Selâmlar Kesildi

Edebiyat

Selâmlar Kesildi

                 Doğan Soydan

           

Mehmet Şükrü Bey Hukuk Mahkemesinde kâtipti. Oylumunu pembeleştiren gözlüğü, arkaya taranmış ıslak saçları, ütülü elbisesi görenlerde kendiliğinden saygı uyandırırdı. Onu tanıyanlar, “Ne olacak canım, adamın tuzu kuru!” diyerek giyim kuşamına, borçsuz harçsız yaşantısına imrenirlerdi. Eviyle Hükümet Konağı arasında daha kestirme yol olduğu halde, ouzun çarşıyı seçer,hep oradan gidip gelirdi. Bu çarşıyı geçinceye değin o denli çok selâm veren olurdu ki, Mehmet Şükrü Bey bunların çoğunu görmezden gelir, kimine de göz ucuyla karşılık verir. Ceza kâtibi Rıza Bey ile on beş yıldan beri kol kola gezen iki dosttu bunlar. Ne zaman meyhaneye gidip iki kadeh içseler, Tapucu Hanifi’yi konuşur keh keh gülerlerdi; “Halka hizmet halka hizmet” diye diye kendini parçalıyordu adamcağız!Birgün yine kol kola uzun çarşıdan geçiyorlardıMehmet Şükrü Bey, “Azizim artık büyük şehirlere gitmekbiraz da oralarda yaşamak lâzım” dedi. Öteki önemsemedi bunu… “Neyimiz eksik sanki, makam dersen makam, şöhret dersen şöhret, para dersen para…” dedi. Mehmet Şükrü Bey bu hayalini de gerçekleştirdi sonunda. Ankara’ya atandığı haberi herkesi şaşırttı.“İnsan böyle bir yeri bırakıp gider mi!..” diyorlardı. Çok geçmeden evini, çocuklarını götürüp Ankara’ya yerleşti. Onun gitmesi Rıza Beyin ağzının tadını bozmuştu,ilçede yapayalnız yaşıyordu sanki. “Ah Mehmet Şükrü ah sensiz buraların hiç tadı yok” deyip sızlanıyordu.

           

Mehmet Şükrü Bey gittikten sonra özellikle memurların işi ters gitmeye başladı; maaşlar küçüldü, her şey pahalandı birden. Yetkililer, “İç borç, dış borç, cari açık, enflasyon” dedikçe maaşlar daha da azalıyor, cüzdanlar boşalıyordu. O güne değin memura, “Devletin temel direği” diyenler şimdi “orta direk” demeye başladılar. Bir zamanlar kapıda karşılanan, ayakta selâmlanan devletin saygın memuru,şimdi üç kuruş vergi iadesi alabilmek için esnaftan fiş, fatura toplamaya başladı, selamlar kesildi!

Tam da memurun gözden düştüğü, selamların kesildiği o günlerde Rıza Beyin kızı Üniversite sınavını kazandı.Rıza Bey kayıt yaptırtmak için Ankara’ya gidecekti.En çok da arkadaşı Mehmet Şükrü Beyle görüşme fırsatı doğduğu için seviniyordu. Kim bilir ne rahat ne görkemli bir hayat yaşıyordu Ankara’da. “Keşke ben de gitseydim!” diye söylenip duruyordu zaten. Şimdi bir taşla iki kuşvuracak hem kızının kaydını yaptıracak hem de can dostu, arkadaşını Mehmet Şükrü’yü görecekti.

***

Ankara’ya girerken Güneş çoktan doğmuştu ama sanki doğmamış gibiydi. Sisli puslu, kirli bir hava vardı Ankara’da.  Rıza Bey önce Kızılay’a oradan Dikmen’e gidecek, Kale Apartmanı, dördüncü kat, sekizinci dairenin ziline basacaktı amagözden ırak olan gönülden de ırak olurdu,nasıl karşılanırdı acaba? Bunları düşüne düşüne, kâh uyuyup kâh uyanarak gidiyordu. Ankara otogarına varıp 22. perona girinceotobüs boşaldı. Rıza Bey sağa sola bakınıp durdu bir süre, sonra yolcuların gittiği yöne doğru yürüdü. Kızılay’a nasıl gideceğini sordu bir simitçiye; simitçi, dolmuşların geçtiği caddeyi gösterdi parmağıyla.Sora sora Güvenpark’a geldi.Dikmen dolmuşlarını görünce sevindi ama henüz erkendi. Bu saatte gidip zile basmak ayıp olurdu. Nasılsa durağı, Dikmen dolmuşlarını bulmuştu, acele etmeye gerek yoktu.

