Toplumsal Dönüşüm Sancıları
Fahri Atasoy
Selçuklu Türklerinin Anadolu’ya yerleşmesiyle birlikte Türkiye adlandırması doğmuş. Anadolu’nun Türkleşmesi olarak adlandırılan süreçte toplumun yapısı konar-göçer niteliktedir. Türkler çabuk organize olabilen ve hareket edebilen bir yeteneğe sahiptir. Bunun kültürel ve coğrafi temelleri vardır mutlaka. Avrupalı antropologların sınıflandırdığı “göçebe” (nomad) tanımlamasına girmezler. Çünkü Türkler yeryüzünde hem devlet olabilen hem de göç edebilen bir yapıya sahiptir. Hatta bir Türk devletinin başkenti hakanın otağını kurduğu yerdir. Örneğin sefere çıkan bir padişah devlet işlerini bu kurulan otağda yürütür. Gözü arkada kalmaz. Obalarıyla, aşiretleriyle birlikte göç edebilen bir toplumsal yapının devleti bunu gerektirir. Günümüzde ortadan kalkmış olan bu özelliğin ipuçları Toroslardaki yörüklerin sosyal hayatında bulunabilir. Osmanlı devleti Balkan topraklarını fethettikten sonra yerleşik bir medeniyet kurmayı tercih etmiştir. Belki de tarihi şartlar mecbur bırakmıştır ama sonuçta konar göçer aşiretler uygun yerlerde iskan edilmiştir. Köyler ve şehirler böylece Türkleşmiştir.
Türkler hareketli bir yapıya sahip oldukları için çok farklı toplumlar ve kültürler ile temas halindedir. Türklüğün belki de en önemli özelliği burada saklıdır. İlk yazılı kaynaklarda Türklerin Çin ile ilişkileri metinlere yansımıştır. Bu konuda Orhun Yazıtları önemli bir belgedir. Sonrasında karşılaştıkları topluluklar ve kültürler ile etkileşimleri en önemli toplumsal dönüşüm alanıdır. Araplar, Farslar, Romalılar, Hintliler, Ruslar, Sırplar, Rumlar, Ermeniler, Arnavutlar en fazla temasta olduğumuz topluluklardır. Fakat bunlar arasında güçlü medeniyete sahip olanların üzerimizdeki etkisi fazladır. İslam dinini Araplar ve Farslar aracılığıyla öğrenen Türkler, ortak medeniyet havzası olarak İslam medeniyetine dahil olmuşlardır. Bu medeniyete önemli katkılar sağlamışlar ama kurumsal yapı Arapça ve Farsçayı öne çıkartmıştır. Pek çok Türk bilgini eserlerini bu iki dilde yazmıştır. Halk kendi öz kültürünü yaşatmaya ve kendi dilini kullanmaya devam etmiştir. Masalları, halk hikayeleri, şiirleri, ilahileri, türküleri, destanları Türkçe olarak dillendirilmiştir. Milliyetçilik çağında bu kaynaklar Türklük için çok önemli kaynak oluşturmuştur. İlk Türkçüler hedef olarak bu kaynakların incelenmesini ve derlenmesini önemli bir görev olarak kabul etmişlerdir.
Türklerin yerleşik hayata geçtikten sonraki hayatlarını ayrıntılı bir şekilde incelemek lazım. Bu bağlamda somut olgular önemli. Örneğin Asya içlerinde ilk yerleşen Türk kabilelerinin izleri insanlık tarihi bakımından son derece kıymetlidir. Sembolik olarak hatırlatmakta fayda var. İskitler’den kalan altın işleme örnekleri, Kazakistan’da bulunan altın elbise-zırh, Doğu Türkistan’da bulunan örme pantolon, Turfan kentindeUygurlar tarafından yapılmış “Karız” adı verilen çölün altından geçen su kanalları milattan önceye tarihlenmektedir. Bu örnekler göstermektedir ki Türkler bir taraftan konar-göçer hayat sürdürürken bir taraftan da medeniyeti geliştirecek önemli başarılar göstermişlerdir. Muhtemeldir ki Türklerin insanlık tarihindeki en büyük başarısı çok çabuk ve güçlü organizasyonlar oluşturmalarıdır. Türkler farklı kabile ve boylar halinde yaşasalar da siyasallaşma yeteneklerini çok iyi geliştirmişlerdir. Bunun somut örnekleri tarihte Türk kökenli halkların kurdukları devletlerdir. Batı Türklüğü olarak adlandırılan Türkiye bu bağlamda Selçuklu ve Osmanlı geleneğine dayanmaktadır. Sosyal yapıyı bu süreçte kazanılan tecrübeler ve yaşantılar oluşturmuştur.

