Abidin’inBir Çiftliği Var
Serap Gökalp
Vay namussuzlar, nasıl da kapıştılar, diye düşündü Abidin. Yüzündeki terleri sildiği elini pantolonuna sürttü. Pencereden sızan güneş rutubetli, loş, eski ahırı ikiye bölüyordu. Oturduğu yerde dikkat kesilmiş, vücudu öne eğilmiş, ağzı hafifçe aralanmıştı. Arada kıpırdattığı ayaklarıçıtırtılı bir halı hissediyordu. Nefesi yutkunmayla kesiliyor, yüzündeki iştahlı saldırganlık değişmiyordu. Göz bebekleri cam duvarın içindeki tüm kıpırtıları yansıtıyordu. Siyah olan ani bir hareketle sarımsı olanın üstüne çullanmıştı ki kapı sessizce açıldı, Abidin’in sırtına bir ışık çizgisi düştü. Sıcak hava ve ot kokusu içeri doldu. Bir gölge tepesine doğru uzandı.
“Manyaksın oğlum sen!”
Sıçradı, ayağa fırladı,
“Üf ödümü patlattın be Cezmi!”
Cezmi ellerini ceplerinden çıkarmadan yanındaki sandalyeye çöktü. Koca bir bakır kazan büyüklüğünde, içi kıvıl kıvıl akrep dolu cam koruyucuya tiksintiyle baktı. İçerinin rutubet kokulu serinliğinden mi, gördüklerinden mi hafifçe titredi. O bildik çocuk şarkısını mırıldandı.
“Abidin’in bir çiftliği var, çiftliğinde akrepleri var…”
Abidin cevap vermedi. Hazır kalkmışken bir kavanoza biriktirdiği kırkayakları, tespih böceklerini üstteki kapaktan akrep yuvasına boşalttı. Canlı yemler kargaşa yarattı ama kavga edenler duruşlarını bozmamıştı.
“Bak bak,” dedi Cezmi. “Soldaki var ya, aynı Hasan. Vurup kaçıyor. Hasan da o gıcık şakalarını yapıp kaçar.”Cevap alamayınca, “Hasan’a benzemiyor mu ama?”diye ısrar etti ve ilk kez ona baktı. Amma çirkin herif be, diye düşündü. Abidin bu bakışı gördü ve hissetmiş gibi yüzünde kötücül bir anlam belirdi. Cezmi bir an düşündüklerimi sesli mi söyledim diye kendinden kuşkulandı. Oysa Abidin,bu sıcakta zaten hoşlanmadığın birinin can sıkıntısından gevezelik edeceği tutarsa bunun ucu nereye varır bilmem, diye düşünüyordu.
“Hasan’ı kötüleme bozuşuruz,” dedi kısık bir sesle.
“Senin iyi arkadaşın.”
Abidin gene alçak sesle, “Öyle,” derken susmasını uyarıyordu. Cezmi anlamazdan geldi.
“Arka çıkıyorsun da senin hakkında atıp tutuyor haberin yok,” diye diretti.
“Yapmaz.”
“Senin için iş güç bilmez, huysuzun teki, Yaradana bile yamuk bakar, demez diyorsun yani…” derken gözlerini devirdi.
Abidin sabırlı biriydi ama Cezmi’nin bundan sonraki her sözü, her hareketi hakaret gibi gelmeye başladı. Elindeki boş kavanoza baktı.
İş güç bilmez mi? Akrep zehrinin altın değerinde olduğunu sen ne bilirsin? Hele laboratuvarımı bir kurayım da görün. Sana gelince iyi bir dersi hak ettin keçi!
Akrep yuvasının kapağını açtı, kavga eden iki akrebi eliyle alıp kavanoza koydu. Cezmi’nin kanı çekilmişti. Hep akrepleri elinde gezdirir, derlerdi de inanmazdı, şimdi gözüyle görmüştü.
“Ne yapıyorsun sersem?”diye fısıldadı. Sanki akrepler yüksek sesten ürküp kendisine saldıracaklardı.
“Ben efsunluyum, sokmazlar,” dedi Abidin. “Bunu kimseye söyleme bak, bozuşuruz,” derken kavanozun kapağını değil birinin kafasını büküyor gibiydi.
“Neyi?”
