Türklerin Bilgi ile Sınavı

Felsefe

Türklerin Bilgi ile Sınavı

Fahri ATASOY

Türkiye’nin problemleri neden kolay çözülmüyor diye düşündüğümüzde karşımıza Türklerin bilgi ile ilişkisi çıkıyor. Tarihte önemli badireler atlatan Türk kabileleri muhtemelen aklı iyi kullanarak ve bilgiye baş vurarak problem çözmüşler. Tarih biliminin verileri bize bu tür bilgiler veriyor. Ellerinde yeterli bilgi olmadan batıya ilerleyen Türk boyları tesadüfen Anadolu topraklarına yerleşmiş olmaz. Dünyanın en büyük güçlerinden birisi Roma İmparatorluğu karşısında zaferler elde edemez. Anadolu’ya girdikten sonra kısa zamanda İznik’i fethedecek şekilde ilerleyemez. Osmanlı Devleti kuruluş zamanında, yeterince bilgi sahibi olmasalar Çanakkale Boğazı’nı askerleri ve obalarıyla geçemezler. Balkanlar denilen topraklara kısa zamanda ilerleyemez, fetihler gerçekleştiremezlerdi. İstanbul’un fethi ise başlı başına stratejik ve teknolojik bilgi donanımına sahip olduğumuzu gösterir. Asker veya komutan kahramanlığı buraya dayalıdır. Türk çocuklarına ölmeyi göze alan Ulubatlı Hasan hikayesi sadece hamasi duygu verir. Kahramanlık hikayeleri güzeldir ama asıl gerçekliğin üstünü örtmemesi gerekir. Duygulara da ihtiyaç vardır ama aklı ve bilgiyi fark etmek daha önemlidir. O günün şartlarında İstanbul’u ancak çok akıllı ve bilgili kadrolar gerçekleştirebilirdi. Önce bunları görmek gerek.

Osmanlı Devleti son asırda bilgi eksikliğinin farkındadır ve bir an önce eksiği tamamlama telaşına düşer. Fakat Avrupa toplumlarının bilgi ile ilgili verdikleri mücadeleyi anlayamadıkları için sadece sonuç halindeki bilgileri aktarmaya başladılar. Halbuki modern Avrupa için bilginin serüveni bambaşkadır. Orta Çağ sonrasında Rönesans ile başlayan bilgiye ulaşma mücadelesi Avrupa’da devrim üzerine devrim yaratmıştır. En son devrim, sanayi ve teknoloji alanındadır. Bu devrim ortaya çok tartışılacak bir sistem çıkartmıştır ki adına kapitalizm denmiştir. Kapitalizm bir sürecin sonucudur ve bilginin en uzman ekiplerce en yüksek seviyede kullanılmasını sağlamıştır. Bu kullanım insanlığa bazı hediye gibi imkanlar sunmuş ama aynı zamanda sömürgecilik ve emperyalizm için büyük fırsatlar yaratmıştır. Dolayısıyla dünyanın geleneksel düzeni yerle bir olmuştur. İşgaller, sömürgeler, savaşlar, isyanlar bu dönemde artmıştır. 19. Yüzyılın kapitalistlider ülkesi Birleşik Krallık namıyla bilinen İngiliz İmparatorluğu’dur. Diğer sanayileşen ve kapitalistleşen ülkeler de İngiltere’den farklı değildir. Sonuçta çıkar çatışmaları Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasında büyük savaşa dönüşür. Birinci Dünya Savaşı Türkler için bir dönemin sona ermesine yol açmıştır. Türkiye Cumhuriyeti yeni bir dönem, yeni bir soluk, yeni bir ümit olarak başlamıştır.

Türkiye Cumhuriyeti batı Türklüğünün son aşaması gibidir. Selçuklu ve Osmanlı tecrübesi çok şeyler öğrenilmesine sebep olmuştur. Bunda karşılaşılan kültürler ve devletlerin rolü büyüktür. Bu süreçler sadece savaş ve zaferlerle izah edilemez. Yoğun bir bilgi alışverişi söz konusudur. Örneğin Selçuklu Türklerinin kurduğu Nizamiye Medresesi dönemin Arap, Fars, Hint, Bizans vb. etkileşiminin bir sonucu gibidir. Bugünkü anlamda milli bir kurum değildir ama bilgi bağlamında zamanının en önemli atılımıdır. İslam medeniyetinin Selçuklu dönemi eserlerinden birisi olarak bilim tarihinde yerini almıştır. Selçuklu Devleti döneminde Türklerin bilgi ile ilişkisi son derece başarılı görülmektedir. Tıp medresesi bağlamında Şifahanelerin kurumsal yapılar oluşturması bu başarının simgeleridir. İbni Sina, Gevher Nesibe gibi sembol isimleri burada anmak gerekir. Kervansaraylar, bedestenler, çarşılar, pazarlar, ulu camiler etrafında oluşturulan külliyeler, şifahaneler, rasathaneler, vakıflar o dönemdeki toplumun hem kültürel kimliğini hem de bilgi ile ilişkisini yansıtmaktadır. Osmanlı bu geleneği bazı biçimsel değişikliklerle sürdürmüştür. Osmanlı’nın başarılı dönemlerinde tarihi miras haline gelen pek çok eser sayılabilir. Türkiye Cumhuriyeti bu geleneğin güç kaybettiği ve kurumların işlevlerini yitirdiği bir dönemde kurulmuştur.

