ÜVEYİK’İN SEYİR DEFTERİ
10. Seyir: Çoğalan Eylül, Eksilen İnsan
Hatice Ayan
“Yalnızca yaşa, yaşa, yaşa! Nasıl
olursa olsun yeter ki yaşa”
(Suç ve Ceza’dan)
Dallardaki rengin değişmeye başladığı bu eylül ortasında bir tren penceresinden akan yolların seyrindeyiz. Sevinçler, hüzünler, özlemler, öfkelerle dolu; aşk ve acı ile, tutku ve sükûnet, sevgi ve merhamet, ayrılık ve vuslat ile yoğrulmuş yaşantımızın ortasından akan yollar… Doğumlarla çiçeklenip ölümle kedere açılan yollar…
Yollar boyu çocukluğunun sokaklarından geçer insan, yarım kalmış sevdalardan, çıkıp gittiği evlerden, terk ettiği şehirlerden; incindiği, incittiği kalplerden, kaybolan zamanlardan geçer. Her dönemeçte bir eylül çıkar karşısına insanın, hiç şaşmadan, her dönemeçte şairin karşısına eylül çıkar.
Her dönemeç bir eylülden geçer değil mi Sevgili Üveyik? Neden bu kadar dönemeçli yollar? Neden havada hüzün kokusu oluyor eylüllerde ve neden hüznün rengi bu kadar sarı?
Ya çocuk telaşları, göçmen kuşların yol heyecanı, bağ bozumlarının keyfi neden sarı ile bu kadar çelişkili? Dağ incirlerinin hasat vaktindeki kokusu neden bu kadar mest edici? (Gerçi ne çocuk telaşları ne bağ bozumları ne dağ incirleri kaldı, göçmen kuşların yol heyecanı durur mu acaba?)
Ağlamakla gülmek, kırık hava ile uzun hava neden bu kadar yakın birbirine?
Ya insan, nicedir sevgili şair, hasat vaktindeki insan nicedir? Ektiklerini devşirebilen yahut devşiremeyen insan?
Şimdi bu hasat vaktinde duygularımı fanuslara kapatmak isterdim Cânım Üveyik; ağaç kovuklarına, mağaralara gizlemek isterdim. Çare olur muydu çaresiz dertlerin acısını dindirmeye, taşa mı dönerdi kalp?
Dünya ve hayat anlayamayacağımız kadar karmaşık ve gözyaşıyla dolu. El ele verip şairin perisiyle, sulara ve kırlara ve masallara gitmek isterdim. Bir tanrıça gibi giden sevgilinin peşine düşmek; yerin altına inip yedi kat kapılardan geçmek, her neyim varsa dünyaya dair bir yana bırakmak, şölenlerle, âyinlerle karşılanmak isterdim. Gitmek yetmez, denizin ve doğanın ve masalların şarkısına kulak vermek; tene değdikçe hayatı hatırlatan denizin, hayatı teneffüs ettiren doğanın ve çocuk ruhumuzu yaşatan masalın şarkısıyla gideni döndürmek isterdim. Giden neden gider gider Sevgili Üveyik, gitmemek gibi bir seçeneği de varken neden gider, gün olur yaşamak neden zul gelir insana?
Daha dün Ege’nin serin suları ruhumda defalarca dalgalanmıştı, ardından Uzak Asyalardan bir bakış elif elif değdi yüreğime, bir arya sıcacık kapladı ruhumu. Şimdi neden yoklar?
Lâkin gitmek, her zaman unutmak değildir değil mi? Kimi zaman yeniden dönebilmek için yapılan hazırlıktır gitmek. Ve kaç kez gider göçmen kuşlar ve insan kaç kez gider? Biriktirilen vedaların toplamı kaç eder? Bir de gidenle gidilmediği gerçeği var. Gidenleri hikâyeleriyle hatırlar insan.