Abidin Cezmi’yi taklit ederek, “Efsunlu olduğumu sersem!” diye uyardı.
Bir an dışarıdaki çekirge sesleri, kazların telaşlı çığlıkları ve kanat sesleri duyuldu.
“Demez, demez elbet. Geçenlerde kahvede herkesin içinde, Abidin nerelerde, diye sordular da… Ne bilirim ben o Yaradan’a yamuk bakanın nerede olduğunu, diyen de Hasan değil dedemdi.”
Cezmi, söylediklerinin adamı can evinden vurmasını bekledi. Abidin, yabani bir hayvanın avına sokulmasını hatırlatan tavrıyla iyice yaklaştı, aniden onun boğazına yapıştı, ayaklarını yerden kesti, “Sakız gibi herifsin be Cezmi, ben senin hâlâ Ayça’nın peşinde gezdiğini, Hasan öğrenirse bacaklarını ayıracağını söylüyorlar, diyor muyum?”
Bundan fazlasını söylemedi. Havada Cezmi ve “sus” emri bir an asılı kaldı. Cezmi, dev bir akrebin kıskaçları arasındaymış duygusuyla Ona baktı, sonra toparlandı,
“Hop, hop, yavaş ol kardeşim. Ben mi diyorum bunları sanki? Madem bu kadar alıngansın, Hasan’ın boğazına sarılsana! Adam istediğini yapıyor! İstediği iş, istediği karı!”
Abidin’in parmakları sıkıştı. İki gözü iki ayrı noktaya çakılmış, göğsü inip kalkıyordu. Cezmi elinin tersiyle onu itti, kapıya yöneldi.
“Benim sevgilimi elimden alan, senin dedikodunu yapmaz mı sanıyorsun?”diye bağırdı, kapıyı açarken. Aralıktan ,aydınlık parçaları girdi içeri. Kapı gürültüyle kapandı. Az önce üstüne ışık vuran örümcek ağının titreyerek karardığını gördü Abidin. Ayağının altında mıcırlar yer değiştirirken yanaklarını çiğneyerek öylece kazların tıslamalarını dinledi. Cezmi’yi kovalıyorlar. Akrep yuvasında yemler bitmiş, kavanozda kavga bitmemişti.Bunun uydurması. Hasan benimle alay eden kaç kişinin üstüne yürümedi mi? Gözlerini bir doktora gösterelim, çaresi varmış, ameliyat ediyorlarmış, demiyor mu? En iyisi geçmeli karşısına, sen böyle böyle dedin mi, demeli… Ya dediyse? Yüzünü buruşturdu. Cezmi gibi bir herifin sözüne bakıp bunca yıllık arkadaşını…Duramadı. Saate baktı, Hasanlara gitmeye karar verdi.
O sıcaktahızlı hızlı yürüyünce, Hasan’la da konuşamayınca yatıştı biraz. Uyandırayım, demişti Ayça gelin, ‘acelesi yok,’ diye geçiştirip eve döndü.
“Geldin mi?”diye seslendi anası yaptığı işten başını kaldırmadan.
“Ana ahırı sen mi açık bıraktın?”
“Kapı açık mı? Cezmi seni sormaya gelmişti. O mu acaba…”
“Cezmi mi? Ne zaman?”
“Üf çok yoruldum…Az önce gitti. Güya Ayça reçel yapmış, Cezmi’nin kız kardeşinden boş kavanoz istemiş de… Elinde kavanoz dolu bir poşet… Abidin yok gitti, dedim, ahıra bakayım diye…”Arada derin nefesler aldığı konuşmasını iskemleye oturup sürdürdü, “Ayça’nın peşini bırakmıyor. Annem demişti, dersin. Yalandan kavanoz götürüyor. Maksat kıza musallat olmak! Hangi gün Hasan anlayacak o zaman ne olur bilmem…”Eliyle yelpazelendi.
Abidin düşünceli, “Sana Hasanlara gidiyorum dedi he?”
“Ayçalara,” diye düzeltti kadın, aradaki farkı gözlerini devirerek vurguladı.
Abidin ahıra daldı, kavgacı akreplerin kavanozu yerinde yoktu.
***
Hüsam kan ter içinde traktörün frenini çekti, motoru kapatmadan aşağı atladı,
bağırtısındanAbidin de annesi de dışarı fırladılar.
