TEFRİKAIX. Bölüm: Işığın Emaneti

Edebiyat

TEFRİKAIX. Bölüm: Işığın Emaneti

Hayatta bazı kararları verirken hangi bedeli ödeyip ne kazanacağımı düşünmem. Daha çok, neyi kaybetmeyi göze aldığımı düşünürüm. Kim bilir, belki de gerçek kararlar ile temenni arasındaki fark tam da budur. Temenni ederken insanın önünde sadece ihtimaller vardır. Karar verdiğinde ise o ihtimallerin yanına bedeller eklenir. Artık geri dönmek, eskisi kadar kolay değildir. Zirakişi bir kere “Ben varım, buradayım!” dediğinde, artık yokmuş gibi davranamaz.Benim için de böyle bir dönem oldu.

Fabrikanın kapısından içeriye girdiğim ilk gün, aslında sıradan bir binaya girdiğimi sanıyordum. Sonrasında anladım ki ben o gün çocukluğumun yoklukla, mücadele ile geçen yıllarına geri dönmüşüm. Seneler önce annemle uzaktan baktığım, ışıkları başka bir dünyaya kapı aralayan o emektar yapı; şimdi önümde çözülmek üzere duran büyük bir düğüm hâline gelmişti. Bir zamanlar uzaklara bakıp “Bir gün bu fabrikalardan birinin başına geçeceğim.” diyen istikrarlı çocukla, şimdi o fabrikanın geleceğini düşünmek zorunda kalan adam aynı kişiydi.

Lakin aradaki fark yaş olarak büyümekten ibaret değildi.

O çocuğun sadece hayalleri vardı.Adamın üzerindeise sorumluluk... Bir ilçenin ağır ve büyük sorumluluğu...

İlk günlerde herkesi dinledim.Ustaları, işçileri, memurları, yıllardır fabrikada çalışan yaşlıları... Her birinin anlattığı başka bir hikâyeye kulak verdim. Kimi makinelerin eskidiğinden söz ediyordu. Kimi üretimin düştüğünden... Kimi yıllardır değişmeyen sistemlerden yakınıyor, kimi artık herkesinumutlarının tükendiğineüzülüyordu.

Fakat bütün bu cümlelerin altında başka bir anlam gizliydi:“Ya olmazsa?”

İnsanların korkusu çoğu zaman söylediklerinde değil, söyleyemediklerinde saklıdır ya...Ben de bunu görüyordum.

Bir ustanın makinenin başında ellerini ovuşturmasında...

Bir işçinin maaş gününü hesaplamasında...

Bir memurun masasında duran evraklara uzun uzun bakmasında...

Bir babanın, çocuğunun okul masraflarını konuşurken gözlerini kaçırmasında...

Hülasası, fabrikanın asıl kaybı paranın ve diğer maddi şeylerin ötesindeydi.

Güven kayboluyordu. Umut, sessizce toplanıp usulce gidiyordu...

Nitekim asıl mesele de buydu. Bir tesisin üretim gücü azalabilirdi. Makineleri eskiyebilir yahutyenilenebilirdi. Borçları yeniden yapılandırılabilirdi. Eksik olan malzemelertedarik edilebilirdi. Fakat insanların yarınlarına olan inançları bir kez kırıldı mı, onu yeniden inşa etmekten daha zor bir şey yoktu.

İşte o günlerde bunu yaşayarak öğreniyordum.Bir fabrikanın makinelerindenönce, çalışanlarının zihnindeki çarklar durur. Önce insanlar derin bir sessizliğe bürünür.

Sonra eller yavaşlar.

Sonra bacalar susar.

Sonra yokluk evleri sarar.

En sonunda da ilçe viraneye döner…

***

Bir akşam, fabrikanın toplantı odasındaki uzun masanın etrafında toplantı hâlindeydik.Masada dosyalar vardı. Hesap kayıtları, tablolar, borçlar, üretim rakamları...

Kâğıtların dili soğuktu.

Rakamların vicdanı yoktu.

Bir sütunda zarar yazıyordu. Bir başka sütunda giderler. Başka bir yerde üretim miktarı...Sayılar yan yana geldikçe, kıyaslamalar yapılıp analiz edildikçe ortaya çıkan tablo hiç iç açıcı değildi.Odaya hâkim olan sessizlik, bazen birinin söylediği en uzun cümleden daha çok şey anlatır ya… Bunu bilircesine bir süre kimse konuşmadı.