 

Kızılay Meydanı bir gün öncenin çöpünden arınmış, yeni gelen günün yükünü omuzlamaya hazırdı. Sonbaharın bu serin sabahında yatağından gönülsüz kalkan işçiler, memurlar, öğrenciler, öğretmenler uykulu adımlarla caddeleri sağdan sola, soldan sağa ikiye, üçe bölüp geçiyor, uzaklaşıyorlardı. Rıza bey, Güven Park’taki çınarları yarımay biçiminde sarmalayan banklardan birine oturdu. Ayakkabısını çıkarıp çoraplarını, ayaklarını havalandırdı. Bir sigara yakıp kibritin yanmış çöpünü yeniden çanağına koydu. Gece yolculuğunun yorgunluğunu duyumsadı birden uykusu geldi, gözkapakları ağırlaştı ama uyumamak için direniyordu. Birkaç kişinin inip çıktığı tüp geçit ilişti gözüne. Deminden beri ayaklarından ayrı duran ayakkabısını giyip tüp geçide doğru yürüdü. Devinimleri ağırlaşmış, bacaklarında dünkü canlılık yoktu. Tüp geçidin tüneline girince sağa sola bakındı, sel gibi araba akıyordu tünelin altından. Caddenin karşı tarafına geçti. Kapısı henüz açılmamış mağaza vitrinlerine baka baka bir saat kadar dolaşıp durdu oralarda. Yeşil ışığın yanması için bekleyen kalabalığın arasına sokulup bekledi. Karşıya geçince az önce oturduğu parkı götürdü,gidipaynı bank’a oturdu. “Mehmet şükrü Bey akıllı adamdı, ne iyi etmişti de gelmişti Ankara’ya.  Keşke kendisi de gelseydi onunla.”  Böyle düşünerek, parkı ikiye bölen ince yoldan minibüs durağına geldi. Caddeler sokaklar kalabalıklaşmış, kilitli mağazalar açılmıştı. Ona karşın isli bir camın arkasındaymış gibi görünüyordu gökyüzü., apartmanlarda,ağaçlarda, kaldırımlarda sabahın mahmurluğu vardı sanki. 

 

“Mehmet Şükrü’nün evini buluncaya değin epey zaman geçer,” diye düşündü. Palabıyıklı bir adam “DikmenDikmen” diye bağırıyordu.Sol bacağını eliyle destekleyerek, “bismillah” deyip sıçradı dolmuşun içine, şoförün arkasındaki koltuğa oturdu. Mehmet Şükrü’nün evine değin gerek olabilecek parayı önceden hazırlamıştı zaten. Dolmuş ücretinin kaç lira olduğunu bilmiyordu; öylesine bir beşlik uzatıp üstünü aldı, hesabını yapamadan cebine koydu. Minibüs hareket eder etmez Rıza beyin omzuna bir el dokundu arkadan. Ne olduğunu anlamadan başını arkaya çevirdi; adamın beşlik kıstırılmış eli Rıza Beyin burnunun ucundaydı. “Şunu uzatır mısın, Dikmen, bir kişi” dedi. Ardından bir el daha dokundu omzuna, “Şunu da verir misin lütfen…”  Akşamdan kalma olduğu belli kalın bir ses, “Bir kişi de bundan…” dedi. Az sonra da sürücü başladı: “Bu beşliğin üstü, bu onluğun üstü, bu yirmilik üstü…  Rıza Bey para üstünü alıyor, hangi para kimin olduğunu bilmeden arkaya uzatıyordu. Parayı veren kimdi alan kimdi? Acemi bir taşralı durumuna düşmekten korkuyordu. Yol boyunca kimi indi kimi bindi. Bir süre gittikten sonra ineceği durağı sordu yanındakine. “Bundan sonra ikinci durakta in” dedi yanındaki.