Kuvvetle hatırladıklarımız mütemadiyen uzaklaştıklarımızdır. İşte orada şiir başlar; uzaklaştığımız yerde, eylülün çoğaldığı, bizim şerha şerha yarıldığımız yerde şiir başlar. Elimizde bir daha çalamayacağımız kapıların tokmakları… Hep okumak istediğimiz yitik kitaplara, hiç dinlemediğimiz kadim ezgilere vedadır hayatın dönemeçleri.
Yollar gidilmek, kapılar açılmak için vardır sevgili şair. Kimbilir, bütün vedaları kendini sürdürmesi içindir insanın. Bazı düşler gerçekleşmek için değil, insanın içinde yaşamaya devam etmek için doğar. Ve belki eylül, bütün ayrılıkların ardından bize bunu hatırlatır: Bir şey bitince her şey bitmez, bir insan gidince hayat gitmez. Bir aşk susunca kalbin sesi susmaz. Bir mevsim geçince gökyüzü eksilmez. Eylül çoğalır ama biz de çoğalırız, eksiliyor gözüksek de çoğalırız. Kaybettiklerimizin içinden, çocukluğumuzun izlerinden, annelerimizin dualarından, yarım kalmış düşlerimizden, gidilmemiş yollardan geçerek… Biraz eksilerek, biraz büyüyerek, biraz daha kendimize dönerek.
Belki de insanın bütün hikâyesi, bir kez daha yeryüzüne çıkabilmek için yaptığı inişlerden ibarettir. Hayat insanı kimi zaman kendi karanlığına çağırır. Her kapıda bir şeyini bırakır insan; bir sevdiğini, bir alışkanlığını, bir inancını, çocukluğunun bir parçasını… Ve elinde kendinden başka hiçbir şey kalmadığını düşünmeye başlar. Oysa dönüş belki de tam oradadır. Yeraltına inen her yol, insanı sonsuza kadar orada tutmaz; karanlığın içinden yeryüzüne çıkaran gizli bir el mutlaka bulunur.
Bir insanın içindeki kayıp, bütün dünyanın düzenini değiştirecek kadar büyüyebilir. Kimi zaman birinin gidişi onunla birlikte bir mevsimin de çekilmesi olur hayatımızdan. Evlerin sesi değişir, sofraların tadı, sabahların ışığı, yolların anlamı değişir. Bir gidişle toprak susar, tohumlar filizlenmez, ağaçlar meyvesini tutmaz ama yol, bizi yalnızca kaybın karanlığında bırakmaz, her yıl beklenen gelir, toprak yeşillenir. Hayat düz bir çizgi değildir sevgili insan; hayat gider, döner, eksilir, çoğalır. Ölümün ve doğumun, ayrılığın ve kavuşmanın, kışın ve baharın birbirine eklenerek sürdürdüğü kadim bir döngüdür hayat.
Eylülün hüznü de buradan gelir. Toprağın altına bırakılan her tohum, sabırla toprağı susturur ve bir sonraki baharın gizini taşır. Eylül bize eksilmeyi gösterirken, toprağın hafızasında çoğalmanın hazırlığı çoktan başlamıştır. Günler kısalır, akşam erken iner, içimizdeki sesler çoğalır ama birgün buğday tanesi kadar bir işaret belirir; bir kuşun kanadında, bir çocuğun sesinde, uzaklardan gelen bir tren düdüğünde, denizin kıyıya bıraktığı köpükte… Hayat, kendisini hatırlatmanın bir yolunu bulur.
İnsanın yaşama arzusu da böyle kadimdir canım şair. Asırlar boyu nice tanrıça yeraltına indi, nice kahraman karanlığın içinden geçti, nice insan sevdiğini toprağa bıraktı ama güneş hiç usanmadan doğdu, tohum yeniden çatladı, ağaç yeniden çiçeklendi. Hayatın sessizliğe büründüğü vakitler oldu ama hiçbir vakit ölüm hayatı bütünüyle susturamadı.
