Mini Karga Yavrusu/Boncuk Gözümüz

Öykü

Mini Karga Yavrusu/Boncuk Gözümüz

Hasan Pekmezci.

 

zorbatv.com Çok kullanılan sözlerdendir; ‘’Bir insan yedisinde ne ise yetmişinde de odur’’. Bu sözü yaşımız gereğince ‘’Sekizinde ne ise, sekseninde de odur’’ diye değiştirebiliriz. Elbette yaşanan zamanın,  toplumsal etkilerin eğitim denen çok etkili sürecin böylesi kalıplaşmış sözleri değiştirebileceği, en azından başka boyutlarda sorgulatabileceği de hesaba katılmalı. Daha çok genetik etmenlerin, kalıtsal devamlılığın payları çok geniş bir ilgi alanı gerektirir. Bizim öyle bilimsel, genetik, biyolojik bir savımız, amacımız ve iddiamız da yok zaten.

Yaşamın ta başında yaşanan anılardan, günümüze kadar etkileri devam edebilen bir anımsama, yad edebilme ve yaşadığımız yeni bir anıyla bağ kurabilme. Bir bilimsel önerme, ekonomik manifesto değil yaptıklarımız, yazdıklarımız. Neredeyse tümü öznel ve naif duygusal.

Çok yazdığım, çizdiğim, anlattığım bir çocukluk anım sadece anı olarak kalmadığı, kimliğime işleyen bir bakış açısı taşıdığı için çok önemsediğim.

1950’nin başında, çok küçük yaşta kaybedince biz üç oğlan çocuğu anasız kalıverdik. En küçüğümüz hiç tanımadığımız bir süt anaya, ortancamız anamızın anasının yanına, ben de en büyük goca ananın yanına. Bu üç ayrı yerde elbette her biri başlı başına birer öykü olan yaşam mücadelesi. Ne yazık ki iki küçük kardeşim daha çocukluklarında hayattan ayrıldığı için  yaşadıklarını yazma, anlatma gibi  şansları olamadı. Bu yazımızın konusu sadece benim Goca anamın yanında yaşadıklarım, öğrendiklerim ve bunların kimliğimdeki yeri.

Gocaanam, anamın anasının anası. Adı İrez. Tek başına yaşayan, kimseye müdanesi olmayan, ana erkil bir ana örneği. Onun eşinin kim olduğunu pek bilen yoktu. Ben hala bilmiyorum, çok araştırmama rağmen. Araştırma dediğim de onları kaybettikten sonra geri dönüş duygularıyla yaşadığım meraktan. Çünkü 13 yaşında oralardan, herkesten ayrılıp bir daha dönmediğim bir yaşam kesiti.

Birkaç yılım onun yanında geçti, çok konuşmayan, sadece çok çarpıcı, kimliğime işleyen birkaç sözle günü tamamlayan bir yaşlı ana örneği.

Bağa, bahçeye birlikte giderdik. İki büklüm vücudu ile dağ bayır dinlemezdi, yola çıktığımızda. Bağda, bahçede de arada bir ağrıyan belini sözde doğrultmaya çalışır, yine işine dönerdi. Sebze, bitki, çiçek konularında bildiklerimi ondan öğrendim derim hep. Bunları yaşarken başka şeyler de. Diyelim ki domatesleri çapalarken birkaç solucan çıktı.  ‘’Aman yavrııım, hemen onları al, ilerde toprağı eşele, içine koy. Toprakla ört üstlerini, sonra su dök ki orada yaşamaya devam etsinler. Açıkta galınca ölüverirler’’. Aynen yapardım dediklerini, elimle solucanları toplayarak.

Bunları başka boyutlarda Öğretmen Okulunda öğrencilik yıllarımızda, okulun çok geniş tarım alanlarında (Ziraatinde) öğrenmeye devam ettik. Solucan deyip geçilmemesi gereken toprak canlıları olarak. Bu bağ ve bahçe işlerinde İrez anamın hiçbir böceği öldürülecek canlı gözü ile görmediğinin pek çok anıları var. Su kıtlığı olan ve çok derin kuyulardan çektiğimiz sulardan helkelere doldurur, öyle ayrılırdık bahçeden, bağdan. Kuşlar, arılar, böcekler bu sudan içsin diye.

Asıl söyleyeceğim, evi bir kuş evi gibiydi Gocaanamın. Sanki devasa bir kuş yuvası. Zaten yıkıldım-yıkılacağım diye sesler veren bu yaşlı evde bir Gocaanam, ben ve kuşlar yaşıyorduk. İçinde yaşadığım, yaşarken de çok şeylerin beynime, belleğime, yaşamıma kazındığı bu evden söz edeceğim.

Köy evinin girişi ahır samanlık olur, yaşam odaları da bunun üzerinde yer alır ki kışın sıcak olsun. İkinci katın ortasında, sokağa bakan yönde ‘’köş’’  ya da ‘’köşk’’ denen ve içeriye kadar uzanan, kiminde tamamen açık, kiminde de tahta çıtalarla bezeli paravan*ayırıcılarla  yarım kapalı, keyif yeri, dinlenme mekanı olarak kullanılan balkon ve devamı salon bulunur. Benim yaşadığım ev de bunlardan biriydi ama bir farkla, diğer evlerde bulunmayan kuş yuvalarıyla. Dışarıdan evin içine kadar açık bu köşkte tavanlarındaki hatılların arası kuş yuvaları dolu olurdu.  Yavrulama zamanı vıcı-vıcı, cik-cik kuş sesleri içinde bir ev. Kuşların beslenmesi için evin her yerine konan arpa, darı, buğday kapları.

