Sevim Nerede
Ülkü Yalım Günay
Sevim, bir elinde su kovası öbür elinde süpürgeyle kapının önüne çıktı.Beş on basamakla sokağa inilen merdivenleri önce bir güzel süpürdü sonra da yıkamaya başladı. Dokuz yaşındaydı; bir işe yarıyor olmanın verdiği mutlulukla, işini özene bezene yapıyordu. Merdivenlerden sonra sağını solunu da yıkayıp suyu kaldırımdan yola doğru süpürdü. Buradaki komşuların her zaman yaptıkları işti bu, herkes kendi evinin önünü yıkar,temizler, bu işleri yapan hamarat kızları da severlerdi.Beğenilmek istiyordu Sevim, komşulardankendisinigören var mı diye arada bir başını kaldırıp çevre pencereleri kolaçan etmesinin nedeni buydu. Görsünler nasıl işe yaradığını, ablaları içerde temizlik yaparken kendisinin de boş durmadığını.
Sevim ablalarına özeniyordu, onlar gibi olmaya da can atıyordu.Onlar gibi büyümeye yani. İşe hevesi de bundandı.
O bilmiyordu ama aslında ablaları, yardım hevesiyle ayak altında dolaşarak işlerini aksatıp sıkıntı veren Sevim’i merdivenleri yıkasın diye başlarından savmışlardı.
Suları yola süpürüp süpürgeyi kaldırımın kenarına birkaç kez vurduğu sırada, sokağın sonundan gelen bağrışmaları duydu. Kesin bir olay vardı mahallede ve buradabirinin derdi tüm mahalleliyi ilgilendirdiğinden hemen herkesin olay yerine koşması da ne olup bittiğini anlamaya çalışmasıda doğaldı. Sevim de öyle yaptı, kovayı, süpürgeyi oracığa bırakıp sesin geldiği yöne, sokağın sonuna doğru seğirtti. Köşedeki kasabın önünde, üç yolun birleştiği küçük meydanda, iki gurup genç, sille tokat birbirlerine girişmiş kavga ediyorlardı.Ana avrat küfürler, yumruklar, tekmeler havada uçuşuyor, kavgayı ayırmaya çalışanların çabası işe yaramıyordu.Dahası onlar da bu arada yumruklardan, tekmelerden nasiplerini alıyorlardı.Belli ki gençlerin gözü iyice dönmüştü.
O sırada, bakkal, manav, berber, karşı kahvenin çalışanları ve tüm müşterileri işi gücü bırakmış olayı izlemeye durmuştu. Sevim izleyenlerin arasına sızdı hemen. Kavgayı daha iyi görebilmek için büyüklerin bacaklarının aralarından bir açıklık bulup gözünü dikti. Gençlerden biri yere düşmüş,ağzı burnu kan içindehareketsiz yatıyordu. Kavgacılar ona aldırmadan var güçleriyle savuruyorlardı yumruklarını.
Kasap Hıdır Efendi, en çok satış yaptığı bu sabah saatlerinde dükkânın önünü kapatan kalabalığakızarak sinirli sinirli söyleniyordu gençlere. Kavga uzadıkça uzayınca sabrı tükendi, içeri girdi; tekrar çıktığındaysa elinde bir tabanca vardı.Kalabalığı dağıtma düşüncesiyle havaya kuru sıkı ateş etti, bu cayırtı koptuğu anizleyici kalabalığı ürkerek biraz geri çekildi,yaşlı bir kadın korkudan bayıldı, yerde yatan oğlanın yanına düştü. Sevim tüm bunları gözünü diktiği aralıktan dehşetle izlerken, silah sesiyle dalgalanan kalabalığın arasında biraz itilip hırpalandı dahası biri ayağına bile bastı, canı yandı ama aldırmadı, olayı sonuna kadar izlemeye kararlıydı.
