Üveyik’in Seyir Defteri
5. Seyir: Eşikte Sobelenmek
Hatice Ayan
-kalanlar için-
“Acı kuşları kendi kendini büyütür”
Kaygıların gölgesindeki kışkırtıcı bir yazma arzusuyla uyandık. Henüz, günün geceye nazlandığı seher vakti… Hafif açık kalmış mutfak penceresinden, ilkyazın serin havası ve kuş cıvıltıları geliyor. İlkyazın kuş cıvıltıları… yaşam ümidi değil midir? Hem de yerli bir yaşam ümidi, bunca ümitsizlik içinde körpe dallara tutunmuş, güneşi gözleyen… Dirilip hayata dönen tanrısal gücün yaşam enerjisi, diriliş çağrısı:
Haydi Uyanın! Haydi bulutta bekleyen su, haydi toprak, haydi dal, haydi güneş uyanın. Uyan kaplumbağa, ey kirpi, ey sincap uyan. Geri dön göçmen kuş. Varlığın üstünden çekilin ey gölgeler…
Yerli kuşların cıvıltılarıyla birlikte şairin yüreğindeki kıpıtıyı duydum. Keder bunca baskın olmasaydı kapılıp giderdi belki. İlk kıpırtıyı bastırmak istercesine pencereyi kapattı, cıvıltılar uzaklaşırken mırıldandı:
Açıl zaman açıl. Açıl ey kadim bilgelik: “as above so below”
Haydi taş aynalar… Haydi taş aynalar…
Gözümüzü kapatıp yürümeye başladık. Nil’in öbür yakasıyla Hazar kıyısı aynı nefeste birleşti. Mezopotamya’nın gizemli toprakları, Anadolu’nun kırık taş yolları, Ege’nin serin suları ve Çiğdem’in sabah esintileri aynı yürüyüşe karıştı. Uzayan yollar, akan yıllar boyu yürüdük, yürüdük, yürüdük… Adımlarımız geçmişi geri getirmedi, geçmiş üstümüze kapandı, gelecek üstümüze…
Kararsız gökyüzü, kararsız tanrılar, kararsız ruh… İnsana dar gelen dünya, dünyayı dar eden bilinçaltı, Tanrı’nın bilinci… “as above so below”
Söyleyin taş aynalar… Söyleyin taş aynalar…
Sanki her şey aynı anda hem oluyor hem çoktan olmuştu. Yürüdük binlerce yıl, binlerce yol… Şairin yüreğinde kaç bin yıldır yaşıyordum? O mu konuşuyor ben mi konuşuyorum? Kapılarından girmediğimiz evlerin yürüdükçe daralan koridorlarında yürüdük, yürüdük… Sümbül kokusunun toprak kokusuna karıştığı bahçemizde oynaya oynaya büyüyoruz. Bahar yağmuru sonrası mis gibi toprak kokusu ve bütün güzel kokulara baskın gelen mor sümbül kokusu… Biz iki kardeş… Biz büyüdükçe okul koridorları uzuyor içimizde; uzun, soğuk, yankılı… Ergen kızların kıkırdayışları bir duvardan diğerine çarpıp çoğalıyor; ergen oğlanların anlamlandıramadıkları libidoları ateş gibi dolaşıyor havada. Biz ergen kızlar, ergen oğlanlar büyüyoruz. Şiirler okuyoruz, şarkılar söylüyoruz uçarı. Koridorlar boyu bilgelere, şairlere, feylesoflara rastlıyoruz; nice insanlara… Daha çok da cahil, sığ kafalı, kör inançlı insansılara… Varlıklar darlıklar görüyoruz, ekmek kavgaları, ölüm dirim savaşları, yıkımlar… doğumlar, düğünler… Yollar boyu bozulduğuna tanık oluyoruz insanın, dünyanın. Yollar boyu doğayla uyumunu bozduğuna, doğayı, dünyayı bozduğuna insanın…
Hep eşiklerinden atlıyoruz evlerin. Hiç büyümüyoruz, büyümeyi düşlüyoruz hep. Sen yoktun sanki sevgili üveyik. Sahi ne zaman yerleştin sen benim yüreğime? Büyümeyi düşlerken zaman daralmıyor hiç ve hiç daralmayacak zannediyoruz.