Sonunda, masanın karşı tarafında oturanlardan biri başını kaldırdı:

“Bunun altından kalkmak kolay görünmüyor…” dedi.

Evet, kolay görünmüyordu. Hatta hiç kolay değildi.Ben de biliyordum.Fakat o cümleyi duyduğum anda aklıma birden dedem geldi.On dört yıl boyunca her gün, ertesi gün idam edileceği söylenerek yaşayan bir adam...Sonra babamı düşündüm.Bir kavganın ortasında sözü yumruğundan daha güçlüolan adam...

Sonra annem...Naylonla kapatılmış pencerelerin önünde bile evimizin sıcaklığını korumaya çalışan o kutlu kadın...

Neden sonra içimde aşina olduğum bir ses: “Bunların yanında seni korkutan şey ne?” diye fısıldadı…Başımı kaldırdım. Kararlı ve kendine güvenen bir tonda “Kolay olup olmadığına bakmayalım.” dedim.

Masadaki herkes,kafasını önündeki evrak yığınından kaldırıp bana döndü. “Önce mümkün olup olmadığına bakalım.” diye devam ettim.

Biri müstehzi denilebilecek şekilde gülümsedi: “Ya mümkün değilse?” dedi.

Bu soru, odadaki bütün havayı bir anda değiştirdi… Doğrusu asıl mesele buydu.İnsanların çoğu bir şeyin mümkün olup olmadığını araştırmadan önce, imkânsız olduğuna inanmayı tercih eder.Çünkü mümkün değil demek, sorumluluğu da ortadan kaldırır.

Ben ise o gün ilk kez şunu düşündüm: Bir şeyi mümkün kılan şey, uğruna gereken bedeli ödemeye razı olmaktır.

***

Toplantıdan çıktığımda hava kararmıştı.Fabrikanın önündeki lambaların bazıları yanıyor, bazıları yanmıyordu.Çocukluğumun ışıklarıydı bunlar. Annemin elinden tutarak ilçeye geldiğim sabahların varlık sembolüydü.

Şimdi başka bir şey anlatıyorlar, beni çocukluğumun dünyasına davet ediyorlardı…

Bir insanın çocukluk hayali, yıllar sonra karşısına çıkıp onu peşinden sürükleyebilir miydi?

Ben o gece bu sorunun cevabını aramak için ilçenin engebeli sokaklarını arşınladım.

***

Eve vardığımda çocuklarım uyumuştu.Ev sessizdi.Mutfaktan hafif bir ışık süzülüyordu. Eşim henüz yatmamıştı.Beni görünce sevindi, yüzüme baktı.“Toplantı nasıl geçti?” diye sordu.Bir an cevap veremedim. Durakladım… “Zor.” dedim sonunda.O da başka bir şey sormadı.Sizi iyi tanıyan biri, suskunluklarınızı dahianlar…

Masaya oturdum. Eşim, söylemediğim hâldebir bardak çay getirdi hemen. Çayın buharı, bana çocukluğumdaki sobayı hatırlattı. Babamın odunları dizerken söylediği o cümle zihnimde yeniden yankılandı:“Yük ağırsa bırakmak ayıp değildir oğlum. Ayıp olan, taşıyabileceğin yükten kaçmaktır.”

O gece uzun süre uyuyamadım.

Bir tarafta fabrika vardı.

Diğer tarafta ailem.

Bir tarafta binlerce insanın geleceği...

Diğer tarafta kendi hayatım.

İnsan başkalarının hayatını kurtarmaya çalışırken kendi hayatını tehlikeye atabilir miydi?

Atabilirdi.

Ama bunun bir sınırı olmalıydı.

İşte benim sınavım tam da burada başlıyordu.

Öyle ya cesaret, insanın hiçbir şeyden korkmaması değildi. Korktuğu şeyin sınırlarını bilmesine rağmen doğru olduğunu düşündüğü yoldan yürümeye devam edebilmekti.Bunu dedemden öğrenmiştim…

***

Ertesi sabah fabrikaya yeniden gittim.Bu kez yalnız değildim.Birkaç kişi kapıda beni bekliyordu.Ustaların bir kısmı...İşçilerden bazıları...Yüzlerinde merak vardı.Kimse ne yapacağımızı tam olarak bilmiyordu.Ben de bilmiyordum.

