Çığlık 

Öykü

Çığlık 

İnci Yılmaz Şimşek

...
Güneş tüm ihtişamı ile renklerini sokağa salmış, ışık huzmelerinden süzülen günaydın çığlıkları davetkar bir şekilde kente serpilmişti. Güneş görev aşkı ile cam binalardan yansıyıp bir insana denk gelmek için vecd ile savaşıyordu. Gün, güneş, güneş ışığı kimsenin umurunda değildi. Sokakta yürüyen insan yığını birbirinin aynı olan günlere uyanmanın verdiği ıstırap ile yel yepelek yaşamlarına geri döndüler alelacele. Durup güneşe bakmaya vakit yoktu. Hiç bir şeyi umursamadan, güneş ışınlarının yanından geçip gidiyorlardı yığın insanları. Birbirlerine çarpmadan, dokunmadan birbirlerinin hayatından geçip gidiyorlardı gölgeler şeklinde.

Yıldız bu kalabalığın içinde taş kesmiş gibi kaskatı bir şekilde durmuş titreyen parmaklarının baldırına dokunuşunun verdiği rahatsızlık ile vücuduna hareket edebilmesi için komut vermeye çalışıyordu. Öncelikle saç diplerinden ayak parmaklarına kadar inen, vücudundan dökülen teri durdurması gerekiyordu. Kalbi bu denli hızlı atmayı bir bıraksaydı başarabilirdi belki de ya da nefes alabilse az da olsa. Küçücük minicik bir nefes zerresi alabilse belki hareket edebilirdi. Oluk oluk insan seli üzerine üzerine geliyor, yanından geçip gidiyordu. Yıldız’a dokunmadan, Yıldız’ı görmeden, Yıldız’ı fark etmeden. Artık ara sokaktan çıkan küçük kalabalıkla birlikte ana yoldaki büyük kalabalığa karışma vakti gelmişti. Bunu her gün yapıyordu, yine yapabilirdi.  Kalabalığın içinde ilerleyip arkasına yığılan kalabalıkla birlikte yol aldı. Bunca kalabalık her gün nereden gelip nereye gidiyordu. Parça pinçik hayatları, bölük pörçük düşleri ile yanından solmuş, silik kelleler geçiyordu. Ellerinde telefon, kulaklarında kulaklık... Kimse kimsenin yüzüne bakmıyordu bu insan yığınının içinde. Kimse gözyaşlarını görmüyordu Yıldız’ın. Hayır, yapamayacaktı! Birden durdu, ani bir karar ile. Bugün başkaldıracaktı bu şehrin dayatması yığın insanlarından biri olmaya; şehrin irini misali dalga dalga akmaya; ruhsuz, duygusuz robotlar gibi yürümeye...  İşleyen bu çarkı durdurduğu için arkasından gelen ilk genç çarptı ona, sonra yanından hiç bir şey demeden geçip gitti. Diğerleri ise yolda bir engel olarak görüp onu yeni rota belirlediler kendilerine genç adamın ardı sıra. Yanından geçip duruyordu yığın insanları sağlı sollu. 

Yıldız derin bir nefes alıp başını göğe doğru çevirdi ve bağırmaya başladı. Var gücü ile yeri göğü inleten bir çığlık attı. Yığın insanlarından hiç biri kafasını yerden kaldırıp bakmadı ona. Nasıl oluyordu da görmüyordu kimse Yıldız’ı? Nasıl oluyordu da duymuyorlardı onu? Yok muydu yoksa, yaşamıyor muydu, hiç var olmamış mıydı? Bir yanılsama mıydı yoksa? Neden bir nebze bile olsun kimsenin dikkatini çekmemişti, çekememişti?