Uygurlara ait Turfan’da yapılan kazıda bulunan pantolon

İskitlere ait altın kemer toka. Sibirya, MÖ 4. – 3. yüzyıl.
Selçuklu Devleti yıkıldıktan sonra önce Beylikler sonra Osmanlı Devleti ortaya çıkmıştır. Anadolu’nun imar edilmesinde Selçuklu ve Beylikler etkin rol oynamıştır. Bugün hâlâ gururla gösterdiğimiz eserler o döneme aittir. Ahlat mezar taşları ve kümbetleri, Divriği Camisi ve Şifahanesi, Beyşehir Eşrefoğlu Camisi, Sivas Gök Medrese gibi şaheserler önemli medeniyet simgeleridir. Bu eserler Türklerin sadece savaşçı özellikleriyle, devlet olmalarıyla, konar göçer hayat sürmeleriyle öne çıkmadığını gösterir. Bugünkü toplumsal yapının arkasında zengin bir tarih ve kültür mirası vardır. Türkleri diğer dünya milletlerinden farklı kılan da burasıdır. Ancak işler her zaman istendiği gibi gitmemektedir. Son üç dört asır Türkler için sıkıntılı yıllardır. Bu dönemdeki gelişmeler toplumsal yapıyı olumsuz yönde etkilemiştir. Osmanlı Devleti’nin bir imparatorluk olarak toprak kazanması devri bitmiştir. Zaten Batılı emperyalist imparatorluklar gibi olmadığı için ele geçirdiği yerlerde uzun süre kalıcılığı başaramamıştır. Burası da sosyal yapıyla ilgilidir. Türkler fethettikleri topraklarda yaşayan halkların kendi dinlerini ve kimliklerini korumayı ilke edinmiş bir özelliğe sahiptir. Bu halklar sonraları başlarına bela olsa da Türk devletleri onları korumuştur.
Osmanlı Devleti Viyana kuşatmasına kadar hep başarılıdır. Fakat bu tarihlerde Avrupa’da beklenmedik atılımlar yapılmıştır ve Osmanlı durmak zorunda kalmıştır. Sonrasında ise yenilgiler ve toprak kayıpları başlar. Osmanlı Avrupa’da sıkıştıkça Anadolu’daki kendi soydaşı Türklere yönelir. Sınırlarını koruyabilmek için bu yerleşik Türklerin çocuklarına çok yüklenmeye başlar. Yerleşik hayata geçerek Anadolu köylüsü haline gelen Türklerin (Türkmenlerin) en önemli görevi Osmanlı için vergi vermek ve asker olmaktır. Balkanlar’da, Trablusgarp’ta, Yemen’de, Filistin’de, Suriye’de, Kafkasya’da cepheden cepheye koşmak zorunda kalan Türk çocuklarıdır. Türkiye’yi anlayabilmek için bu süreci iyi bilmek gerekir. Bu bağlamda Kurtuluş Savaşı için asker olacak genç erkek nüfus kalmamış bir Anadolu coğrafyasından bahsetmek acı vericidir. Hatta Cihan Savaşı bittiğinde dağıtılan Osmanlı ordusundaki askerler memleketlerine varamadan yeniden toplanmışlar, hatta bazıları asker kaçağı durumuna düşmüştür.