Fakat artık emin olduğum bir şey vardı:

Bir yerin yeniden ayağa kalkması için önce insanların psikolojik olarak ayağa kalkması gerekiyordu.Onlara büyük sözler vermedim.“Her şey düzelecek.” demedim. Gerçek olmayan umutlar vadetmenin, onları umutsuz bırakmaktan daha büyük bir kötülük olduğunu düşünüyordum. Bu yüzden sadece şunu söyledim:

“Deneyeceğiz.”

İçlerinden biri:

“Ya başaramazsak?” diye sordu.

Gülümsedim.

“Başaramamakla denemeden vazgeçmek aynı şey değil.” dedim.

Bu cümleyi söylerken, aslında biraz da kendime hatırlatmada bulunuyordum.Sonraki günler de kolay geçmedi.Sabahları erkenden fabrikaya gidiyor, akşamları geç saatlerde eve dönüyordum.

Dosyalar çoğaldı.

Telefon görüşmeleri arttı.

Toplantılar uzadı.

Bazı geceler eve geldiğimde çocuklarım çoktan uyumuş oluyordu. Sessizce odalarının kapısından bakıyor, onları uyandırmadan yanlarına giderek uzun uzun izliyordum.Bir baba için çocuğunun uyuyan hâlini dahi özlemekten ağır bir imtihan var mıdır, bilmiyorum.

Onlara bakarken zaman zaman kendime,doğru olanı yapıp yapmadığımı soruyordum. Neticede kendi nefsim için karar vermediğimden ötürü, verdiğim kararların ağırlığı değişiyordu.

***

Bir gün fabrikada beklemediğim bir sorunla karşılaştım.Üretimin yeniden hareketlenebilmesi için ciddi bir kaynak gerekiyordu.Bu kaynak, fabrikanın mevcut imkânlarıyla karşılanamayacak kadar büyüktü.Masamdaki hesaplara baktım.Sonra bir daha baktım…

Rakamlar irademi sonuna kadar sınadı. O an, düğümün çözüleceği yerde olduğumu anladım. Öyle değil midir?Herkes konuşabilir... “Fabrikayı kurtaracağız.” demek kolay olabilir. “İnsanlarımızı yalnız bırakmayacağız.” demek basit gelebilir. Hâlbuki asıl mesele, bunun bedelini ödemeye gelindiğinde ne yapacağınız hususudur.

O gün öğleden sonra odamda, bir süreliğine yalnız kaldım. Pencerenin önüne geçtim.Fabrikanın bacası tam karşımda dimdik duruyordu.Bacadan yükselen dumanı izledim.Çocukluğumun bana hayallerimi anlatan dumanının daha ne kadar yükselebileceğini düşünüyordum.Bir an gözlerimi kapattım.

Demir bacaklı dedem...

Cemal Ağa...

Annem...

Hepsi birer hatıra olmaktan çıkıp sanki aynı odada karşıma oturmuşlardı.

Dedem sessizdi.

Babam sessizdi.

Annem de…

Ancak ben onların sessizliğini artık anlayabiliyordum. Bu defa geçmiş bana yol göstermekten ziyade, önümdeki yolu yürümek zorunda olduğumu hatırlatıyordu.

Gözlerimi açtım.

Kararımı verdim.

Bu kez mesele başkalarının benden ne beklediği değildi.Ben kendimden ne bekliyordum?Asıl soru buydu.

Ve cevabı kesindi.

Vazgeçmeyecektim.

***

Fakat o kararı verdiğiminhemen ertesinde, hayatımın dönüm noktasından geçmiş olduğumu fark edeceğimden habersizdim. Kendime açtığım kapıya doğru yürümeye başlamıştım.O kapının ardında ya yeni bir hayat vardı ya da geri dönüşü olmayan bir yol…

Akşamüstü fabrikanın avlusundan çıkarken tecrübeli ve yaşını almış işçilerden biri yanıma geldi.Yıllardır orada çalıştığını söyledi. Yüzündekiderin çizgilerden de bu anlaşılıyordu zaten.Ellerine baktım.Ellerinden belli olur bir insanın hayatının çilesi. Bakırın, yağın, demirin ve yılların izini taşıyordu o eller.

“Beyim!” dedi.

Durup dinledim.

“Biz bu fabrikanın kapanmasını istemiyoruz.”

“Biliyorum.” dedim.

Başını salladı.

“Biz burada sadece ekmek kazanmadık.”

Bir an sustu.

“Ömrümüzü de burada bıraktık.”