Başına bir kaza gelmesinden korkan birkaç kişi hemen orayı tek etti.Silah sesiyle irkilip kavgayabir anlığına ara veren gözü dönmüş gençlerse,kasabın uyarısını pekciddiyealmadankaldıkları yerden yeniden giiriştiler yumruklaşmaya. Kasap da çaresiz geri döndü dükkânına, kapsını her ihtimale karşısıkı sıkı kapattı. Geriye kalan izleyici kalabalığı, sonucu çok merak ettiğindençabucak toparlandı, boks maçındaymış gibi heyecanla ikinci raundu izlemeye koyuldu. Biri telefonla aramış olacak ki birkaç dakika sonra ambulans geldi, yaralı genci ve bayılan kadını alıp gitti. Sonra da polis otosu göründü sokağın başında, polisler, üstü başı perişan,kaşı yarılmış, dudağı patlamış kavgacılarızar zor ayırdılar, sille tokat derdest edippolis aracına doldurdular hepsini. Onlar gidince izleyici kalabalığı da usul usuldağılmaya başladı, büyük bir kısmı karşıdaki kahveye doluşupolayı yorumlamaya koyuldu. Kimse kavganın neden çıktığını bilmiyordu ama seyri hakkında herkesinbir fikri vardı. Sonunda dükkân sahipleri işlerinin başına döndüler, kasap her ihtimâle karşı kapattığı kapısını açtı, geri kalanlar da evlerinin yolunu tuttu. Ortalık sessizleşti.
***
Öğle yemeğini ateşe koyan Yeter Hanım mutfaktaki işini bitirdiğinde, yukarı çıkıptemizliğe devam eden kızlarını denetlemek istedi.Baharla birlikte havalar ısındığında emektar kömür sobası kaldırılınca kışın isinden, tozundan kurtulmanın tek yolu dip köşe bir bahar temizliğiydi. Onun dillere destan temizlik takıntısı yüzünden de bu işler en az iki üç gün sürerdi. Evin camı çoktu ve cilası aşınmış eski ahşap çerçeveleri temizlemek zaman alıyordu.Kızlar da iyi çalışıyorlardı doğrusu.
“Sevim nerde?” diye sordu onlara.
“Merdivenleri yıkıyor dışarda.” dediler.Birbirlerine bakıp gülüştüler.
Yeter Hanım aşağı inip sokak kapısını açtı. Merdivenler yıkanmıştı gerçekten, kova ve süpürge de oradaydı ama Sevim ortalıkta görünmüyordu. Birkaç kez seslendi yanıt alamadı. Sağa sola bakındı, kız yoktu görünürde. İçeri girdi tüm odalara bir bir baktı. Tuvalette mi acabadiye oraya da baktı, yoktu. Biraz beklemeye karar verdi; “bir yerden çıkar gelir nasıl olsa, kuş olup da uçmadı ya.” diye düşündü. Mutfağa gitti, ocaktaki yemeğin suyunu kontrol etti, altını biraz kıstı.
Arka bahçeye çıktı. Kızların getirip bir kenara bıraktıkları halıları taşlıkta yıkamak üzere hazırlığa girişti. Hortumu bahçe musluğuna taktı, çalı süpürgesini, deterjanı getirdi, ama kendini işe veremiyordu bir türlü, aklı Sevim’e takılı kalmıştı.
Şimdilik kızlara bir şey belli etmemeye karar verdi. “Çıkar gelir nasıl olsa onlar da boşuna telaşlanmasınlar.” diye düşündü.
Önce bütün kış oturdukları sobalı odanın halısını yaydı taşlığa. Bu odaya “inimiz” derlerdi kendi aralarında. Bütün kış yemeği orada yer, bütün gün orada oturur, örgülerini, dikişlerini, nakışlarını orada işler, yatıncaya kadar inlerinden çıkmazlardı. Doğal olarak halısı çok kirliydi. Yatak odalarının halıları pek kirli olmazdı ama Yeter Hanım titiz bir kadındı. Her bahar onları da yıkamak adetiydi.
Evdeki ikinci soba misafir odasında kuruluydu, kızlar oraya “müze”adını takmışlardı, kapısı misafirden misafire açılır, sobası da misafirden misafire yakılırdı. O odanın halısı hiç kirlenmezdi böylece. Her yıl yıkanması gerekmeyen tek halı oydu.
Hortumu musluğa taktı, suyu açıp işe başlayacağı sırada birden; bir el sıkıyormuş gibi sıkıştı yüreği, birkaç saniye süren, yoğunbir sızı geçti içinden. Sevim sanki yardım istiyormuş gibi bir endişe duydu, telaşlandı; olur mu, olmaz mı diye düşünerek oyalanamazdı.Neye ya da nereye olduğunu bilmediği bir geç kalmışlık korkusuyla her şeyi oracıkta, olduğu gibi bırakıp girdi içeri. Darmadağınık saçlarının üzerine eşarbını bağlayıp ayağında terliklerle kendini sokağa attı. Dükkânların önüne geldiğinde çevreye bakındı; kahve tıklım tıklım doluydu ama oraya giremezdi, kasabın kapısından başını içeri uzatıp baktı, müşteri vardı, ondan da vaz geçti, sonunda bakkala girdi. Panik yapmamaya çalışıyordu oysa halinde bir gariplik olduğunu hemen anlamıştı bakkal Mehmet Efendi.