Cumhuriyet kurulduğunda nüfusun yüzde doksanı köylerde yoksulluk içinde, savaşların ve salgın hastalıkların etkisinde, asırların yorgunluğu çökmüş bir şekilde yaşamaktadır. Değişim, gelişim, ilerleme gibi kavramlar bu topluma çok uzaktır. Osmanlı’nın modernleşme çabalarının köylü topluma yansıması pek görülmez. Toplumun büyük çoğunluğu yeni gelişmelerden haberdar değildir ve yeni imkanlara çok uzaktır. Türk toplumunu anlayabilmek için bu gerçeklikle yüzleşmek gerekir. İstanbul’da alınan modernleşme kararları ve adımları Anadolu’daki halkı bağlamaz. Bu yüzden Cumhuriyet döneminde modernleşme politikaları beklenen sonuçları vermedi. Hatta kırılmalara ve krizlere sebep oldu.
Osmanlı dönemi modernleşme sürecinin, bütün Türk toplumunu kapsamadığını görmek gerekir. İstanbul’da alınan kararlardan Anadolu Türklüğünün pek haberi yoktur. Anadolu’daki köylü Türkler kaderleri haline gelmiş yoksulluk ve ilkellik içinde hayatlarını sürdürmektedir. Avrupa’da sanayi devrimi olmuş, modern devlet ve ekonomi kurulmuş, yeni alet ve araçlar icat edilmiş kimsenin bilgisi yoktur. Bir orman köyüne ilk defa bir teneke soba geldiğinde köylüler yangın çıkacağından korkarak kullanmaktan çekinmişler. Ahşap evin ortasında ateş mi yakılır? İlk demir pulluk geldiğinde tarımda devrim gibi algılanmıştır.Halbuki gelen traktör değil, sadece karasaban yerine kullanılacak bir yeni alettir. Gaz yağı ile çalışan lamba ve fener de aynı durumdadır. Görmemişlik örnekleri öyle çoktur ki ayrı bir çalışma konusu olur. Çünkü Avrupa sanayi devrimi sonrasında çok fazla yeni icat ve üretim yapmıştır. Balkan topraklarında modernleşmenin etkisi görülse de Anadolu köylüsüne bunlar ulaşmamıştır.
Türkiye Cumhuriyeti, bir Anadolu devleti gibidir. Trakya’nın bir kısmı sınırlar içinde olmasına rağmen ağırlık Anadolu köylülerinin yaşadığı geniş coğrafyadır. Bu coğrafyaya bir yüzyıl içinde Rusya baskılarından gelen Kafkasya halkları, Kırım Türkleri, Rumeli’nden gelen Osmanlı tebaası sığınmıştır. Anadolu’da farklı etnisiteden (Kürtler) ve inançtan (Aleviler) halk grupları da vardır. Fakat çoğunluk Sünni Türk köylülerden oluşmaktadır. Türkiye’nin hamurunu bu insan grupları oluşturmuştur. Devletin adına Türkiye, halkın genel adına Türk denmiştir. Mustafa Kemal Atatürk devleti kurduktan sonra 1924 Anayasası’na şu maddeyi yazdırır: “"Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur."Atatürk bir Osmanlı subayı olarak hem kendi toplumunu hem batıda ortaya çıkan modern toplumu iyi analiz etmiştir. Osmanlı Devleti egemenliği altındaki tebaayı iki temel grupta sınıflandırmıştır: Müslümanlar ve Gayrimüslimler. Lozan antlaşmasında Türkiye’deki farklı dinlere mensup topluluklar azınlık olarak kabul edilmiş, diğerleri Türkiye devletinin yurttaşları olaraktanınmıştır. Osmanlı’nın Müslüman ahalisi Türkiye Cumhuriyeti’nin Türk olarak adlandırılan vatandaşları olmuştur. Kimsenin etnisitesine veya mezhebine bakılmamıştır. Türkiye’nin toplumsal yapısını anlayabilmek için bu başlangıç noktasını çok iyi anlamak gerekir. Türk toplumunun sosyolojik dönüşümü de buradan hareketle çözümlenebilir.
