Ölümü Dışlayan Yakınlık, Aşk Değildir.
İnsan çoğu zaman dünyada olduğunu sanır; oysa çoğunlukla dünyaya dağılmıştır. Günler birbirini izler, sözler söylenir, ilişkiler kurulur; fakat bütün bu hareketin içinde varlık sessizce geri çekilir. Yaşamak, fark edilmeden ertelenir. Ta ki bir karşılaşma, bu dağılmayı bozup insanı kendi varlığıyla yüz yüze bırakana kadar.
Bu yüzleşme huzur vermez. Dünya ilk kez gerçekten orada durur. Zaman, akıp giden bir çizgi olmaktan çıkar; geri alınamaz bir ağırlığa dönüşür. Her an, yalnızca yaşandığı için değil, bir daha yaşanamayacağı için anlam kazanır. İnsan, kendi sonluluğunu sezdiği ölçüde var olur.
Yakınlık, burada bir sığınak değildir. Başka bir varlıkla birlikte olmak, insanı kendisinden uzaklaştırmaz; aksine ona geri fırlatır. Çünkü öteki, boşluğu doldurmaz. Sadece o boşluğu görünür kılar. Birliktelik, yalnızlığı ortadan kaldırmaz; onu derinleştirir. Ama bu derinlik bir eksiklik değil, açıklığın kendisidir.
İnsan, öleceğini bilerek bağlanmıyorsa, sevmez; yalnızca ölümü düşünmemek için kendine bir düzen kurar.
Son, gelecekte bekleyen bir olay gibi durmaz. O, her anın içinde sessizce yer alır. Bu sessizlik, yaşananı keskinleştirir. Bir bakış, bir duruş, bir susuş; hepsi geri dönmeyecek olmanın bilgisiyle ağırlaşır. Yaşanan, tam da bu ağırlıkta derinlik kazanır.
Güzellik, burada teselli sunmaz. Rahatlatmaz. Anlam hazır değildir ve dünya cevap vermez. İnsan, bu suskunluğun ortasında durur. Ne kaçış bulur ne de kesinlik. Ama yine de geri çekilmez. Estetik olan, tam olarak bu geri çekilmeyiştir.
Umut, merkezde değildir. Gelecek bir güvence taşımaz. İnsan, belirsizliği aşmaya çalışmaz; onunla birlikte kalır. Çünkü her aşma çabası, yaşananın yoğunluğunu eksiltir. Burada mesele hafiflemek değil; varoluşun ağırlığını taşımaktır.
Birlikte olmak, tamamlanmak anlamına gelmez. İki varlık, aynı sona doğru yürüdüklerini bilerek yan yana durur. Biri, diğerinin sonluluğunu ortadan kaldıramaz. Ama buna rağmen kalır. Kalmak, burada bir alışkanlık değil; bilinçli ve ağır bir karardır.
Aşk, bu bağlamda bir duygu değildir. Bir varoluş biçimidir. İnsan, başka bir varlığın varlığıyla kendi varlığını daha açık yaşar. Gizlenemez, erteleyemez. Zaman artık harcanmaz; korunur. Çünkü her an, geri alınamaz bir açıklıktır.
Anlamsızlık inkâr edilmez. Ama ona teslim de olunmaz. İnsan, dünyanın suskunluğunu kabul eder ve yine de içinde kalır. Ne bir vaat ister ne de sonsuzluk talep eder. Sadece, yaşananın ağırlığına sadık kalır.
Ve belki de estetik olan tam olarak budur: Sonu bilinen bir varoluşu, hiçbir yanılsamaya sığınmadan açık tutmak. Ölüm, burada bir tehdit olmaktan çıkar; bir ölçüye dönüşür. Bu ölçü, yaşananı sadeleştirir, yoğunlaştırır, keskinleştirir.
İnsan, böyle yaşadığında mutlu olmaz.
Ama sahici olur.
Ve sahicilik, bu dünyada ulaşılabilecek en sessiz, en ağır ve en kalıcı güzelliktir.

Yeni yorum ekle