Bağırdı var gücüyle; 

“Varsın, kopsun kıyamet! Bu talan, bu yıkımla. Tepemizde taşıdığımız devasa sülüklerimizle. Bunca ananın gözyaşı ile kopmadıysa şayet; ki, değilse adı da kıyamet ve kopamadı ise bir türlü, sözünü tutamadıysa; onca çocuğun kanından, onca hayvanın bedduasından sonra... Varsın, kopsun kıyamet! Koskoca bir mezarlığa döndü dünya. Toprağın altındakiler üstündekiler den fazla. Her gün kadın cinayeti haberleri veriyor televizyonlar. Her yer kadın isimleri ile dolu, öldürülerek büyük bir suç işlemişler gibi... Hani katiller, nerede katillerin isimleri. Kim saklıyor isimlerini? Sesimi duyan var mı?

Kadınlar kıymet görmüyor. Hala sofrada öküzden sonra geliyor yeri. Heyy! Size söylüyorum! Anca öldükten sonra omuzlarda taşınan kadınlar, diyorum. Ülke koca bir kadın mezarına döndü, bu cins kırımın failleri tatilde güneş ve kumun tadını çıkardığını söyleyecek kadar da pişkinleşti. Öldürülüyoruz... Heyy! Sesimi duyan yok mu?

Ah bulutları geçti üzerimizden. Döktü tüm hüzün yağmurlarını üzerimize. Ağladı cümle cihan da tüm yeryüzü gözyaşı seline döndü. Buharlaştı gözyaşları da tekrar tekrar bulut olup yağdı ahlar üstümüze. Sonra tüm acıları niye yoksullar çeker diye sorarlar. Dedim ya daha önce de; herkes kendi bulutunu üzerinde taşır, diye. Ah yağmurları altında şemsiyesiz kaldık. 

Hey, size söylüyorum! Dinleyin beni! Neden geçip duyuyorsunuz yanımdan?  Ben yokmuşum gibi, hiç olmamışım gibi... Bunca ah altında kalmışken garibanlar neden hiç ses vermiyorsunuz. Zenginin ahını neden garibana çektiriyorsunuz? Hey, size söylüyorum! Duyun beni!” 

Bağırdı bağırdı da kimse duymadı onu. Yakasına yapıştığı insanlar bir kuş pisliğiymiş gibi silkti onu üzerinden. Döndü, döndü, döndü olduğu yerde başını iki elinin arasına alıp çığlık attı yine gökyüzüne doğru haykırıp gözyaşları ile. Kalabalıkların  ilençler onu boğuyordu. Şehrin irinli hayatında yaşayan, yaşamak zorunda kalan, bu irini iliklerinde hisseden şehir insanıyla her gün karşılaşmaktan yoruluyordu. Birbirinin aynı soğuklukta aynı donuklukta insan siluetleri... Bağırmaktan usanmıştı artık  zaten kimsenin de umurunda değildi Yıldız’ın sözleri. Geçip gittiler yanından hiç yokmuşçasına. 

Yürüyordu düşlerinde, yürüdükçe siren sesleri artıyor, ölümü hatırlatan mezarlar evlerin içine kadar giriyordu. Başka insanların acılarını izleyip karanlık kutudan çekirdeklerini çitliyordu insanlar gevrek ağızlarında. Yıldız tutturdu yine bir çığlık. Islık çalar gibi düdüklü tencere kapağından çıkar gibi istasyona yaklaşan trenin freni gibi... Sonra tutamadığı tüm gözyaşı ve içinde bastırılamadığı koşma isteği... Şehrin tüm yıkıntılarından, tüm enkazından kurtulup üzerini başını yırtarak, parça pinçik ederek çırılçıplak anadan üryan koşma isteği... Elini böğrüne götürdü var gücü ile. İki elini yumruk yapmış döşünü delercesine vuruyordu. Sinesine vura vura, acısını göğsüne gömüyormuş gibi bir hali vardı. Her vurduğunda daha derine gidiyormuş gibi hissettikleri, vurdukça yok olacakmış gibi. Belli bir ritim içinde döne döne göğsünü yumrukluyordu çığlık çığlığa. Durdu yine gökyüzüne çevirdi yüzünü, nefes nefese kalmıştı. Nefes almaya çalıştı, boğazında iki el sıkıyordu boğazını, nefes almakta zorlanıyordu. Boğazını sıkan elin kendi eli olduğunu hangi ara fark etti bilinmez. Düşmanına bakar gibi baktı ellerine avuç içlerinden çıkan insanlar düşman gibi saldırıyordu Yıldız’a. Yüzüne tokat atmaya başladı elleri, sonra saçını öbek öbek yolmaya başladı.