“Hayrola Hüsam?”
“Ağbi koş, Ayça yengem gönderdi. Hasan Ağbimi akrep sokmuş!”
Abidin traktöre seğirtti. Hüsam yolda olanları anlattı. Traktörün sesini bastırmak için bağıra bağıra konuşuyorlardı.
“Ağbim gece vardiyasından gelmiş, çardakta uyuyormuş, diyor ki uykumda canım yandı aniden uyandım. Acıyan yeri tutayım derken bir akrep paçamdan çıkmaz mı?”
“Neresini?”
Hüsam, bir eli direksiyonda kendi bacağında ısırılan yeri işaret etti, “Buradan.”
“Hastaneye gitmek gerek,” dedi Abidin. “Tek çaresi…”
“Önce zehiri akıtmalı, dediler. Bilemedik ki…”
Bahçenin önünde traktörü park ettiler, çardağa koştular. Hasan kıpırdamadan yatıyordu. Kırk dereceyi aşan sıcaktan, yaşadıklarından ve çevresindeki kalabalıktan ter içinde, saçları kafasına,tişörtü vücuduna yapışmıştı. Olayı duyan gelmişti, havada ağır bir insan kokusu vardı. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Abidin geldi, diye dalgalandı kalabalık.
Abidin çevresine şöyle bir baktı, Bak acıda ortaklık böyle olur aslanım, diye düşündü, burnundan güldü. Neyse ki benim başıma gelmedi o yüzden senin elini tutmaya geldim ortaklığıdır bu. Biri bile bir şey yapmaz, adam ölür gider, namazını kılarlar.
Hasan’ın yanına diz çöktü, öfkesini tümden unutmuştu, “Bakayım yaraya.”
“Zehiri akıtmak gerek,” dedi biri.
“Bu doktor işi,” dedi Abidin yarayı incelerken. “İğnesi var, yapıyorlar, iyileşiyorsun.”
“Ya doktora yetişemezsem,” dedi Hasan.
Abidin duymazdan geldi, “Ne zaman oldu?” dedi.
Hasan hissettiği bir huzursuzluk, bir dürtüyle uykusundan uyanmıştı. Aynı anda sanki az önce ayak ucunda duran bir varlığın bıraktığı bir rüzgâr mı dese, bir koku mu? Tam o sırada işte bacağındaki acıyı hissetmişti. “ Yarım saat falan,” diye cevapladı Abidin’i.
Keşke eve dönmeseydim, diye aklından geçirdi Abidin. Keşke gelseydim yanına. Ama ben evin içinde uyuyor sandım seni...
“Sen şu yarayı kes, akıt zehiri Abidin. Araba hazır. Yetiştirin beni hastaneye.”
“Miden bulanıyor mu? Kalp atışın nasıl?” Parmağını şah damarına bastırdı.
“Yalnızca terliyorum gördüğün gibi.”
“Ne oldu? Hani sen efsunluydun?”diye seslendi Cezmi insanların arasından. “Bir çaresini bulursun.”
Abidin ona öyle bir baktı ki Cezmi, ileri mi gittim acaba, diye düşündü ama lâf bir kere çıkmıştı ağzından.
Bir piknik tüpü yakıldı, keskin bir bıçak bulundu. Abidin esmer tenli aşınmış eliyle bıçağı ateşin üstüne koydu. Sabunlu su yapıp yarayı temizledi. Kafasını kaldırdığında Cezmi’nin Ayça’ya bakışını yakaladı. Anam haklı. Akrep kavanozunu aldın, reçel kavanozu yalanını uydurup buraya geldin. Peki nasıl becerdin de akrepleri Hasan’ın paçasından soktun? Sen Hasan’ı öldürmek istedin!
Ayça, “Bizim evde akrep olmaz,” diye dövünüyordu. Sonra birden Cezmi’ye döndü. “Sen onun yanındaydın. Görmedin mi?”
Abidin bıçağın sapına uzanmışken öylece kulak kesildi.
“Yoo,” dedi Cezmi. “Senuyuyor deyince…Tahire yengeler kavanozları bekliyordu. Acelem vardı. Yürüdüm gittim ben.”
