Meliha Yıldırım’ın Ankaralı Yazarları
Sedat Erden söyleşisi

Bir bakıma hayat ham madde, edebiyat ise onun işlenmiş hali.
S. ERDEN
- Merhaba, değerli arkadaşım Sedat ERDEN. Yıllarca yapmış olduğunuz ataşelik görevinizin ardından biz sizi yazarlık kimliğinizle tanıdık. Uzun yıllardır edebiyat dünyanın içindesiniz. Edebiyata verdiğiniz bunca emeği, yoğun sevgiyi neye bağlıyorsunuz?
Sanırım edebiyat benim için hiçbir zaman yalnızca yazmak olmadı. Okumak, merak etmek, insanları gözlemek, farklı ülkelerde ve farklı hayatların içinde bulunmak da bunun bir parçasıydı. Hayatım boyunca insanlara ve onların hikâyelerine merak duydum. Belki de edebiyata duyduğum sevginin temelinde bu merak var.
Bir de insan yaşadıkça bazı şeylerin, karşılaştığı insanların, onların hikayelerinin kaybolup gitmesine razı olamıyor. Yazmak, biraz da yaşadıklarımızı ve gördüklerimizi unutulmaktan kurtarma çabası galiba.

- Yazarken çoğu zaman ne hissediyorsunuz? Korku, mutluluk ya da hiçbir şeye takılmadan kendinizi yalnızca o anamı bırakıyorsunuz?
Yazarken ne korku ne de mutluluk hissediyorum. Daha çok kafamın içindeki başka bir dünyaya geçiyorum. Yazdığım şey beni içine aldığında dışarıdaki dünya bir süreliğine önemini kaybediyor. Bazen yazdığım kişilerin akıbetini ben de merak ediyorum. Çoğu zaman onlar bana da sürpriz yapıyorlar.
Bir de yazarken kendimi sansürlememeye çalışıyorum. Kadın okurlarımdan bazılarının “Yazdıklarınızı cesurca buluyorum!” şeklindeki dokundurmalarına göğüs germek pahasına bundan taviz vermiyorum.