“Hayırdır Yeter Hanım bu ne hâl?”diye sordu.
“Benim küçük kızı, Sevim’i buralarda gördün mü acaba Mehmet Efendi?”
“Valla hiç gözüme ilişmedi. Ne oldu ki?”
“Ortalıkta yok da merak ettim.”
Mehmet Efendi biraz düşündü, kafasını kaşıdı sonra da yarım saat önce yaşanan tatsız olayı ayrıntılarıyla anlattı. “Eğer kalabalığın içinde idiyse görmemiş olabilirim.” dedi.
“İyi de kalabalık dağıldığında niye eve gelmedi ki acaba?”
“Orasını ben bilemem valla.”
Yeter Hanım büsbütün telaşlandı, içinden verip veriştirdi Sevim’e, “Haber vermeden çekip gitmek de ne oluyor be akılsız kız, işimi gücümü bırakıp seni mi arayacağım şimdi?”Yüreği daha da sıkıştı ama aklına kötü şeyler getirmemeye, belâyı çağırmamaya çalıştı yine de. Bu durumun en can sıkıcı yanı şuydu; kızı nerede arayacağını bile bilemiyordu. Sonra aklına Sevim’in sınıf arkadaşı Songül geldi,o da olay sırasında oradaysa belki bilir Sevim’in nereyegittiğini diye düşündü. Songül’lerin sokağa daldı, gözleriyle çevreyi tarayarak yürüdü bir süre. Henüz aradığı evin önüne gelmemişti ki birden çakılıp kaldı yerinde, dondu sanki. Kaldırımın kenarında, Sevim’in yeşil plâstik terliğinin teki duruyordu.
***
Kızlar yukarıda işlerini bitirip aşağıya indiklerinde, mutfağı saran dumanı gördüler. Yukarıda belli belirsiz duydukları kokunun, ocağın üstündeki yemekten geldiğini anlayınca hemen üstünden tencereyi alıp ocağı kapattılar. Yanıp kömürleşmiş yemek tencereyle bütünleşmiş, kapkara bir kitleye dönüşmüştü. Acı bir koku sarmıştı ortalığı. Havalansın diye mutfak penceresini açtılar. Annelerine haber vermek içinhemen arka bahçeye koştular. Taşlığa serili halının başında kimsecikler yoktu. O yana bu yana seslendilerbir yanıt gelmedi. Sokak kapısını açtıklarında, durum daha da korkutucu göründü gözlerine; boş kova ve süpürge oradaydı ama Sevim de yoktu ortalıkta. Elleri bellerinde kalakaldılar.
“Gidip aramamız gerek onları.” dedi Sabriye. Büyük olan.
“Nerede arayacağız peki?” diye sordu Seher.
“O da doğru.”
Beklemek, işe devam etmek ya da çıkıp aramak arasında ikircikli kaldılar bir süre, sonra merdivene oturup beklemeye başladılar.
Az sonra anneleri, elinde terlik teki, belli ki kafasında bin bir soru, ayağını sürüye sürüye yolun başında belirdiğinde kızlar neye uğradıklarını şaşırdılar. Koşup karşıladılar,koluna girdiler hemen.Elindeki terlik teki hiç hayra alamet değildi, hele o gözlerindeki anlamsız bakışlar öyle ürkütücüydü ki aklını yitirmişti sanki kadın. Kızların meraklı sorularını duymuyor, yalnızca bir cümleyi yineleyip duruyordu; “Ben onu babasız büyüttüm. Ben onu babasız büyüttüm. Ben.”
Merdivenleri zorlukla çıkardılar, hemen sofadaki sedire yatırdılar. Seher koştu bir bardak su getirdi. Sabriye kolonyayla bileklerini ovmaya girişti. Kızlar Sevim’in başına bir iş geldiğini çoktan anlamışlardı ama ne olduğunu tahmin bile edemiyorlardı. Yeter Hanımın elinden bırakmadığı terlik tekine, uğursuz bir şeymiş gibi bakıyorlardı.