            İndiği noktadan sağdaki, soldaki apartmanlara, elindeki adres yazılı kâğıda baka baka yürüdü,iki yüz metre kadar ötede Kale Apartmanını görünce sevindi. Apartmanın girişinde küçük bir kız, asansör bekliyordu, elinde iki de ekmek vardı. Az sonra sarı ışığı süzülerek asansör geldi, birlikte bindiler. “Siz kaça?” dedi çocuk, Rıza Bey elinde adres yazılı kâğıdı gösterdi.Kapının önüne varınca zile basmakla basmamak arası ikilemde kaldıama bu eski dostunu görmek zorundaydı. Hem Ankara’nın yabancısı hem fakülteye nereden, nasıl gidilirdi; onun yardımına muhtaçtı. Zile dokundu. Yankılanan titrek zil sesini önce kendisi duydu, bekledi.  İçeride bir hareketlenme olduğu belliydi. “Kapıda bir amca var” diyordu genç bir kız sesi. Mehmet Şükrü Bey, dışarının loş ışığında tanıyamadı karşısındakini. Rıza Bey daha atak davrandı, “Günaydın Mehmet Şükrücüğüm!” diye seslendi. Mehmet Şükrü Bey, bir ayağını kapının dışına atıp kucakladı, elinden tutup içeriye çekti bu eski dostunu.

            Beklediğinden daha sıcak bir ilgiyle karşılanmıştı Rıza Bey. Çocuklar ayrı ayrı gelip elini öptüler. Seher Hanım da bir sandalye çekip yanına oturdu. Dört yıldan beri memleket özlemi çeken Seher Hanımı da sevindirmişti bu eski dost, hemşeri… Memleket havası getirmişti ne de olsa. Hâl hatır sormalar, eş dost, memleket haberleri derken epey zaman geçmişti. Büyük kız, üç kahve yapıp getirdi. “Biz kahvaltı yapmıştık ama isterseniz size de…” sözünü tamamlamadan, “yolda bir şeyler yemiştim” dedi Rıza Bey. Sonra kısa bir sessizlik oldu. “İstersen çıkıp şöyle bir hava alalım” dedi Mehmet Şükrü Bey. Arka sokaktaki Çiçek çayevine doğru yürüdüler. Rıza bey Ankara’ya geliş nedenini burada açıkladı. Mehmet Şükrü Bey çok sevindi buna. Durup durup, “Demek o deli kız fakülteyi kazandı ha!” diyordu. Sonra kendi çocuklarından dertsindi. “Hiç birisi okumadı, halbuki bunun için gelmiştim Ankara’ya” dedi; en çok da “masraflarıyla baş edemediğinden” yakınıyordu. Bunları söylerken boynu bükük, gözü dalgın dalgın yerde bir noktaya bakıyordu.Sanki bir zamanlarUzun Çarşı’dan geçerken esnafın ayakta selamladığı o deli dolu, coşkuluMehmet Şükrü değildi o an karşısında oturan!”  Bunları düşündü Rıza Bey. Evin sabah temizliği yapılıncaya değin çay içip söyleştiler, dertleştiler iki eski dost. Eve döndüklerinde küçük kız para istedi babasından. Rıza Bey elini çabuk tutup bir onluk uzattı kıza. Seher Hanım, “olmaz… ayıp olur…” dese de Mehmet Şükrü Bey itiraz etmedi, “Al al kızım, yabancı değil Rıza amcan,” dedi. Kız parayı almasıyla kapıdan çıkıp gitmesi bir oldu. Seher Hanım da kocasının yakınmalarını doğruluyordu. “Dört yıl oldu memlekete gidemedik!” derken sesi özlem doluydu. Rıza Bey sanki kendisi çok gönençliymiş gibi enflasyondan, insanların perişanlığından dem vurup onların yüreğine su serpmeye çalıştı, her şeyin gelip geçici olduğunu söyledi.

            İki arkadaş ertesi sabah fakülteye birlikte gittiler, işlemler uzun sürmedi. Ölçüsüz bir sevinç içindeydiler hem kızın fakülteyi kazanmış olmasına hem işin kolay bitmesine seviniyorlardı. Bir meyhaneye gidip iki yudum rakı içmenin, tapucu Hanifi’den söz açıp keh keh gülmenin tam da zamanıydı şimdi. Rıza Beyin sabah geldiğinde vakit geçirmek için gezdiği Güvenpark’ta oturdular bir süre, dar sokaklara girip girip çıktılar, uygun bir yer arıyorlardı oturmak için.