iç Ege köyü… Taş merdivenli, hanaylı, taş bir ev… Ahşap tavanı ve duvarların içinden bakan ahşap dolapları süslemeli. Çendekli ahşap raflarında bakır, emaye tabaklar… (Sonradan onların yerini benim yaptığım origamiler alacak.) Hanaydan düşmemek için oyun oynarken bile temkinliyiz. Aşağısı daha güvenli. Ortasında ağaç bir direk olan; kaba tomruktan yapılmış kiriş ve mertekleri arasında geceleri fare tıkırtılarının geldiği, kireç badanalı kocaman bir oda ve önünde kocaman bir pencere. Pencerenin içinde lavabo işlevli beton bir çıkma. Üzerinde ibrik. Kullanılan su, betona açılmış delikten pencerenin önündeki bahçeye akıyor. İşte orada mor kokulu mor sümbüller, badı sabalar, akşam sefaları… Odanın arka tarafında da minicik bir pencere. O pencere tarafında köşk dediğimiz, altı perdeyle kapatılmış kocaman sabit bir seki. Sekinin sağında yüklük, solunda tahta kapılı banyo. O tavandaki tomruklar, kavak ağacından mıydı acaba? Hızarcı akrabamızın mahalle meydanına getirdiği kavak tomruklarının kabuklarını soymak, mahalle çocukları olarak, en eğlenceli oyunlarımızdan biri.
Ama o ağaç direk, Demirkazık gibiydi, sadece evin değil zamanın da omurgasıydı. Neden sonra omurları kırıldı zamanın…
Biz, o direği kale yapıp saklambaç oynuyoruz, ikimiz. Biz iki kardeş… O hep gönüllü olurdu değil mi sevgili üveyik, sahi sen var mıydın? O mini mini hâlleriyle… direğe kollarını, kollarına başını yaslar saymaya başlardı. Ben mini mini kalp atışlarımla bir yüklüğe, bir kapı arkasına göz atıp -banyoya zaten yaklaşılmazdı hafizanallah- bir eşik uzaklıktaki mutfağa geçmeyi kurardım ama daha eşiği geçmeden sobelenirdim. Mini mini kıkırdardık.
Biz zamanın omurgasını kale yapıp saklambaç oynuyoruz hep. Sonra omurları kırılıyor zamanın…
Ayın karanlık yüzü, şu çoktan aydınlanmış çağda aydınlığa mı evrildi sanırsın sevgili üveyik? Evrilmemiş. Falcı kadınların kehâneti asırlar öncesinde kaldı mı sanırsın? Kalmamış.
Meğer yazgı, falcı kadınların baktığı fincanlarda bir gölge olup bekliyormuş bizi, kara kış boyu uzayan kara bir gölge…
Eşikte kalıyorum, hep eşikte... Oysa özgür ruhlu olan bendim, hep ben atlayıp uçmak isterdim o eşikten. Bu sefer, zaman ebe oldu, sen uçtun -kapılarından girilen evlerin kapılarından çıkılır oysa- ben yine eşikte sobelendim ama bu sefer kocaman bir kederle… Peki sen, sen kıkırdıyor musun yine?
Zaman her derdin ilacı derler sevgili şair, zaman siler acıları elbet.
Lâkin cânım üveyik, bilmez misin, yazılanlar değil silinenlerdir asıl büyüyen.
Yüreğimden çekilin ey gölgeler. Geri dön göçmen kuş, geri dön.
Açıl şiirin görkemli kapısı açıl. Açıl ey kadim bilgelik: “as above so below”
Haydi taş aynalar… Söyleyin taş aynalar…
EBE SOBE
Her köşe başında
adımı çağıran nehir
içsem
eksilsem…
Zamanın dışında kalsam…
Gözlerim
kapansa
saatler
çoğalsa…
Uyku
adımı silse…
İçimde nehir
dışımda zaman
aktı…
Aktı..
Aktı.
Eşikte
sobelendim.
Yeni yorum ekle