Yeter Hanım nice sonra bir sisin içinden çıkar gibi kendine geldi. İşte o zaman göz yaşları sel oldu, sarsıla sarsıla ağlamaya başladı,uzun uzun ağladı ama bir türlü içini yatıştıramadı.
Nice sonra, “Sevim yok artık.” dedi, “gitti.”
Kızlar da ağlıyorlardı şimdi, itiraf etmeseler de bu olayda kendilerini suçlamaya başlamışlardı bile, Sevim’i başlarından savıp dışarıya yollayanlar onlardı çünkü.
Annelerine soru sormanın bir anlamı yoktu. Önce kendine gelmeliydi kadıncağız, böylece üçü de sus pus oldu, yalnızca hıçkırık ve iç çekme sesleri sürüp gitti uzun süre.
***
Komiser, Yeter Hanımın yatışmasını bekledi uzun süre. Çok üzgündü kadıncağız, acısına saygı duydu, önüne koyduğu bir bardak suyu içmesini de bekledi sabırla ama baktı ki kadının yatışması olanaksız, sesini biraz yükseltti.
“Hep böyle ağlamaya devam ederseniz ben olayı nasıl anlayabilirim? Lütfen sakin olun ve ne olduğunu anlatın.”
Yeter Hanım bu hafifçe uyarı içeren ses tonunu duyunca biraz toparlandı. Ağlamaktan kısılmış sesini ayarlamaya çalıştı.
“Kızım kayıp memur bey.” diyebildi sonunda. Evdeki temizlikten başlayıp öyküyü tüm ayrıntısı ile anlattı. Sıra sokaktaki kavgaya gelince komiser sözünü kesti; “o kavgayı biliyorum ben, dün kavgacıları biz toparladık oradan, kızınız da o kalabalığın içinde miymiş?”
“Bunu tam olarak bilemiyorum. Oradaki esnafa tek tek sordum, gören olmamış.”
“Yani?”
“Yanisi şu; benim kızım kayıp, onu bulun yalvarırım size.”
Yeniden ağlamaya başladı Yeter Hanım, elindeki naylon torbadan kızının terlik tekini çıkardı; “Bunu Suyolu sokakta buldum, çeşmeye yakın bir yerde. Meydandaki kavgadan hemen sonra, onu aramaya çıktığımda. Kavga sırasında orada olduğunun kanıtı olamaz mı?”
“Hani evin önünde iş yapıyordu?”
“Sesleri duyunca oraya gitmiş olabilir diye düşündüm, çocuk bu merak etmiştir, ya da götüren evin önünden aldı bilemem ki.”
“Demek dünden beri kayıp öyle mi, az önce götüren dediniz, birinin kaçırmış olabileceğini mi kast ettiniz?”
“Evet olabilir, öyle olmasa terlik teki ta iki sokak öteye nasıl gidebilir? ”
“Evet her şey mümkün. Kızınızın kayıp olduğuna ilişkin bir dilekçe yazın, bir de fotoğrafını ekleyin getirin bize, terliği de burada bırakın ve haber bekleyin. Ha bir de üstünde ne vardı onu da yazın, faydası olur.”
Kızlar hemen annelerinin koluna girdiler. Üçü birlikte sürüklenir gibi evin yolunu tuttular. Sevim sırra kadem basmıştı, meydana açılan yollardan birinde bulunan terlik tekinden başka bir ip ucu da yoktu.
Ev, cenaze çıkmış gibi yastaydı şimdi. Kimse konuşmuyor, bir şey yemiyor, bir işin ucundan da tutamıyordu.Sevim birden sis gibi dağılıp yok olmuştu sanki.Herkes olup biteni kavramakta zorlanıyor, kimse bir şey söylemeye cesaret edemiyor, kimsenin yanıtını bilmediği soruları boşu boşuna birbirlerine sormaktan kaçınıyorlardı.
Kendini ilk toparlayan Seher oldu. Kalktı Sevim’in vesikalık bir resmini buldu. Kaybolduğunda üzerinde olanları bir kâğıda ayrıntılarıyla sıraladı. Sonra da annesinin ağzından polise bir dilekçe yazıp hepsini bir zarfa koydu. Götürüp komisere teslim etti.
Bir ana ve iki kızı için çok zor, sabırla beklemeyi gerektiren ve her geçen gün acısı keskinleşen bir süreç başladı böylece.