- Hayatınızda sizi etkileyen sizde dönüm noktası yaratan ya da daha gündelik olayları kolaylıkla kurguya çevirir misiniz? Sizin edebiyatçı kimliğinizi de düşünerek meseleyi ele alışınıza, hayatın içinden süzülüp gelenler diyebilir miyiz?
Evet, benim yazdıklarımın önemli bir bölümü hayatın içinden süzülüp geliyor. Ama yaşadığım her şeyi yazmıyorum. Bir olayın bende biraz beklemesi, tortusunun oluşması gerekiyor. Bazen yıllar önce yaşanmış bir olay, hiç ummadığım bir anda yeniden karşıma çıkıyor ve “Beni yaz!” diyor.
SÜRGÜN YILLARI’nın çıkış noktası da kendi hayatımdaki yaşantılardı; Avustralya’ya gitmem, orada yaşamam, yurda dönmek için bir gemide tayfa olarak çalışma Afrika limanlarında dolaşmam gibi. Büyükelçilik ve konsolosluklarda görev yaptığım yıllarda karşılaştığım insanlar ve olaylar da öykülere dönüştü.
Ama gerçek hayat ile edebiyat aynı şey değil. Gerçek, yazara yalnızca malzeme veriyor. Asıl iş ondan bir hikâye çıkarabilmekte. Bir bakıma hayat ham madde, edebiyat ise onun işlenmiş hali.
- İlk ne zaman karar verdiniz yazmanız gerektiğine, sizi tetikleyen neydi o dönem? Bize edebiyat yolculuğunuzu ve kitaplarınızdan bahseder misiniz?
Kalemi ilk elime almam 1966-70 yıllarına kadar gider. İzmir’de havacı teğmendim o dönemde. Özkan Mert, Hüseyin Peker, Tuncer Gönen, Halit Özboyacı, İzzet Göldeli gibi edebiyat tutkunu gençlerden oluşan bir grubun içindeydim. Daha çok şiir yazan arkadaşlar arasında ben öykü yazıyordum. Yordam ve Yelken dergilerinde yayınlandı bazı öykülerim. Hüseyin Cöntürk, Attila İlhan, Mehmet Doğan (kendisi havacı yüzbaşıydı; asıl adı Zeki idi, yazarken müstear ad kullanırdı) gibi yazarlarla dostluklar kurdum.
Gençlik olaylarının başladığı yıllardı. Bir yandan sol yayınları izleyerek kendimi yetiştirmeye çalışıyor öte yandan beni bunaltan askerlikten ayrılıp yurt dışına gitmenin hayalini kuruyordum. Başka ülkelere gidecek, farklı kültürler, değişik insanlar tanıyacak böylece yazar olmak için gerekli olan deneyimler edinecektim. BİR YAZARIN OTOPSİSİ romanım o yılların izlerini taşır.
Hava Kuvvetlerinden ayrılıp Mersin’de bir kitapçı dükkânı açmam, ardından Avustralya’ya göçmen olarak gitmem, sonra yurda dönmek için bir gemiye tayfa olarak girip Afrika limanlarında dolaşmam SÜRGÜN YILLARI başlıklı romanıma esin kaynağı oldu.
Yurda döndüğümde geçim derdi, evlilik, çocuklar derken yazmaktan koptum. Daha sonra Dışişleri Bakanlığına İdari Ataşe olarak girip Hartum, Yeni Delhi, Meksika, Rodos, Paris, Karaçi gibi şehirlerdeki Büyükelçilik ve Konsolosluklarda görev yaptım. Bu ülkelerde yaşadıklarım, tanık olduğum olaylar beni yeniden yazmaya yöneltti. KARŞI APARTMANDA YAŞAYANLAR adlı öykü kitabım yurt dışı izlenimlerimin öykü haline dökülmüş halidir. GÜVERCİNLER VE ŞEYTAN adlı öykü kitabım ise çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın geçtiği Mersin’i, Mersin’in Bahçe Mahallesini anlatan, geçmişe ağıt niteliğinde öykülerdir. Her iki öykü kitabı da emekli olup Ankara’ya yerleştiğimde yayınlanıp okurla buluştu.
Daha sonra IŞIKLAR KENTİ adlı öykü kitabım, ardından babamın anılarını romanlaştırdığım iki ciltlik BABAMIN HİKAYESİ-DERİK ve BABAMIN HİKAYESİ-TAYYARECİ geldi. Yazmaya son vermeyi düşünüyordum ama öyküler akmaya devam etti. Son öykü kitabım da 2026’da BÜYÜKELÇİLİKTE KAOS adıyla yayınlandı. Dört öykü kitabı ve dört romanla yazmaya artık nokta koymanın zamanıdır diye düşünüyorum.