O cümle âdeta içime oturdu.

Ömrünü bir fabrikada bırakmak ne demekti?

Bir binanın duvarlarına gençliğini emanet etmek...

Çocuklarının büyüdüğünü vardiyalar arasında görmek...

Toyları, cenazeleri, düğünleri fabrikanın çalışma saatlerine göre ayarlamak...

Bir insanın hayatını, yaptığı işten ayıramaması...

İşte o zaman meseleyi daha iyi anladım.Biz bir işletmeyi kurtarmaya çalışmıyorduk.İnsanların hayatlarında açılacak büyük bir boşluğu kapatmaya çalışıyorduk.

***

O gece eve dönerken yine ilçenin içinden geçtim.Bir zamanlar rengârenk ışıklarla parlayan bazı pencereler karanlıktı.Ama bazıları hâlâ yanıyordu.Arabayı durdurup bir süre o ışıklarıizledim, lojmanların ışıklarını… Çocukluğumun sabahlarını düşündüm.Annemin sıkı sıkı tuttuğum ellerini… Merkebin ağır yürüyüşünü... Köye çıkan patika yolu...Ve kendi kendime verdiğim sözü...

Çocuk aklımla büyük adam olmayı makam sanmıştım. Oysa ki iş başa düşüncebambaşka bir şeyin idrakine vardım: Büyük adam olmak, büyük bir yerde oturmak değildi. Büyük adam olmak, herkesin geri çekildiği yerde bir adım öne çıkabilmekti. Kaybetme ihtimalin emeklerinin ardından göz kırparken dahi kazanmayı denemekti. Kendi rahatından vazgeçip başkasının umudunu koruyabilmekti. Hatta yalnız kalacağını bile bile doğru bildiğin tarafta durmaktı.

Dedem bunu zindanda öğrenmişti.Babam sokaklarda...Annem, evimizin içinde...Ben ise fabrikanın önünde, koca bir çınarla sohbet ederken öğreniyordum. Böylece fabrikanın yeniden ayağa kalkması için gereken mücadeleyi başlatma kararımı kesinleştirdim.

Ne kadar süreceğini bilmiyordum.

Ne kadar para gerekeceğini bilmiyordum.

Kimlerin yanımda kalacağını, kimlerin ilk zorlukta uzaklaşacağını da bilmiyordum.

Öte yandan bu ilçenin daha önce yokluktan kurulduğunu biliyordum. İnsanlar bir dağın içindeki cevheri çıkarıp onu alın teriyle değere dönüştürmüşlerdi.Karanlığın içinden bir ışık kaynağı doğurmuşlardı.Benim yapmam gereken, onların yaptığından daha büyük bir şey değildi.Sadece onların yaktığı ateşi söndürmemekti.

***

Ertesi sabah ilk görüşmeye gidecektim.Yanımda dosyalar olacaktı.Önümde rakamlar...Karşımdakilerin elinde ise benimkinden çok daha büyük bir güç bulunacaktı. Bütün bu menfi durumlara karşın kararlıydım.

Kimi zaman bir eşiğe geldiğinizde geçmiş arkanızdan seslenir.Gelecek ise önünüzde vakur bir şekilde bekler.Geri dönerseniz geçmişin güven veren atmosferine sığınırsınız. İleriye giderseniz ne olacağını kestiremezsiniz. Ben ileriye gitmeyi seçtim.

Bu sayede o gece, çocukluğumda hayran olduğum ışıkların nöbetini devraldığımı hissettim.Henüz bilmiyordum... Bu nöbetin bedeli maddiyatla sınırlı kalmayacaktı.Bazı dostluklar sınanacak,bazı insanlar uzaklaşacak,bazı geceler uykusuz geçecek,hatta belki kendi hayatımın düzeni bile değişecekti.

Olsun!İnsanın bir yere, bir insana ya da bir emanete verdiği sözün gerçek değeri, her şey yolundayken değil; işler ters gittiğinde ortaya çıkardı.

Ben sözümü vermiştim.Şimdi sıra, o sözün bedelini ödemekteydi.Ve içimde, yıllar önce karanlığın içinde ilk kez gördüğüm o ışık yeniden yandı.Bu defa ışığa hayranlıkla bakan o çocuk değildim.Işığın sönmemesi için elini taşın altına koyan adamdım…

 

DevamıEkimSayımızda…

 

Dr. Seda Artuç Bekteş

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.