Osmanlı’nın son iki yüzyılı, değişen çağın gelişmelerini yakalayabilmek için verilen mücadele ile değerlendirilebilir. Örneğin medreseler, yeni bilgi elde etme veya değerlendirme konusunda tam bir iflas durumundadır. Dini bilgileri eski kaynaklardan aktarmaya ve ezberletmeye devam etmektedir. Fatih zamanında Ali Kuşçu ile medrese müfredatına dahil edilen astronomi ve matematik gibi bilimler çoktan kaldırılmış ve doğa bilimlerine kapılar kapatılmıştır. Avrupa’da 18 ve 19. Yüzyıllarda doğa bilimlerinin yanında insan ve kültür konusunda yeni bilim disiplinleri kurulmuştur. Psikoloji, antropoloji, tarih, siyaset, iktisat, sosyoloji alanında çok önemli gelişmeler yaşanmıştır. Çok önemli tartışmalar ve eserler verilmiştir.Bu gelişmeler Osmanlı medreselerinin pek umurunda olmamıştır. Osmanlı yönetimi bu bağlamda problemler karşısında yeni çözüm yolları aramış ve yenileşme hareketi başlamıştır. Örneğin sağlık konusunda ihtiyacı karşılamak üzere Avrupa’daki modellere uygun modern tıp mektepleri açmıştır. İnternette yer alan bilgilere göre “Osmanlı Devleti'nde modern anlamda açılan ilk tıp okulu, 14 Mart 1827 tarihinde Sultan II. Mahmud döneminde kurulan Tıbhane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire'dir. Bu okul yeni kurulan Asakir-i Mansure-i Mahmudiye ordusuna modern tıp eğitimi almış hekimler yetiştirmek amacıyla kurulmuştur.”  14 Mart tarihi bu nedenle ülkemizde tıp bayramı olarak kutlanmaktadır.

Osmanlı Devleti 19. Yüzyılda çok sayıda modern okul ve yeni bürokratik kurum açmıştır. Fakat bunların bilgi alt yapısı yoktur. Avrupa ülkelerindeki örneklerinden modellenmiştir. Medrese’nin yetersizliğinin anlaşılması üzerine bilgi üretimi için elzem olan üniversite ancak 20. Yüzyılın başında kurulabilmiştir. Avrupa’daki iddialı üniversiteler Kilise tarafından çok önceleri kurulmuş olsalar da 17. – 18. Yüzyılda modern bilimin hizmetine dönüştürülmüştür. Dolayısıyla köklü tarihe ve kurumsal yapıya sahip üniversiteler bilgi kaynağı olma konusunda öncü duruma geçmişlerdir. Bizim medreselerimizin dönüşme şansı bile kalmadığı için yerlerine yeni okullar açılmak zorunda kalınmıştır. Bu hüküm Osmanlı zamanı için de Cumhuriyet dönemi için de geçerlidir. Türklerin bilgi ile ilişkisi maalesef son asırlarda çok sıkıntılıdır. Bu sıkıntı savaş zamanlarında teknolojik araçlar bakımından tamamen aleyhimize bir durum yaratmıştır. İstanbul’u fethederken zamanın en ileri teknolojisini kullanan Türkler, Birinci Dünya Savaşı’na girerken maalesef Alman silahlarına muhtaç durumdadır. Çanakkale’de kahramanlık yaratan Türk askerlerinin kullandığı silahlar Alman ordusu tarafından temin edilmiştir. Örneğin savaşın seyrini değiştiren Nusret mayın gemisi, 1911 yılında Almanya'nın Kiel şehrinde kızağa çekildi ve 1913 yılında Osmanlı Donanması'na katıldı. Mayınların menşeini yazmaya gerek var mı? Osmanlı Türkleri maalesef teknik alanda uzun yıllar yeni bir çivi dahi çakmamışlar gibi görünmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti pek çok konuda fakirlik üzerine kurulmuştur. Bu yazının konusu bağlamında bilgi fakiri ülke ifadesi sanırım yanlış olmaz. O zaman bu fakirliği giderecek tedbirlere ihtiyaç vardır. Türkleri yeniden bilgi ile irtibatlandırmak ve hayatlarına bilgi katmak elzemdir. Cumhuriyet diğer alanlarda acil önlemler ve politikalar üretmeye çalışırken hem kalkınma hem aydınlanma için bilgi kaynaklarına da çok önem verir. Osmanlı’dan devraldığı modern kurumları daha da güçlendirerek işlevlerini artırmak ister. Muallim mektepleri, idadiler, tıbbiyeler, mühendishane, harbiye, darülfünun gibi eğitim kurumları yeni Türkiye’ye öncü olacaklardır. Bunların yanına 1926 yılında Gazi Muallim Mektebi gibi yenileri eklenir. Bir kalkınma seferberliği başlatılmıştır. Her kurum bu seferberliğe katkı sağlamak zorundadır. Belki kurumlardan güçlerinden fazla işlev beklenir ama istenen hedefler beklenen sürelerde gerçekleşmez. Örneğin 1933 yılında üniversite reformu yapılır. Pek çok müderrisin işine son verilir, yabancı hocalar davet edilir. Darülfünun, İstanbul Üniversitesi adını alır ve yanına Ankara’da DTCF gibi yeni yüksek okullar açılır. Cumhuriyet toplumun modern okullarla aydınlanması ve bilimle gelişmesini hedeflemiştir. Bu alanda adeta seferberlik ilan edilmiştir.