Abidin, tam ‘Sen kavanozları Ayça geline getirmedin mi?’ diyecekti ki Hasan,
“Sen benim ayak ucuma gelip dikildin mi?” diye sordu.
Abidin bıçağı ateşin üstünde çevirdi.
“Kim? Ben mi? Yok valla,” diye güldü Cezmi.
“Ayça yengem uğradı, dedi senin için… Elinde kavanozlar…” diye söze karıştı Hüsam.
“Yok yahu. Ne zaman?”
“Ne için uğramıştın sen?” dedi Abidin, elinde kızgın bıçak ayağa kalkıp Cezmi’ye döndü.
Cezmi, tümüyle kendine yönelik bir tehdit gibi aldığı bu davranıştan mı, verecek cevap bulamadığından mı, ağzını açıp kapadı.
“Hadi,” dedi Hasan, Ayça’nın yemenisini kıvırıp kalınca bir yumak yaptı, dişlerinin arasına yerleştirdi. Erkekler, kollarını bacaklarını sıkıca tuttular. Abidin işini yaparken Hasan bayıldı. Ayça’nın ağlaması ateşten bir perde olup ağaçlara yükseldi. Sonra bir orak geçti sanki bahçenin üstünden, sesleri biçti.
“Haydi oyalanmayın!”
Ana yola doğru hızla ilerlerken, öğle sıcağında yol kenarlarında yanıp sönen cam kırıklarına bakan Abidin arabayı kullanan Hüsam’a,
“Kafama bir şey takıldı,” diye mırıldandı.
“Cezmi’nin Hasan abimlerde işi neydi de mi?”
“Sen de gelmişsin,”dedi Hasan arkadan.
“Geldim. Seni evde uyuyorsun sandım. Keşke dönmeseymişim, diyeceğim ama...” Öfkesini hatırlayıp lafı değiştirdi. “Cezmi benden sonra gelmiş olmalı.”
“Onu gördüm gibi de…Uyku sersemi bana mı öyle geldi acaba?”dedi Hasan.
“Gördün,” dedi,Abidin Hüsam’a bakarak. Hüsam yoldan gözünü bir anlığına ayırıp bakışına cevap verdi.
“Hüsam.”
“Buyur Abidin Abi.”
“Onun pis günahını almak istemem de…”
“Nedir abi?”
“Şu Cezmi benim ahırdan iki akrebi çalmış bana kalırsa…”
“Akrep mi çaldı dedin abi?”
“Etiketli mi oğlum senin akrepler?”diye güldü Hasan.
“Bırak şakayı oğlum, ciddiyim. Kavga eden ikisini kavanoza koyup rafa kaldırdım. Akrepleri elle tutuyorum diye aklı başından gitti keçinin.”
“Kimin,Cezmi’nin mi?”
“He. Dili tutuldu. Öyle ki, alçak sesle konuşmaya başladı.” Güldü, “Kavanozu rafa koydum. Niyetim onu korkutmaktı. Korktu da. Çıkıp gitti. Ardından ben çıkıp sizin eve kadar yürüdüm. Ayça uyuyor deyince…Geri döndüm. Baktım ahırın kapısı açık. Anama sordum, dedi; Cezmi geldi seni sordu. Anam evde yok, dediyse de ahıra girmiş. Dedim; ne münasebet? Geri niye geldi? Bir de baktım akrep kavanozu toz olmuş.”
“Deme!”diye haykırdı Hüsam.
“Yemin olsun.”
“Yani sen sanıyorsun ki…” diye cümlesini yarım bıraktı Hasan.
“Ben sanmıyorum. Adım Abidin’se o kadar eminim. Anladın mı Hasan?”
“Geldik,” dedi Hüsam acil tabelasından saptı.
***
Kahvede her zaman pişti oynayan tayfanın şamatası açık televizyonun sesine karışıyordu. Saat gecenin onu olmuş hava serinlememişti. Adamların kimi atletle oturuyordu kiminin belden yukarısı çıplaktı. Ellerinden gelse tepelerindeki ottan gölgeliği söküp atacaklardı. Kahveci meşrubat ve su satışından memnundu. “Şu fırfırı adam gibi çalıştır be kardeşim!”diye bağırdıklarında söz dinliyor, düğmeyi çeviriyor, kaşla göz arasında devrini düşürüyordu. Ona göre açık havada vantilatör çalıştırmak israftan başka bir şey değildi çünkü.