Türkiye ahalisinin bir an önce geliştirilmesi Cumhuriyetin ana hedefidir. Yoksulluktan kurtulup rahata ermeleri dünyadaki gelişen imkanlardan faydalanmalarına bağlıdır. Bunun için yenileşmek ve ilerlemek gerekmektedir. Osmanlı’nın başlattığı ama yaygınlaştıramadığı bu hedefleri T.C. başarmak zorundadır. Bunun için radikal kararlar verip uygulamak gerekecektir. Sonradan cumhuriyet devrimleri olarak adlandırılacak bu kararlar Türk toplumunun dönüşümünde önemli işlevleri vardır. Bu kısa yazı kapsamında konuya sadece işaret etmekle yetinelim ama ayrı bir başlıkta analiz edilmesinde fayda vardır. Devrimler bir anlamda yeni medeniyete geçişte istikrarlı adımlardır. Fakat sosyal olaylar her zaman planlandığı gibi sonuç vermez. Türkiye bu konuda laboratuvar gibidir. Bu geçiş süreci hayli sancılı olmuştur. Türkiye’nin içinden çıkamadığı siyasi, kültürel ve ekonomik krizlerinin kökeni buralara dayalıdır. Bu radikal adımlar atılmasaydı bu seferde toplum yüzyılların alışkanlıklarından kolayca çıkamazdı. Batıda geliştirilen modern medeniyeti yakalamak bir tarafa, uzaktan seyretmek zorunda kalırdı. Bugün her şeye (eksiklerine) rağmen Türkiye modern bir toplum olma yolundadır. Bu durum Ortadoğu ve Asya ülkeleri ile mukayese edildiğinde daha iyi anlaşılmaktadır. Dolayısıyla Türkiye’nin toplumsal dönüşümü son derece önemli bir konudur. Postmodernizm tartışmaları Türkiye için anlamlı değildir. Yeterince modernliği yakalayamamış ve kullanamamış bir toplumda Batı modernliğinin eleştirisi anlamını yitirir.
Toplumsal dönüşümü göstermek için burada bazı sembolik adımları ve süreçleri örnek gösterebiliriz. Bunlardan birisi alfabe değişimidir. Alfabe değişimi bir toplumun medeniyet değiştirme isteğinin somut göstergesidir. Çağdaş dünyanın bilimi ve teknolojisiyle ilgili bilgi birikimi Batı toplumlarının dilleriyle aktarılmaktadır. Onların alfabesini kullanmadan dillerinden faydalanmak mümkün değildir. Dolayısıyla çağdaş medeniyet seviyesine ulaşabilmenin yolu o medeniyetin kullandığı araçlara vakıf olmayı gerektirir. Eğitim sisteminin modernleştirilmesi girişimleri zaten Osmanlı döneminde başlamıştır. Mustafa Kemal modernliğin gereği olarak açılan Kara Harp Okulu mezunudur ve modernleşmenin de liderliğini üstlenir. Toplumu dönüştürmek için attığı önemli adımlardan birisi eğitimde birlik (tevhidi tedrisat) ve modern eğitim kurumlarıdır. Bu bağlamda 1926 yılında Gazi Terbiye Enstitüsü, 1935 yılında Dil Tarih Coğrafya Fakültesi kurulur. İlk ve orta öğretim okulları buna göre yeniden düzenlenir. Medreseler kapatılır. Din eğitimi için 1924 yılında 29 merkezde İmam Hatip Mektebi açılır ama sürdürülemez. Çabuk kapatılır, 1930 yılından 1948 yılına kadar kapalı kalır. DP’nin iktidara gelmesi sonrası İmam Hatip Okulları olarak yaygınlaşır. Fakat dini eğitim meselesi toplum arasında sürekli gerilim ve tartışma konusu olmuştur. Bu konunun çok yönlü olarak analiz edilmesi gerekmektedir.
Cumhuriyet ilan edilmesi bir modern ulus devlet olduğumuzun beyanıdır ve bunun şartlarının yerine getirilmesi gerekmektedir. Modern ulus devletler akılcı-yazılı hukuk kurallarına dayalı demokrasiyle yönetilir. Devletin kayıtlı resmi belgeli vatandaşları vardır. İlk zamanlar halk arasında “kafa kağıdı” olarak adlandırılan nüfus cüzdanları vatandaşlığın belgesidir. Eski dönemde bu yoktur. Hukuk alanında Türkiye’nin yeni sistem hazırlama imkanı yoktur ve Avrupa’da geliştirilmiş sistemler getirilir. Anayasa ve kanunlar böylece Batı demokrasilerindeki gibi şekillendirilmeye başlar. Uygulamada birçok problem ortaya çıkar, insan hakları ve demokrasi kesintiye uğrar. Türkiye’nin modern yönetim tecrübesi hem dönüşüm hem aksamalar bakımından analiz edilmeye muhtaçtır. Türkiye demokrasisi maalesef jakoben uygulamalar ve darbeler ile sürekli yaralanmıştır. Henüz istenen ve hedeflenen demokrasi kurumsal olarak yerleşmiş görünmemektedir. Bu konuda eleştiri yapılabilecek pek çok problem sayılabilir.