Cumhuriyet dönemi bilim ve bilgi seferberliği dikkat çekicidir. Batıda Rönesans döneminde başlayan hümanizm akımına benzer şekilde, o zamana kadar üretilmiş insan ürünü eserleri dilimize kazandırmak için önemli adımlar atılmıştır. Batı ve doğu klasikleri olarak kabul edilen eserler Türkçe’ye çevrilip Türk okurunun hizmetine sunulmuştur. Bu görevi Hasan Ali Yücel'in Milli Eğitim Bakanlığı döneminde kurulan Tercüme Bürosu üstlenmiştir. Sonradan bu kitapların yeni baskıları Hasan Ali Yücel klasikleri olarak adlandırılmıştır. Bu süreç aynı zamanda Türk Hümanizmi veya Aydınlanması olarak da nitelendirilmiştir. Fakat bu yakıştırmalar gerçekçi değildir. Burada bilgi üreten, kuram geliştiren, araştırma yapan Türk aydınları değildir. Sadece kaynak aktarımı bakımından değerlidir. Bir toplumda bilginin gelişmesi için uygun ortam gereklidir ve bu aktarım bilgi ortamı kurulması açısından önemli bir gelişmedir. Fakat abartmak doğru değildir. Bilgi ancak işlenebilirse, kullanılabilirse artar ve anlam kazanır.

Türkiye, geleneksel bilgi ilişkisinden modern bilgiye geçişte oldukça zorluk çekmiştir. Osmanlı Devleti yenilikler yaparak bazı adımlar atmış olmasına rağmen yeterli bilgi üretimi sağlayamamıştır. Cumhuriyet bunu sağlayacak radikal tedbirler ve kararlar almıştır. Kurulan üniversiteler, Avrupa’ya gönderilen öğrenciler, Almanya’dan getirtilen hocalar, yabancı dillerden çevrilen kitaplar, yazılması için desteklenen eserler, öğretmenlere verilen değer gibi önemli adımlar takdire şayandır. Fakat yeterli bilgi kullanımı maalesef beklenen seviyede olmamıştır. Bununla ilgili örnekler verilebilir. Eğitim alanımızla ilgili felsefe ve sosyoloji çalışmaları bunun bir göstergesidir. Ziya Gökalp tarafından kurulan sosyoloji ve yanında felsefe, üniversitede birer bilimsel disiplin olarak yerleşmiştir. Örneğin Hilmi Ziya Ülken her iki disiplin için kaynak kitaplar hazırlamış ve üniversite kürsüsünde bu alanların eğitimini vermiştir. O zamana kadar öğrencilerin takip edecekleri ve faydalanacakları Türkçe kaynak kitap yok denecek derecede azdır. Bunlar bilginin geliştirilmesi için uygun bir iklim kurulmasına katkı sağlamıştır. Fakat dünya literatürüne girecek özgün sosyoloji veya felsefe tartışmaları yaratmamıştır. Bu durum son derece normaldir. Avrupa bu tartışmaları uzun yüzyıllar içinde gerçekleştirmiştir. Türk kültür dünyasında bu tür bilgiler maalesef çok eski zamanlardan itibaren ihmal edilmiştir. Bunu durum tespiti olarak görmek gerekir.