Hüsam gerinip, “Çok yoruldum, gidip yatacağım,” diye oyundan kalktı. Askıdaki gömlekler arasından kendininkini aradı. Sırt çantasını açtı. Tekrar askıyı gözden geçirdi.
“O Cezmi’ninki,” diye uyardı kahveci.
“Tamam. Benimki buradaymış şimdi buldum.”
“O kavanoz neyin nesi be?”
“Hiç. Abidin’in akreplerine canlı yem topluyorum da… Yanımda bulunduruyorum.”
Boş kavanozu çantasına yerleştirdi, kahvenin duvarına oturdu, bir sigara yaktı.
Cezmi de eve gitmeye, karar verip askıdaki gömleğini sırtına geçirdiğinde Hüsam’ın sigarası bitmek üzereydi. Cezmi’nin çıkardığı boğuk sesi ilkin ciddiye alan olmadı. Ancak kahveci hızla kaçan akrebi görüp bağırınca herkes yerinden fırladı.
“Akreeeep! Akrep lan Akreeep!”
Cezmi kolunu tutuyordu. “Soktu!”diye haykırdı. “Gömleğin koluna girmiş namussuz!”
Hüsam kargaşayı duyunca sigarasını ezdi, geri döndü, “Ne oluyor yahu?” diye seslendi insanların omuzları üstünden.
“Koş Abidin’i al gel! Akrep sokmuş Cezmi’yi.”
Birçok anlama gelecek bir sesle “Haydaaaa!” diye mırıldandı Hüsam, ikiletmeden birinin motosikletini ödünç aldı, yola çıktı.
Ahıra girdiğinde Abidin tepesindeki çıplak ampulle, akrep yuvasından yayılan aydınlatmanın içinde kıpırdandı.
“Şey,”diye seslendi Hüsam, “Cezmi’yi akrep soktu da…”
Ayrık dizlerini kavramış avuçlarıyla her an kalkmaya hazırmış gibi oturan Abidin bakır rengi göz kapaklarıyla hiç sevmediği gözlerini, ‘tamam’dercesine kapattı.
***
Kahvehanedekilerin bağırtısı uzaktan duyuluyordu.
“Nerede kaldınız birader?”
Hüsam tersledi, “Teker patladı, elden ne gelir, yürüdük…”
“Açılın,”diye azarladı Abidin kalabalığı. “Ne zaman oldu?”
“Yarım saat, kırk beş dakika olmuştur,” diye konuştu biri.
“Olur mu? Kesin bir saati geçti. Baksana gece haberleri başladı,”diye itiraz etti başka bir ses.
Cezmi terliyordu. Kolundaki yara kabarmıştı. “Canım yanıyor,”diye inledi. Abidin onun ilk olarak birinin yüzüne bakarak konuştuğunu düşündü. Haber hemen yayılmış evlerden kadınlar çocuklar koşup gelmiş, kahvenin önünde etten duvar olmuşlardı. Yara dağlandı. Abidin yanında getirdiği ilaçla pansuman yaparken Ayça’nın, “Al bunu yaraya serp, alevini alır,”dediğini duydu. Küçük bir sesle, “Ayça…” diyen Abidin’e kadınların arasından sıyrılıp yaklaşan genç kadın aynı kısık sesle, “Akrepler birbirine saldırmadan önce sabırla beklerler di’mi Abidin? Benim sabrım buraya kadar,” diye cevap verdi. Gözlerinde öyle bir ışık çaktı ki Abidin rüyada gibi elini uzattı. Ama Ayça, bir parçakağıdın içindeki tozu yaranın üstüne serpmeyi Abidin’e bırakmadı.
***
İlçe merkezindeki hastanenin nöbetçi doktoru bilgisayar tuşlarını tıkırdatmayı bırakıp açıklama yaptı:Panzehir hastanede yoktu. Kayıtlara göre son doz bugün gelen bir vakada kullanılmıştı. İstek yapılmıştı elbette…
“Üniversite hastanesine sevk edeceğim, istemezseniz, özel hastanelerde var mıdır, araştırmak gerek. Bunu siz yapmalısınız. Ama üniversitede vardır. Karar sizin,”diye bitirdi sözünü.