Toplumsal dönüşümün en önemli boyutlarından birisi şüphesiz köylülükten kentliliğe geçiş süreçleridir. Görünürde köylerde nüfus artışı dolayısıyla geçimlerini sağlamak için kentlere göç eden insanlar kentleşme başlığında incelenmektedir. Fakat burada çok önemli problemler ortaya çıkmıştır. Bunların ayrı ayrı maddeler halinde ele alınmaları gerekir. Bu konuda verilen çarpıcı örnek olayın vahametini güzel özetler: “Ankara Başkent olduğunda bir köy gibiydi ama göçlerden sonra daha da büyük bir köy oldu” iddiası abartılı olsa da temelsiz bir teşhis değildir. Gecekondulaşma, kuralsızlaşma, kontrolsüzleşme, uyum sağlayamama gibi pek çok olumsuzluk sayılabilir. Nihayetinde kentlerde yaşamaya başlayan insanların kent kültürünün gerektirdiği davranış kalıplarını benimseyememesi ve aksine kabalaşması ortaya çok önemli bir problem çıkartmaktadır. Artık bu insanlar köylü de değiller ve kentli olmak da istemiyorlarsa ne yapmak gerekir? Toplumsal dönüşümün belki de en önemli problem başlıklarından birisi burada saklıdır. Türk toplumu köylerden kentlere göç etmekle yeni bir sürece girdi ve bu gerçekliğin olgusal temellerine inilerek analiz edilmesine ihtiyaç vardır.
Türkiye’nin ekonomisi sık sık krizlerle aksamaktadır. Ekonomi ile ilgili çok boyutlu problemler sağlıklı bir toplumsal dönüşüm yaratamadığımızı gösterir. 1970’li yıllarda ülke tarım ekonomisine dayalı kendi kendine yeten bir konumdayken şimdilerde hayvancılık ve tarımda problem yaşanmaktadır. Sanayileşmede ise dijital teknolojilerle birlikte yeni yönelimlere geçilmiş olmasına rağmen bu alanda ciddi bir başarı görünmemektedir. Krizleri çözmek için yapısal tedbirler alınamamakta, maalesef yüzeysel ve geçici önlemlerle idare edilmektedir. Dolayısıyla teknolojik ve ekonomik dönüşüm konusunda büyük problemler çözülmeyi beklemektedir.
Uluslararası ilişkiler ve dünyanın değişen dengeleri içinde Türkiye’nin durumu incelenmeye değer bir başka önemli başlıktır. Buna Türkiye’yi sıkıştırmaya yönelik terör saldırıları dahil edilmelidir. 1980 öncesi iç savaşa dönüşen sağ-sol kavgası, Ermeni saldırıları, PKK terör eylemleri, FETÖ sızmaları gibi problemler konjonktürde Türkiye için ayak bağı olmaktadır. Türkiye, Osmanlı ve Selçuklu mirası üzerinde önemli bir güç dengesi olabilecekken küçük problemlerle boğulmaya çalışılmaktadır. Halbuki SSCB’nin yıkıldığı, ABD’nin tek süper güç olarak arzı endam ettiği dünyada Türklerin varlığı bütün dengeleri etkileyecek güçtedir. Bu gücü fark edip yönetemezseniz sizi bir kaşık suda boğarlar. Fark ederseniz ve oyuna akılla bilgiyle girerseniz büyük kazançlarınız olur. Bunu yapabilmek için Türkiye toplumsal dönüşüm süreçlerindeki problemleri bir an önce çözmeye koyulmalı ve doğru yönetmelidir. Bunun için rasyonel akla, bilimsel bilgiye, stratejik düşünceye ihtiyaç vardır.
Yeni yorum ekle