Olayı duyan komşular koşup geçmiş olsunagelmeye, yemek, börek, çörek taşımaya başladılar. Aradan üç gün geçtiğinde, geçmiş olsun faslıçoktan bitmiş her kafadan bir ses çıkmaya başlamıştı bile. Herkes bir yorumda bulunuyordu. Zamanın kötülüğü anlatılıyordu uzun uzun. Kız çocuklarını bekleyen türlü belâdan dem vuruluyor, olayın nasıl gerçekleşmiş olabileceğine ilişkin varsayımlar bile üretiliyordu. Hiç konuşmayan yalnızca Yeter Hanımdı. Sanki dilini yutmuştu kadıncağız. Gece gündüz, uyurken ya da uyanıkken tek bir ses, tek bir cümle dönüp duruyordu kafasında; Sevim gitti. Bu ses bazen onu uykudan uyandırıyor, bazen ezan sesine karışıyor tüm mahalleye yayılıyor, bazen de sokakta uzun uzun yankılanıyordu; Sevim gitti.
***
Birkaç gün sonra polis soruşturma yapmak için mahalleye geldi. Sevimin kaybolduğu güngerçekleşen kavga olayını ve orada toplanan kalabalığı bildiklerinden, kızı gören birilerini mutlaka bulacaklarından emindiler. Ellerinde herkese gösterdikleri fotoğraf, terlik tekiile sorguya başladılar. Önce tek tek esnafı dolaştılar, adamlar Sevim’i tanıdılar, mahallenin çocuklarından biriydi ama olay günü onu gördüğünü söyleyen tek kişi bile çıkmadı. Herkes kavgaya odaklanmıştı çünkü.
Kahveci de aynı ifadeyi verdi, kavganın uzayıp gittiğini görünce koşup ayırmayabile çalışmış, o arada gençlerden birkaç yumruk da kendisi yemişti ama kız gözüne hiç ilişmemişti. Sorularını yanıtlayıp polisleri kapıya kadar götürdüğünde çırağı geldi yanına. “Usta, ben o gün bir şey gördüm ama sana danışmadan polise söyleyemedim.” dedi. “Müşterilerin hepsi kavgayı seyre çıkmıştı. Sen de kavgacıları ayırmaya koşarken bana sakın kapıdan ayrılma dedin ya, işte ben de kapının önünde duruyordum.” Haydar Usta sabırsız, “Eee” dedi “uzatma sonra ne oldu?” Çırak yutkundu, “Ben kalabalıktan bir şey göremiyordum, ne olduğunu anlamadım ama o sırada silah sesini duydum. Silah sesinden hemen sonra bir adam kucağında bir kız çocuğu ile sıyrıldı kalabalıktan, kız baygın gibiydi adamın omuzuna başını koymuştu. Onlara merakla baktığımı görünce, “Kızım silah sesinden korkup bayıldı.” dedi. Sonra da Koşarak Suyolu sokağa saptı. “Kızın ayağında polisin gösterdiği yeşil terlikler vardı usta. Ha bir de koşarken adam cebine koymaya çalıştığı bir şeyi düşürdü elinden. Büyükçe bir pamuk parçasıydı, durup alacak gibi baktı, sonra vazgeçti, ayağı ile şu duvarın dibine itti, koşarcasına uzaklaştı.”
“Çabuk koş, bunları polise anlat.” diye bağırdı Haydar Usta, “Durduğun kabahat.”
Çırak polisleri manavda yakaladı, ustasına anlattıklarını onlara da anlattı. Koca mahallede olayın tek tanığı idi kahvecinin çırağı Veysel. Polisler onu ciddiye aldılar, ilgiyle dinlediler sonra Veysel’i de yanlarına alıp döndüler karakola. Polis otosuna bindirilirken biraz ürktü Veysel, gördüklerini polise anlatmakla başına kötü bir iş açtığını sanıp korktu, bu yüzden yol boyunca sus pus oturdu. Ama karakolda, koca koca polisler onu konuk gibi karşılayınca iyice sakinleşti. Bir masaya oturttular, çay kuru pasta ikram ettiler, anlattıklarını bir bir kayda geçirdiler.İşte o zaman Veysel kendini çok önemli biri gibi hissetti, gururlandı. Yalnız gördüklerinin pek işe yaramamasına üzüldü biraz. Adamın başında, siperliğini iyice indirdiği bir şapka olduğu için yüzünü tam görememişti, o nedenle tarif edemedi. Kız da baygın bir halde adamın omuzuna başını koymuştu ve saçları yüzünü iyice kapatıyordu. Mahalledeki çocukları az çok tanırdı Veysel ama kızın yüzünü hiç görememişti ki. Üzerindeki giysilerin ayrıntılarını da hatırlayamadı, emin olduğu tek şey kızın çorapsız ayaklarındaki yeşil terliklerdi.Polisler terliğin tekini gösterdiklerinde hemen tanıdı onu.
