Ödünç Alınmış Düşler Ülkesinin Kraliçesi

Felsefe

Ödünç Alınmış Düşler Ülkesinin Kraliçesi

 

Ümit Yaşar Gözüm*

 

 

Issız Dağların, Berrak Güneşin ve Koyulaşan Gölgelerin Zamanı

Tike’yi seyrederken ödünç alınmış düşler ülkesinin kraliçesi sanırsınız… Issız dağların, kırık zamanların Tanrıçası olduğunu hatırladığımda güzelliğinin nereden geldiğini de hatırlıyorum.Sınırlar ötesinde, düşlerin içinde acı, umut ve insanlık temalarının çağrışımı da cabası. Dağlar daha ıssızdır, güneş daha berrak, son çırpınışlarıdır gökyüzünün, son şimşek ha çaktı ha çakacak diye bekletir ya insanı! Bir anda gök gürlemeleri daha haşinleşir, birileri sahipsiz dağları bombalıyor sanırsınız. Gökyüzündeki çatlak imgesini merkeze alan metaforik bir bakıştır benim için Tike.Aslında zamanın çatlağında unutulmuş bir hikâye bizimkisi…

 

Vakitsiz öterler ölüme yatan son cırcır böcekleri. Havalarda kendi kafasına göre bir ısıtır içimizi, bir kış ayazına çalar. Gölgeler daha koyulaşır körelmiş duygular gibi, buzul çağına davet havasındadır. Mezarlıklar sararmış otların rüzgâra karşı duruşlarını yeniden konumlandırmak derdindeyken, toprak yeni ölüleri getirecek köy imamını bekleme kıvamında, belki de yeni dualara ihtiyaç duymakta!

 

Kabilelerin izinde, tarihin karanlık defterlerini karıştırırken rastlaşmak nasıl bir yazgıdır diye sormaktan son anda vazgeçmiştim. Çünkü klanların, kabilelerin izini sürüp, eski defterleri karıştırırken kendi tarihine ulaşmasından korkuyordum. Tanrı korusun, yeni bir haçlı seferini dünyanın kaldıramayacağını düşünüyordum. Tedirginliğimi fark etmiş olmalı ki, o skolastik dönemden kalma izlenimi yaratan defterleri bir daha karıştırmadı…

 

Boşluğun görkeminde sallanan insan izlenimi yaratıyordu kafamda.Yıpranmış şehirlerin varoşlarında bir yazgı arayışı anlamam için çaba göstermemi istiyordu.Boşluk, ölüm ve varoluş temalarını merkeze alırken bile melankolikti. Düşlerin kırıldığı zamanın kıyısında, zaman dışı atmosferde mekanlar düşünürdü. Yıpranmış şehirlerin varoşları gibiydi; her şeyi kısmet defterine yazdırıp duruyordu. Arada bir çölde deve kovalamaya çıkan bedevinin umutsuz bakışları yansıyordu cama. Öfkeli fırtınalar estiriyordu sağa sola ne var ki, kimseler umursamıyordu…Anladım ki, onunkisi bir zaman kırığıydı; hangi çağda olduğunu hatırlamakta zorlanıyordu.

 

Ören Yeri Surlarının Çatlağında Açılan Kozmik Yarık:Bir ören yerinin surlarında fark edilmeyen çatlağı seyrediyordum. Bir an çılgın bakirelerin doluştuğunu düşündüm odama. Ölümün soğuk nefesini üfleyen meleğin cenneti müjdeleyen vaatlerininagorada uçuştuğunuhissetmeye başlamıştım. Tanrının eli şeytanın düşleriyle birleşmişçesine cennetle cehennem arasındaki boşluğa çekiştiriyordu bedenimi sanki. Uykuyla uyanıklık arasında bir yerde biraz daha zamanın sarmalında kalsaydım, yoldan çıkmış düşlerin kurbanı olacaktım.Küçük umut satıcısı olmak fikrinden arınamayan ip üstündeki cambazlar gibi davranan tanrıçalar gizemlerini keşfe çağırıyordu. Yırtılmış eski ceketimin cebinden sürekli güvercinler uçurduğumu sanıyordum evrene.

 

Okyanusları, denizleri ve göllerin dinginliğini düşünürken okyanuslar geçiyordum, denizlerde kulaç atıyordum, uçsuz bucaksızdılar ama bir gölün dinginliği yoktu onlarda. Sırf bu yüzden sevginin dingin hallerini göllere benzettiğimden onları daha çok sevdim.

Umut, Beklenti ve Aşkın Zamanı

Uyanıklıkla uykunun arasına sıkışanlar, rüya ile gerçeğin o ince yarığında gezinir. Her şey biraz eksik, biraz fazla; bir tutam umut, bir damla özlem… ama aşk söz konusu olduğunda zaman hep tamdır, beklenti hep keskindir. Aşk; kırılganlığı, bekleyişi ve şiirsel yarayı aynı anda taşıyan bir başlıktır. Gelincik tarlalarına bakan yaralı bir kuş gibi uçmaya heveslidir. İnsanlık, sınırları olmayan bir dilin uzak ülkelerdeki acıya yükselen feryadıdır. Her sınır, düşlerimizden biraz daha uzaklaştığımız bir duvar; her duvar, dayatmaların soğuk yüzüdür. Oysa aşk, iğdiş edilmiş beklentilerin oynak yüzünde, değişken hayatların dışa açık penceresinden bakmaktır o uçsuz bucaksız gelincik tarlalarına.