Yakasını yırtıp kendine düşman elleri ile koşmaya başladı, elleri de onunla birlikte koşuyordu. Durmadan kafasına, göğsüne vuruyordu elleri. Elleri yol boyunca takip etti onu kurtulamadı ellerinden. Kasıklarını tutana kadar derin bir acı, nefes nefese apar topar koşma isteği... Bu mide bulantısı onu öldürüyordu. Koştu, koştu, koştu... Evin kapısına varana kadar koştu. Ne vakit eve vardı bilinmez. Evin kapısına vardığında sağ elini evin kapısına koydu. Artık evine varmıştı. Sol eli ile böğrünün boşluğunda büyüyen acıyı sarmaladı. Artık nefes alabiliyordu. Sakinleştiğinde içeri girip hızla kapıyı çarptı. Kapının arkasına yığılıp kaldı. Kendine geldiğinde dışarı çıkmak istedi, iş yerinden gelen telefonların ardı arkası kesilmiyordu. Ama yapamadı. Sokağa adımını atar atmaz tüm sesler, tüm gölgeler üzerine üzerine geliyordu. Gerisin geri döndü evine. Bu betonun,  demirin, makineleşmiş  yığın insanlarının tacizi, dozunu artırarak; her defasında tecavüz ile sonuçlanan bir çığlığa neden oluyordu içinde. Artık kapıyı dahi açmaya korkuyordu. Gözyaşları ile çığlık çığlığa, yüreğinin kapısını da evinin kapısı gibi tüm insanlara kapatıp evine sığınmak istiyordu. 

Kaç zaman geçti, kaç gün geçti, kaç yıl geçti bilinmez. O kapı hiç açılmadı. Her kapıyı açışında şehrin çığlıklarını bastırmak için, daha yüksek sesle  çığlık atıp kapıyı  gerisin geri çarparak kapatıyordu. 

Bu şehir onu öldürüyordu. Dirhem dirhem etinden kopara kopara öldürüyordu... Yükselen betonlar, daha fazla beton almak için betonlaşan insanlar...  Göğün rahmini delmek için kıyasıya yarışan gökdelenler yeryüzünden ırzına geçiyordu gökleri delip.  Bunu kimse görmüyordu da sadece Yıldız mı görüyordu. 

Yıldız’ın kapısı kapandı. Şehir dışarıda kaldı, Yıldız içeride. Kadınlığını tüm dünyaya kapattı. Öldürülmek istemiyordu, haberlerde bir dakikalık adı geçsin istemiyordu. Sosyal medyada adına taglar açılan yüzlerce binlerce kadından biri olmak istemiyordu. Sadece yaşamak istiyordu. Son dönemde her kadın cinayetinde sosyal medyada paylaşılan bir şarkının sözleri takıldı dudaklarına. O kadar çok dinlemişti ki ezberlemişti artık. Başladı gözyaşları ile kendisi ve tüm kadınlar için yazılan şarkıyı söylemeye; 
“Kadınım dövülen öldürülen
Her yerde sömürülen
Namus muyum bu dünyada
İnsan mıyım bilemedim
İsyandayım
Yıkılsın bu düzen...”
...

*Eğitimci Yazar
Hükümsüz Kimlikler, Ölümüne Aşk, Şen Yuva, Kayıtsız Kimlikler kitaplarının yazarı  
Sosyal medya: @inadinakivircik 
e-Posta: inadinakivircik@gmail.com

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.