Polis otosu kendisini getirip kahvenin önüne bıraktığında kahraman gibi karşılandı Veysel. Kahvedekiler etrafını sarıp soru yağmuruna tuttular. Gördüklerini tekrar tekrar anlattırdılar. Onun ifadesiyle en azından Sevim’in kaçırılmış olduğu kesinlik kazandı.
***
Ev suyu çekilmiş değirmene dönmüştü. Günler birbiri ardına ve bir mucize bekleyerek geçip giderkenkızlar gönülsüz olsalar da yine ev işlerini aksatmamaya çalışıyor, anneleri memnun olsun diye çırpınıyorlardı. Yeter Hanım alnında sıkı sıkı bağlanmış çatkısıyla sessizce oturuyordu. Dünyayla bağı kopmuştu sanki, bakışları bir noktaya dikiliydi ve günlük yaşamın gereği olan hiçbir şeyle ilgilenmiyordu artık. Ama Sevim’in eşyasını ısrarla kaldırmıyor, geldiğinde her şeyini yerinde bulsun diye ablalarını da tembihliyordu. Kızların zorla yedirdikleri birkaç lokma yemekle yaşıyordu, buna yaşamak denirse. Üçü de birbirlerinden sakladıklarını sanarak, gizli gizli ağlıyordu.
Koca yaz geçti, okullar açıldı, Sevim’den bir haber çıkmadı. Oysa ders çalıştığı küçük masa, üzerinde kitapları, defterleri, kalemleriyle hâlâ onu bekliyordu.
Kayboluşunun beşinci ayında, karakoldan bir çağrı aldılar; Bir ev yıkıntısının yarım duvarları arasında, Sevim yaşlarında, kimliği saptanamamış bir kız çocuğunun cesedi bulunmuştu, hastanenin morgunda yatıyordu ve tanı için polis eşliğinde hastaneye gitmeleri gerekiyordu. Yeter Hanım kendisinden umulmayan bir canlılıkla yola düştü. Çünkü artık belirsizlikler içinde beklemekten yorulmuştu, kızını ölü de olsa görmek istiyordu.En azından kesin bir son olurdu bu.
Oraya vardıklarında, hastane polisi eşliğinde morga indiler. Görevli ölünün üstündeki beyaz örtüyü açarken üçü de endişeyle titreşiyordu.
Ölü kız balmumu bir heykeldi sanki, kanı çekilmiş, rengi solmuş ve donmuştu. Boynunun çevresindeki kırmızı halka boğularak öldüğünü açıkça kanıtlıyordu. Görevli; “Tecavüz edilmiş” dedi.
Ceset Sevime ait değildi. Yeter Hanım gözlerini kıza dikip baktı bir süre, “Kim bilir hangi ananın kuzusuydun sen.” diye geçirdi içinden. Sonra oracığa yığıldı, bunca gerginliği, bunca acıyı kaldıramamıştı. Kızları yine iki koluna girip asansöre kadar taşıdılar annelerini. Eve getirdiklerinde külçe gibiydi.
***
Yeter Hanım o günden sonra hiç konuşmadı, köşesinde oturdu ve gözlerini bir noktaya dikti. Sevim’i düşündü yıllarca; “Kimdi kaçıran, neden bulunamadı? Kızı sağ mıydı ölü mü? Yaşıyorsa neredeydi, ne haldeydi? Öldüyse cesedi neden bulunamadı? Yaşasa şimdi on bir yaşında olacaktı.”
“Yaşasa şimdi on üç yaşında olacaktı.”
“Yaşasa şimdi on beş yaşında olacaktı.”
Kızlarının çaresizlik dolu bakışları altında usul usul eridi, küçüldü,yılları saya saya köşesinde yaşlandı Yeter Hanım.“Yaşasa bu yıl on yedi yaşında olacaktı.” diye düşündü en son. Kalbi daha fazlasına dayanamadı, Sevim’in gidişinin sekizinci yılındadurdu.
O öldüğünde kızları da yaşlanmıştı çoktan, saçları iyice ağarmıştı ikisinin de. Öylece kaldılar annelerinin ardında. Ev iyice ıssızlaştı.
Yeni yorum ekle