Köy çocuklarının kuş avlama, sapan merakını bilen biri olduğu için bir gün  onlara uyar, kuşlara zarar veririm diye düşündü ki beni kuşların altına çağırdı. Fısıldar gibi bir sesle;  ‘’Bak yavrıım... Bunlar guşların evi. Onnarın da anası var, bobası var, gardaşları var. Onnarı gorkutma, rahatsız etme, zarar verme emi’’!

Beni can evimden vuran bir söyleyiş:’’Guşların evi’’ Analı, bobalı, gardaşlı ev...

 Evde bir odadan diğerine geçerken ya da okula giderken bile yerlerde, dizlerim üstünde sürünerek, sessizce hareket ederdim, onları rahatsız etmemek için. Hayatım boyunca da hiçbir kuşa taş atmadım. Üstelik resim hayatımda da sayısız kuş resmi yaptım. Ödüller kazandım bu resimlerle.

*

Geçen günlerde, her gün eşimle yaptığımız sabah yürüyüşümüzde yuvadan düşmüş bir alakarga yavrusunu kedilerin elinden kurtardık. Ağacın yanındaki duvarın üzerine koydu, Şükran. Anası-babası gelir alır diye. Çünkü üstümüzdeki ağaçta ana-baba kuşlar-kargalar çığlık içinde ötüşüyorlardı. Ama yavru kuş, oradan düştü ve demir kapının altından bahçeye kaçtı. Oralara girme olanağımız olmadığından kuş kedilerden kurtuldu’’ düşüncesiyle yolumuza devan ettik. Ertesi gün aynı yerde aynı kuş. Bu kez kaçacak hali kalmamış, nasıl dermansız. Alıp eve getirdik, atölyemizdeki simge kafesimizi indirip temizledik, yeni misafir için. Meselenin büyük kısmı, bu kuşcağızı nasıl besleyeceğiz, kimden akıl alırız? Şükran her yeri aramaya, sormaya başladı. Veterinerler ‘’bu aralar o kadar çok kuş düşüyor yuvalarından’’ diyorlardı o kadar. Bazı bilgilerle enjektörle beslemeye başladık. Akşama canlandı örmeye çabaladı. Beş gün gecemiz gündüzümüz Şükran’ın taktığı isimle boncuk gözümüz. Öyle ki bana hiç yüz vermiyor ama Şükran’ın sesini duyunca  ya da ‘’canıııımm’’ diye seslenince yanıtlar veriyordu.  Bir sabah erkenden, saat beş gibi ona mama hazırladım; yeni, daha büyük enjektör bulup onunla. Yanına gittim, yatıyor kafesin içinde. Panikle açtım. Ölmüş. Elim ayağım dolaştı, boğazım düğümlendi. Boncuk gözümüz ölmüş. Şükran’a nasıl söyleyeceğim, onu böyle görürse perişan olur. Elbette ağlayarak. Bahçemizde ona bir mezar hazırladım, zavallı sanki bir kuru yaprak gibi hafif elimde. Eve gelip kafesi kaldırdım, sakladım.  Şükran’ın her sabah ilk işinin de kafesin bulunduğu camlı kısmımıza gelmek olduğunı bildiğim için. Yukarı çıktım, perişan haldeyim, sezdirmek istemesem de mümkün değil. Şükran’a nasıl söyleyeceğim derken  bir olumsuzluk yaşadığımı anladı hemen. ‘’ne oldu sana, ne var’’ dedi. ‘’Boncuk Gözümüz ölmüş’’ diyebildim. Sarıldık birbirimize, ağlamaya başladık iki seksenlik insan. Akşama kadar evimizde yas. Bir hafta aklımız hep kuşumuzda, acaba neden öldü? Bu mevsimde bazı kuşların analarınca-babalarınca yuvadan atıldığına dair söylenenler var, elbette ama bize göre ‘’canlandı, ötmeye başladı, yaşayacak’’ diyorduk. Ama yaşamadı.

Hele bir düşünce ki yüreğimi oyuyor; bazı kuşların doğal eleme olarak zayıf yavrularını yuvadan atması’’ sözü.

Google sordum. ’Leylekler göç zamanı geldiğinde çok kısıtlı zamanda yavrularını büyütmek zorunda. Bu nedenle anne leylek diğer yavrusunu daha hızlı büyütmek için birini feda etmek zorunda kalır. Ve en zayıf yavrusunu yuvadan atarak, diğerini hayatta tutmayı seçer.

Bir başka yerde, ‘’Anne leylekler yiyecek kıtlığı yaşandığı dönemlerde yavru kuş sayısını bazılarını feda ederek azaltıp geride kalan yavruların hayatta kalma şansını artırmaya çalışabilir. Bilgilere göre bu durum başka kuşlar için başka başka nedenlerle yaşanabiliyor.

O gün, ertesi gün karga yavrusunun resimlerini yaptım.

Kaç gün geçti aradan, bahçemizdeki mezarının yanına gidiyorum, her gün, Şükran’a sezdirmeden. Bir yandan da ta 1950’lere, İrez anama, evindeki kuşlarına, kuş sevgisine gidip geliyorum ışınlanarak.

Ankara. Temmuz. 2025

 

 

 

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.