Kuru bir derede balık avlamaya çalışan acemiler gibi dolaşıyorduk bomboş sokaklarda. Aşkın ayak bastığı her yeri adımlamak geçiyordu içimizden. Bıraktığı hazineleri arayan yaralı kuşlar gibi gözlerimiz yolda, başımız göğe değmişçesine umutla bekliyorduk birbirimizi. Ama yaralı bir kuşun bekleyişinin onu hiçbir yere götürmeyeceğini de biliyorduk.

Gerçekleşmemiş kişilikleri ve sessizliğe gömülen aşkları düşündüğümde karşıma hep aynı manzara çıkıyordu: özene bezene sevilmemiş çocukluklar, bir türlü üzerinden atılamayan öz‑değersizlik duygusu, yarım kalmış benlikler… İçimden, sessizliğe gömülen kimi kişiliklerin kalbine gömdüğü ölümsüz aşkları kutsamak geliyordu; fakat yozlaşmış bir ortamda kim fark eder ki ötekilerin taşıdığı bu derin ızdırabı?

Politik dilin apolitik insanda durduğu yer kadar ilintilidir kimilerinin hayata tutunuşu. Kederle haz arasında kurulan o ince köprüden geçmeyi bile sorgulayan, insanın içsel dengesine odaklanan bir bakışa ihtiyaç var. Keder ve haz, ruhun iki çıkmazı; birbirini besleyen iki karanlık ırmak. “İnsan, haz ile hüzün arasında kurulan dengenin eseri midir?” sorusu, kasırgada hışırdayan çınar yapraklarının vurdumduymaz olduğunu söylemek kadar yerinde bir sorudur. Politik dilin gölgesinde, gölün dinginliğine sığınan insanların ruh yapısı, uyanıklık ile farkındalık arasındaki bağ kadar kırılgan ve güçlüdür.

Ölüm, boşluk ve umut; aşk ve toplumlar söz konusu olduğunda sıradan bir üçleme değildir. Toplumların ölümü ve boşluğun görkemi, “İnsan, ölümün boşluğunda yankılanan umut olmalı” diye seslenir. Aksi hâlde, yıpranmış şehirlerin varoşlarında kaybolan zaman gibi, yaşam hem bireysel hem toplumsal bir çöküşe dönüşür. Her şeyin farkında olarak ölmek nasıl bir histir acaba? Örneğin toplumların ölümü… Sahi, toplumlar ölümü nasıl hisseder? Aşk boşluğa gelmez; çünkü ölüm en çok boşlukta dolaşır avını yakalamak için. Boşluk, görkemin tanımlanmamış adıdır ve aşk, görkemi sever.

Umut, Vicdan ve Zamanın Öğrettikleri:Umudun vicdanla yeşerdiği son duraktır insanlık. Bir tutam umut, bir damla beklenti sözcüğün duygusal özünü sade bir ifadeyle taşır cümlelere, konuşmalara. Tarihsel ve mitik göndermeleri öne çıkaran kırık defterlerin, kayıp kabilelerin izinde insanı yürüten değerin kendisidir de. Umudu olmalı insanın geleceğe dair, bir de o umudu yeşertecek vicdanı. Bilirim umut ve vicdanı yaşatır insanı…

 

Bilirim her gecenin bir sabaha açıldığını, iyi bilirim sevginin bir yüreği yakışını. Zamanın ne çok şey yaşattığını ve ne çok şeyi silip süpürdüğünü. Yarın yine tan vakti uykusundan uyanacak güneş ve bir yaş daha düşecek yaşamın ortasına. Uzakta çok uzakta kaldığını hissettiğimiz anlarda aslında bir volkan patlıyor insanın içinde. Bilmem ne söylemek gerek; sanırım yaşamın dileklere dönüşeceğine alışıyoruz artık. Bazen bireyseliz, bazen toplumsal. Büyük çözülmeyi yaşamamak adına zamanın sarmalında savrulan insanlık.

 

*Felsefeci, Yazar, Eleştirmen

ZorbaTVdergi Kurucu Genel Yönetmeni

Sanatım Dergisi Genel Yayın Yönetmeni

Sosyete art  Blog: Düş ve Gerçek Köşesi

Instagram: @zorbeyümityaşargözüm

Facebook: Ümit Yaşar Gözüm

e-posta: uygozum@gmail.com  

Entelektüel Tartışma Platformları

Toplumsal Buluşmalar Platformu

Türkütopya Sanat Platformu

Ankara (Kalesi)İzdüşümleri

Bodrum Aspat Düşleri  Platformu

Kurucu Başkanı

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.