“Peki siz orada panzehir var mı, görebiliyor musunuz sistemden?”dedi Hüsam, bilgisayara doğru boynunu uzattı.
Doktor ellerini iki yana açtı, “Üniversiteyle sistem bağlantımız yok. Ama vardır ellerinde.”
“Nasıl olacak, üniversite hastanesine götürürsek yani?”
“Ambulansla gitmelisiniz… Ambulansla gitmelisiniz de…Bildiğim kadarıyla hepsi görevde. Bekleyin ben telefonla araştırayım.”
Bir saatten fazla beklediler. Cezmi’nin ağrısı arttı. Kolu tümden şişti ve uyuşmaya başladığını söylüyordu. Sevk yapacakları için hiçbir müdahale yapmaya yanaşmıyorlardı. Bir sağlık memuru hastaya bakıp başını salladı. Kendi olanaklarıyla acele götürmelerini tavsiye etti. Cezmi’nin zor nefes alışına, terlemesine, başını oraya buraya savurmasına baktı baktı, “Durumu iyi değil,”diye kaşlarını kaldırdı.
“Götürün beni,” diye inledi Cezmi.
Yola çıktılar.
Trafik sakindi ama Hüsam dörtlüleri yakmış, ha babam kornaya basıyordu.
“Hüsam trafik kurallarını çiğneme.”
“Abi durumu kurtarayım diye yani,”
“Neme lâzım, şimdi polis durdurur, derdimizi anlatmak için göbeğimiz çatlamasın.”
“Haklısın abi.”
“Siz trafik kurallarından mı başka şeyden mi konuşuyorsunuz?” dediği sırada Cezmi, kusmaya başladı.
“Trafik kurallarından aslanım. Polis durdurursa bizi oyalar. Seni yetiştiremeyiz. O bakımdan…” Sözünü tamamlamadı, Hüsam’a baktı.
Arka koltuk salyadan kusmuktan yapış yapış, içerisinin havası dayanılmaz olmuştu. Klima arızalıydı. Camları açmak bile yetmedi.
“Trafik kuralları diyeceksin Abidin abi ama ben bayılırsam…”
Abidin belli belirsiz sırıttı. Eliyle hastane tabelasını işaret etti.
“Beşyüz metre sonra sapaktan gireceksin, şaşırma.”
“Merak etme abi.”
“Geldik mi?” diye sordu Cezmi.
“Az kaldı,”dedi Abidin tuhaf bir sesle.
***
Hüsam ensesini ovdu, “İlçedeki devlet hastanesinde panzehir olmaması da ne şanssızlık ama,” dedi, garip bir sesle. “Üstelik panzehri nerede bulursun? Özelde mi üniversite hastanesinde mi bilmiyorlar, sistemden göremiyorlar. İşe bak.”
“Ya koskoca hastanede bütün ambulansların görevde olmasına ne demeli? O kadar da bekledik,” diye başını salladı Abidin.
“Gecenin biri oldu be abi…”
“Sevk yapılacak hasta diye de bir Allahlın kulu gelmedi, bakmadı.”
“O hasta bakıcı mıydı, memur muydu neydi, bir adam geldi ya… Hani Cezmi’ye bakıp başını salladı. ‘Durumu iyi değil bunun, zor nefes alışına, terlemesine başını oraya buraya savurmasına bakarsan iyi değil,’ dedi hani. ‘Kendiniz bir an evvel götürün kardeşim, bekleyip durmayın…’ Öyle böyle bir saate yakın da orada oyalandık.”
“Ona su içirmeye çalıştım ya içiremedim, döküldü. Götürün beni, diye inledi… Yalnız yolda senin o halin neydi öyle be Hüsam? Yaktın dörtlüyü bastın kornaya…”
“Ne yapayım abi, durum icabı işte. Etrafını kolaçan ederek bıyık altından güldü, Abidin’in dediklerini tekrarladı: ‘Neme lazım Hüsam, şimdi polis durdurur, derdimizi anlatmak için göbeğimiz çatlamasın.’ Biz konuşurken kuşkulandı mı ki? ‘Siz trafik kurallarından mı başka şeyden mi konuşuyorsunuz?’ dedi ya… Çakal işte. Kusmaya başlayınca takati kalmadı. Araba da berbat oldu be abi. Şu klimayı yaptırmayı ihmal etmemeliydim.”