Bilginin kullanılacağı bilimin dışında uygulama alanları vardır ve Türkiye bu konuda da yeterince başarı gösterememiştir. Bu alanların her biri ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Köy kalkınması, tarım, sanayi, kentleşme, mimari, ekonomi, bürokrasi, savunma, teknoloji, iletişim, yönetim konularında modern bilgi uygulamalarda ne kadar etkilidir bakmak lazım. Mustafa Kemal Atatürk, başkent Ankara’yı modern bir model haline getirmek istemiş ama sonrasında ilk adımını attığı pek çok uygulama sürdürülememiştir. Örnek olarak Atatürk Orman Çiftliği verilebilir. AOÇ web sayfasında tarihçe kısaca özetleniyor. 1925 yılında Gazi, yerli-yabancı birçok tarım uzmanını köşküne davet ediyor ve Ankara’nın yanı başında büyük bir çiftlik kurmak istediğini, bunun için yer aramalarını emrediyor. Ankara’da pek çok zorluk içinde “ziraat ve zirai iktisat sahasında fenni ve ameli tecrübeler yapmak maksadıyla büyük bir çiftlik” kuruluyor. Kurulduktan sonra o günün şartlarında Türkiye’de ilk defa en modern en teknolojik uygulamaları yapılıyor. Sonrasını sormayın. Bir çivi dahi çakılmamış deyimine örnek oluşturacak bir süreç gözleniyor. Şahsi gözlemimiz 1970’li yıllardan beri yanından geçerkenbakımsız, dağınık, yer yer işgal edilmişgörüntüsü hep rahatsız etmiştir. Halbuki AOÇ yabancı ülkelerin örnek gösterilen doğa parklarından daha güzel bir alan olabilirdi. Bunun yolu bilgiden geçer.

Bilgi kullanımı ve araştırması birbirinden farklıdır. Bilgiye ulaşmak bir süreç işidir. Bunun için özel yöntemlere, harcamalara ve gayretlerle ihtiyaç vardır. Bilgi elde etme süreci felsefeyi ve bilimi doğurmuştur. Geleneksel toplumlar kültüre dayalı tecrübi bilgiyle hayat sürdürürler. Bilimsel bilgi, toplumların hayatına girdiği zaman bir dönüşüm meydana gelir. Yeni bilgiler, yeni uygulamalar, yeni araç gereçler, yeni buluşlar hayatınıza girer. Avrupa’daki sanayi devrimi bunun en çarpıcı örneğidir. Sanayi Devrimi’ni yaratan insan kaynaklı bilimsel bilgidir. Öncesinde Tanrı kaynaklı olduğu iddiasıyla sunulan Kilise bilgileri dogmatik olarak kabul edilir ve hayata dair kolaylaştırıcı değildir. Burada Katolikliğe özel bir yer ayırmak gerekir. Reform sonrası ortaya çıkan Protestanlık insan aklına ve bilimsel bilgiye yer açmıştır. İslam dini ise ilk çıktığı zamanlarda bilgiye özel bir değer vermiş ve Müslümanları bilgiye ulaşmaları yönünde teşvik etmiştir. “İlim Çin’de de olsa gidip alınız” hadisi anlam olarak İslam'ın ilme verdiği önemi gösterir. İslam’ın Altın Çağı bu düstur üzerine gelişmiştir. Fakat Müslümanlar belli bir zaman sonra bu ilkeyi terk etmişler ve bilgi peşinden koşmak yerine eski bilgileri tekrar etmeyi-ezberlemeyi tercih etmişlerdir. Bu durum yeni bilgilere ulaşmayı ve kullanmayı zorlaştırmıştır. Hayatından bilgiyi çıkaran toplumlar çiçek açmayan kurak topraklar gibidir.

Bu yazı konuya giriş mahiyetindedir. Türkiye Cumhuriyeti modernleşme süreciyle bilgiye kapılarını aralamıştır ama bunda ne kadar başarılı olduğu tartışmalıdır. Yukarıda AOÇ kurulmasını ve daha iyiye geliştirilemediğinden bahsettik. Benzeri durum öğretmen yetiştirmek için kurulmuş ve kısa zamanda kapatılmış Köy Enstitüleri için geçerlidir. Ülkenin problemlerini çözmesi gereken kurumların maalesef beklenen başarıları gösterememesi bilgi kullanımı bağlamında değerlendirilebilir. Gelecek yazıda Türkiye’nin bürokratik sisteminde bilgi kullanımıyla ilgili tespitlerimizi dile getirelim. Bilgi ile sınavımızı farklı konumlardan görmeye çalışalım.

 

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.