarışları yaparlardı, analığının eşref saatlerine denk geldiğinde: Kaşla göz arasında yolup atmadığında. Yıllar içinde evlenip eşi ile el ele kendi evlerini oluşturduklarında doğru dürüst mobilyaları olmasa bile, her taraf çeşit çeşit çiçeklerle dolu oldu.  Görev yaptıkları yerlerde, yaşadıkları bütün evlere taşınırken önce çiçekler yerleştirildi kamyonlara, kamyonetlere. Bugün de evlerinin her yanı çiçeklerle dolu. Bahçelerinde çiğdemleri, kır çiçekleri, sığırkuyruğu var. Gülhatmiler çeşit çeşit. Eşi onlarla sohbet eder dakikalarca; öper, koklar.  Kaç yıldır kaplumbağaları var, özgürce bahçede gezen. Gülleri coşkuyla açar. Süsenleri, nergisleri var, büyükannenin anısına. Torunları kirazın, elmanın ağaçta yetiştiğini ama domatesin, salatalığın, kavunun ağaçta yetişmediğini; yerde yetiştiğini dokunarak, yaşayarak; domates fidesini koklayarak tanımayı öğrendiler. Çiçekleri hiç koparmıyor, gülleri incitmekten korkarcasına, okşayarak seviyorlar. Kirazı çok sevdikleri halde “koparmayalım, orada daha güzel duruyor” diye yemiyor, yiyemiyorlar. Her yıl bütün kirazları kuşlar yer bu yüzden,  sanki İrez Ana’nın kuşları. Çiçeklere elini değerken onları incitecekmiş gibi çekiniyor, hiçbir çiçeği koparmıyorlar.  İrez Ana’dan ona, ondan  torunlarına bir sevgi geleneği. 
*
Söz açıldığında, “çocukluk” deyip geçilir. Herkes yaşamındaki izleri, benliğinde iz bırakanları, geride kalan anılar yumağını bir giz çözer gibi didiklese. Anıların yaşamı anlamlandıran bellek olduğunun bilinci yaşansa ve başkalarına da yaşatmanın yolları aransa. “Kestane kabuğundan çıkmış kabuğunu beğenmemiş” ler gibi olmak yerine; ne olunduğunun, kim olduğunun; nerelerden nerelere, ne mücadelelerle; nelerle beslenerek geldiğinin irdelenmesi yapılsa.
Bugün gençliği eleştirirken “çocukluklarında onlara doğrudan ya da dolaylı olarak neler verilebildiği sorgulansa çok şey değişir mi değişmez mi” diye düşünmeden edemiyor insan. Herkes, ama herkes bir iyice düşünse. Onların yaşamlarına anlam yükleyebilecek bir iz, bir katkı. Geleceğe taşıyacakları bir demet anı.  

*

Resimler yapıyor; kırk yıldır, elli yıldır kuşlar üstüne; bütün renkleri kuşlar gibi özgür.
Çiçekler boyuyor, bunca yıldır ten sıcaklığıyla; gerçekte çocukluğunu boyuyor, ürpertiyle.  
İçinde gizli-açık bin bir anının coşkusu ya da bin bir yaranın acısı. Bazı şeyler vardır ki gizdir. Ancak, renklerle, biçimlerle, seslerle, sözcüklerle somutlaşan. Orada bir kalp atışını, sıcacık kan dolaşımını hissedersiniz. Yeter ki elinizi uzatın. Geriye kalan istense de istenmese de geçmişten geleceğe bir fiske iz: Yaşamın sınırlarını aşabilen ve sizin adınıza yaşayan…

Çiçek deyip geçmemek gerek. Yaşamı yoğururken; bir heykelci gibi, bir seramikçi gibi mıncık mıncık, santim santim parmakların arasında hissederken ve yepyeni bir yaşam formu, yeni bir yaşam dizgesi oluştururken; yüreklerdeki tomurcukların, çiçeklerin payı yok mu? Bu nedenle birçok ölçüt çiçek üstünedir çoğu zaman: “Çiçek gibi” en çok kullanılan sıfatlardan biridir bu yüzden. “Çiçek gibi çocuklarımız, çiçek gibi gençlerimiz, hele kızlarımız” denmez mi her zaman. Bu “Çiçek Gibi” serisinden coşkuyla çok sayıda resim yaptı, bunlardan biri ile 1982 yılı Devlet resim ve Heykel Sergisi ödülü’nü kazandı,  hem maddi, hem manevi bir onur. Onun bir eğitimci olarak bütün öğrencilerini “nadide bir çiçek gibi” görmesi bundan değil mi? En çok hediyedir çiçekler, en güzel hediyedir, bir çiğdemden, bir papatya demetinden başlayarak.   
*
Süsenleri dev gibi büyürler hayallerinde. O da içlerinde; morların, beyazların denizinde. Dev dalgalar gibi etrafında maviler, çeşit çeşit morlar. Sapsarı polenlerin, çiçek tozlarının arasında; bir kayıkta değil. Yuvarlanıyor, yuvarlanıyor, her yer yumuşacık, her şey sıcacık. Mis gibi kokular içinde.  Bu kez arılar kıskanıyorlar onu. Üstelik arılar bile çok büyük ondan. “Kim bu” diyorlar birbirlerine. “Kim bu bizim yaşam alanlarımızda fink atan yaratık”. 

Yaşam da böyle değil mi, yaşamasını bilene. 

Bazı yerel sözcükler
Zırang, zırang:  Aylak, başıboş, amaçsız

Enstütü         : Konya-İvriz Köy Enstitüsü
Ereğele         : Bir beyaz üzüm çeşidi
Gavete          : Domates
Baldırcan       : Patlıcan


 

Yorum

Necati Yalçın (doğrulanmamış) Pt, 18 Temmuz 2022 - 17:14

İrez Ana'yı biraz daha tanıdım.
Bir kez daha gözlerim doldu.
Yüreğine sağlık Sevgili Hocam.

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.