Yoruldular. Koridorda çömelip beklediler. Klima vınlaması, gelip geçenlerin telaşlı ayak seslerine bazen bir hasta çığlığı karışıyordu.
“Cezmi Kabakçı’nın yakınları!”
Ayağa kalktılar. Doktorun yüzündeki kötü haber maskesinden, “Başınız sağolsun,” cümlesi çıktı. Onu, Hüsam’ın, giderek fısıltıya dönüşen sesi karşıladı,
“Ama akrep sokmasına ilaç var dediler de…”
“Var elbette,” diye azarladı doktor. “Yaptık serumu. Geç kalınmış biiir. Yara neden kesildi ikiii? İzcilik mi oynadınız? Üç hangi geri zekalı? Sustu, derin bir nefes aldı,“Laboratuvar sonucunu görünce aklımı bozacağım sandım. Şimdi zabıt tutmak vardı ya, işim başımdan aşkın. Cehalet diz boyu! Kim yaptı bunu?”
İki adam boş boş bakıp omuzlarını silktiler.
“Bekleyin rapor yazacağım.”
***
T.C. ……………. Üniversitesi ……….Hastanesi
Acil Servis Hasta Geliş ve Değerlendirme Raporu
Hasta Adı Soyadı: Cezmi Kabakçı
Doğum Tarihi: [Bilinmiyor – eksik]
Cinsiyet: Erkek
Başvuru Tarihi ve Saati:.../../… – 02:30
Başvuru Şekli: Kendi imkânlarıyla, hasta yakınları tarafından
Başvuru Nedeni: Akrep sokması
Öykü:
Hasta, …/…/…tarihinde saat 02:30 sularında akrep sokmasına bağlı şikâyetlerle acil servise başvurdu. Hasta yakınlarının beyanına göre olay Ilgar Köyü'nde gerçekleşmiş, ilk olarak ilçe devlet hastanesine başvurulmuş ancak antivenom bulunamaması ve ambulans temin edilememesi nedeniyle hasta, üniversite hastanesine kendi araçlarıyla sevk edilmiştir.
Hasta acil servise ulaştığında sokulma sonrası geçen süre nedeniyle genel durumunun kötüleştiği, vital bulgularının bozulduğu ve bilinç durumunun kapalı olduğu gözlemlenmiştir.
Fizik Muayene Bulguları:
- Akrep sokmasına bağlı yara izine rastlanmıştır.
- Yarada DDT kalıntılarına rastlanmıştır. Nedeni öğrenilememiştir.
- Hasta yakınlarından alınan bilgiye göre, sokulan bölgeye olay yerinde dağlama işlemi uygulanmış, bu girişim sırasında enfeksiyon gelişmiş olabileceği değerlendirilmiştir.
- Lokal enfeksiyon bulguları (hiperemi, ödem, ısı artışı) mevcuttur.
- Sistemik reaksiyon (taşikardi, hipotansiyon, bilinç değişikliği) bulguları saptanmıştır.
Yapılan İşlemler:
- Hasta hızla resüsitasyon odasına alındı.
- Gerekli hayati destek müdahaleleri başlatıldı.
- Antivenom tedavisi planlandı ancak geç başvuru ve genel durumun bozulmuş olması nedeniyle yanıt alınamadı.
Sonuç:
Tüm medikal müdahalelere rağmen hasta, saat 03:30 sularında kardiyopulmoner arrest gelişmesi sonucu eksitus (ölüm) olarak değerlendirildi.
Sonuç ve Değerlendirme:
Cezmi Kabakçı isimli hasta, akrep sokması sonrası gelişen sistemik toksik etki ve lokal enfeksiyon bulgularıyla hastanemize geç dönemde ulaşmış olup, yapılan tüm acil müdahalelere rağmen kurtarılamamıştır.
Düzenleyen Hekim:
Dr. ……………
…………………….
[Tarih ve Saat]
Hüsam kendisine uzatılan kağıdı aldığı sırada birkaç saat öncesine kadar Cezmi olan cenazeyi morga taşıyan sedye geçti önlerinden.
-o-
Yeni yorum ekle