-Yazmayı düzenli bir şekilde yapabiliyor musunuz? Yoksa gündelik telaşlar yüzünden yazamamak moralinizi bozuyor mu?
Her gün düzenli olarak bilgisayar başına oturup yazan insanlara gıpta ile baksam da bu benim tarzım değil. Seyahat etmek, dostlarla sohbet etmek, çiçek yetiştirmek, bir çocukla oynamak, sokaklarda amaçsızca yürümek varken insanın her gün saatlerini bilgisayar başında yazmakla geçirmesi bana açıkçası biraz marazi geliyor.
-Ankara’nın sizin için özel bir anlamı var mı? Hayatınızın önemli bir bölümünün Ankara’da geçtiğini düşünürsek sizin için Ankara neyi ifade ediyor?
Evet, hayatımın önemli bir bölümü Ankara’da geçti. Pek de mutlu olmadığım çocukluğumu burada yaşadım, gençlik hayallerimin izini burada sürdüm, çocuklarım burada doğdu. Çocukluğumun, gençliğimin geçip gittiği Hamamönü’nde, Kurtuluş’ta, Cebeci’de, Ulus’ta dolaşırken nedense hüzün çöker içime. Zamanın akıp gidişi, yakınlarımın ölümü, hayatın anlamı üzerine düşüncelere dalarım. Bu kentin gittikçe azmanlaşması beni rahatsız eder, hep başka bir kente yerleşmenin hayalini kurarım. Ama başka bir kente gidip sonra geri döndüğümde de sıcak yuvama dönmüş gibi güvende hissederim kendimi.
- Yazmayı istediğiniz ancak zamanının gelmediğini düşündüğünüz için beklettiğiniz neler var? Ya da bunu hemen anlatmalıyım, deyip yazan yazarlardan mısınız?
Ben “Bunu hemen yazmalıyım” diyen yazarlardan değilim. Tam tersine yazmak istediğim şeyleri yıllarca beklettiğim oldu. Hatta bazılarını yazmayacağımı düşündüm. Fakat insan zihni bizim düşündüğümüzden daha çalışkan galiba. Siz konuyu unutuyorsunuz, o çalışmaya devam ediyor.
Ama bazen bir öykünün kapıyı aniden çaldığı da oluyor. Böyle bir durumda, ilkelerime aykırı deyip reddetmek gibi bir ahmaklık yapmıyorum, tabii ki!
- Uluslararası Ankara Öykü Günleri Derneği’nden 2013 yılından beri tanışırız sizinle. Yıllar içinde yazım dünyasında neler gözlemlediniz? Türk Edebiyatı’nda sizin için değişen ne oldu? Ya da her şey aynı mı?
Sanırım her şey daha da kötüye gitti. Zaten az olan okur sayısı sosyal medya nedeniyle daha da azaldı. Buna bağlı olarak yazarların kitaplarını yayınlatmaları daha zorlaştı. Sosyal medya insanların dikkat süresini azalttı. Yayınlanan kitapların kitapçı raflarına ulaşması bile sorun haline geldi.
- Günümüzde sayıları gittikçe artan yazma atölyeleri var. Amacı yazmak isteyene bir şeyler öğretmek olan bu atölyeleri de düşünerek. Sizce yazarlık bu şekilde öğrenilebilen bir şey mi, yetenek ne kadar önemli?
Türkiye’ye dönüp emekli olduğumda ben de Uğur Mumcu Vakfı’nın Yaratıcı Yazarlık kurslarına katılmıştım. O havayı solumak, yazmak isteyen kişilerle tanışmak, yazdıklarınızı hocalara gösterip geri bildirim almak elbette faydalı. Ama sınıfımdan herhangi birinin kitap bastırdığına tanıklık etmedim. Ama o kursların öğrencileri iyi kitaplara yönelttikleri, iyi bir okur olmalarını sağladıkları sanırım bir gerçek.
-Günde kaç saatinizi yazmaya ayırıyorsunuz?
Bazen beş, altı, çoğu zaman da sıfır. Böyle bir disipline sahip olmadığım için kendimi yermeli miyim, yoksa şanslı mı saymalıyım, bilemiyorum.

- Çok okudukça ve yazdıkça kendinizi daha yalnız hissediyor musunuz? Yalnızlaşmayı nasıl görüyorsunuz?
Dış politikada ‘değerli yalnızlık’ diye bir şey vardı bir zamanlar. Çok saçmaydı! Ama yazmak kaçınılmaz olarak yalnızlığı gerektiriyor ve bu da gerçekten çok değerli!
- Kitabınız yayımlandıktan sonra hemen yeni bir plan yapar mısınız?
Bir kitabım yayınlanınca üzerimde bir yük kalkmış gibi olur ve yeni bir yükün altına girmeye
hiç istekli olmam. Ta ki, içimde bir şey pıtrak gibi uç verip ‘Yaz artık beni!’ diyene kadar. Bu bazen kırk yıl önce yaşanmış ama unutulmuş bir olay olur, ya da ‘Ben bunu yazamam!’ deyip yıllar önce vazgeçtiğim bir konu olur. Bu çok tuhaf. Demek beyin bu konuları yıllar boyunca ben farkında olmadan işlemekte, geliştirmekte, yazmaya hazır hale getirmekte ve altın bir tepside bana sunmakta!
- Okumak her yazara çok keyif verir, sizde durum nasıl? Yazmanın önüne geçiyor mu okumak?
Yazar çok okumalı, edebiyatın dışında tarih, ekonomi, psikoloji, sosyoloji, felsefe gibi alanları da göz ardı etmemeli şeklinde yaygın bir kanaat var. Ben bu konuda kuşkuluyum. Bu doğru olsa bütün akademisyenlerin, bütün aydınların sanatçı olması gerekirdi. İnsan hayatı sınırlı ama bilgi sonsuz! Özellikle belli bir yaştan sonra bir yazarın gözleme, derin düşünceye, hayatın anlamı, bütün bu yaşananların ardında bir hikmet olup olmadığı konusunda düşünmeye zaman ayırması gerekiyor bence.
Çok teşekkür ederim değerli edebiyatçı arkadaşım Sedat Erden.

Yeni yorum ekle