 

Bir kıraathanede aldılar soluğu. Kıraathane tıklım tıklım insan doluydu. Masaların üstünde el büyüklüğünde beyaz kâğıtlar vardı. Oradakiler bu kâğıtlara bir şeyler yazıp ortada dolaşan palabıyıklı adama veriyorlardı. Kıraathanenin duvarında büyük bir hoparlör vardı.  Yazdıkları küçük kâğıdı palabıyıklı adama verenler bu hoparlörün önüne yığılıyor, cılız ama heyecanlı sese kulak kesiliyorlardı. Bunlardan biri de Mehmet Şükrü Beydi. O da bir şeyler yazdığı beyaz kâğıdı birlikte bu palabıyıklı adama vermişti.Anons başlayınca hoparlörün önüne gidiyor, o heyecanlı sesi dinliyor sonra gelip sandalyesine oturuyordu. Mehmet Şükrü Bey hoparlörün önüne her gidip gelmesinde göz halkaları biraz daha morarıyor, alnı boncuk boncuk terliyordu. Rıza Beyin kulağına eğilerek, “bir ellilik verir misin, evde iade ederim,” dedi. Rıza Bey cüzdanından çıkardığı elliliği masanın altından uzattı. Biraz sonra hoparlörün önüne yine yığıldılar. O anda öyle bir sessizlik oluyordu ki biri bir çekirdek çitlese kıraathanenin en uzak köşesinden duyulurdu. Bu sessizlik bir iki dakika sürüyor hoparlör sesi susunca herkes elindeki kâğıt parçasını öfkeyle yere atıyordu. Rıza Bey bunun bir at yarışı olduğunu anlamıştı ama ortada ne at vardı ne de yarış.Hoparlörde yankılanan “Altılı ganyan, ikili bahis, parkurdan çıktı, bir boy önde” sesleri onu hiç ilgilendirmiyordu. Mehmet Şükrü Bey biraz sonra bir ellilik daha istedi. Rıza Bey, “Vallahi bende para kalmadı, sana verdiğimdeyol paramdı,” dedi. Mehmet Şükrü, “Öyleyse haydi gidelim” deyip askıda asılı fötr şapkasına yöneldi.

            Kıraathaneden Dikmen Dolmuş durağına değin hiç konuşmadan yürüdüler. Eve gelince de Mehmet Şükrü Bey sırtını konuğuna dönüp eski gazete sayfalarını karıştırmaya başladı. Rıza Bey, “Eve varınca iade ederim demişti,” düşüncesiyle içini çekip duruyordu. Akşam otobüsünden dönüş biletini almıştı zaten, yemekten hemen sonra otogara gitmesi gerekiyordu.

           

Yemekten sonra çiçek çayevine geldiler, Rıza Bey bir saat sonra kalkıp gidecekti. Mehmet Şükrü Bey yine sırtını arkadaşına dönmüş, yan masada tavla oynayanları seyrediyor,Rıza Bey de “Belki verir” umuduyla elli liranın düşünü kuruyordu. Minareden yankılanan akşam ezanı Rıza Beyi telaşlandırdı,dilinin altındaki baklayı çıkarma zamanı gelmişti. Mehmet Şükrü’nün koluna yavaşça dokunarak, “Ben kalksam iyi olur artık, vakit yaklaştı,” dedi. Mehmet Şükrü Bey aldığı parayı unutmuş gibi “Sen bilirsin” derken onun yüzüne bakmadı. Çay ocağından çıkıp dolmuş durağına geldiler. Mehmet Şükrü Bey paradan hiç söz etmiyordu.  Birden, “işte dolmuş geliyor” dedi.  Rıza Bey, “Dolmuşun geldiğini ben de görüyorum ama parasız binilmez ki dolmuşa!” diyecekti,boğazında düğümlenip kaldı cümlesi. Mehmet Şükrü Bey ise parayı aldığı andan beri çeşitli seçenekler düşünmüştü borcunu ödemek için ama bunun hiçbirisi düşten gerçeğe dönüşecek değildi. Acı bir umarsızlıkla Rıza beyin koluna girdi, “İnan ki çok mahcubum, çok da çaresizim, anla artık! Öyle bir batağa düştüm ki kurtulmak için çaba harcamam bile anlamsız!” demesiyle dolmuşun gelip önlerinde durması bir oldu. Rıza Bey hiçbir şey demedi, dolmuşa binerken arkaya dönüp arkadaşına baktı üzgün! Minibüsünkapısından dışarıya bir tükürük savurdu ama Mehmet Şükrü Beyin yüzüne değildi bu tükürük;ona kıyamazdı.

 

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.