Eylül, kendisinden sonra gelecek olanı bilmeden her sene tohumlarını bıraktı toprağa, kış tohumun sırrını sakladı, bahar sevinçlerine teslim etti hep. İnsan da mevsimler gibidir sevgili şair, elinde geçmişi, sırtında vedaları, kalbinde yarım kalmışlıkları vardır ama yine de yürür, mevsimler gibi yol alır, ruhundaki yaşam ritmine eşlik eder.
Nasıl yaşarsan yaşa sevgili insan; eksik, kırık, şaşkın, yorgun, yaralı… yeter ki yaşa, yeter ki hayatın kapısından bütünüyle vazgeçme. (Vazgeçen neden vazgeçer Sevgili Üveyik?) İnsanın içindeki bir çağrıdır yaşamak, kendinden bile eski bir çağrıdır. Bir annenin duası gibi, toprağı yaran tohum gibi, bir göçmen kuşun yönünü bulması gibi sessizce çağırır bizi. Ve biz, bütün kayıplarımıza rağmen, o çağrıyı duyarız. Eksilirken duyar, onunla çoğalırız.
Belki bu yüzden yollar hiç tükenmez. Belki bu yüzden eylül her yıl yeniden gelir. Gidenin ardından bakarken bile gökyüzümüzü tam kapatmayız. Bir yerlerde ışık kalır. Bir yerlerde hayat, usulca kendine yer açar. Çünkü hiçbir ayrılık mevsimleri sonsuza kadar susturamaz. Hiçbir kış baharı bütünüyle unutamaz. Hiçbir yeraltı, yeryüzünün hatırasını silemez. Ve belki insan, tam da bu yüzden, nasıl yaşarsa yaşasın, yine de yaşamanın tarafında durur.
Ben Üveyik. Göçmen kuşların şiirini yazıyorum. Eylül çoğalıyor, akşam erken iniyor üzerimize ama hayat, bütün vedalara rağmen, kapının eşiğinde bir vuslat olup bizi bekliyor. Hayat, şimdilerde egzotik diyarların ezgileri, bir Pasifik esintisi, Uzak Asya’dan gelmiş yasemin kokulu bir can, elif elif bi çift bakış… Hayat hiç usanmadan bizi bekliyor.
Büyülü Fenerlerin Işığında Arzu
Gidilmemiş yollarımız var daha
bizi bekleyen küçük istasyonlar,
adını bilmediğimiz şehirler, yaşanmamış evler…
Çocukluğumuzu hatırla,
ıslak toprağa çiviyle kazıdığımız yolları.
Yolların sonunda büyülü zamanlar var,
yağmurun bile bilmediği düşlerimiz.
Sürekli yıkılan evlerimizi unut,
annemizin duasıyla düşeceğiz yollara,
yeniden evler kuracağız, bembeyaz evler…
Kilit vurulmuş kapıları evlerin, çivit mavisi kapıları
kilitleri boynumuzda asılı,
besmele ile açacağız.
Okunmamış kitap yığınları, yazılmamış şiirler,
efsunlu bir ezgi…
İncir kokulu dallarda kedi.
Hatırla, dünyayı güzelleştireceğiz daha
İlkokul duvarlarına asılmış sulu boya resimlerimizdeki gibi
rengârenk bir dünya yaratacağız,
mutlu insanların dünyası, el ele çocukların
kavruk tenli, elif bakışlı…
çocukların sesine karışacak yitik çocukluğumuz.
Çocukluğumuzu hatırla
ıslak toprağa çiviyle kazıdığımız yolları,
Yolların sonunda bekleyen büyülü fenerleri.
Gidilmemiş yollarımız var daha,
yağmurun bile bilmediği annemizin masalları.
Hadi kalbim tutuşalım el ele..
Tanrım
Söküp al içimden ölmek isteğini.
Yeni yorum ekle