Meray Gürsoy: Yazmak ve Yazgısı   

Genç Düşünce

Yazmak ve Yazgısı     

Meray Gürsoy

Gözlerini dünyaya yeni açmış bir bebeğin, biraz gelişinceye dek yegâne iletişim şekli; ağlamaktır. Ne vakit o bebek büyür; okuma yazma öğrenip, dış dünyayla iç içe bir birey hâline gelir; o zaman fikir ve hislerine sirayet eden ne varsa karşılarında alternatif dışa vurum yöntemleri geliştirir. Bu; bazen uzun uzun konuşmakla, bazen içine kapanıp olan bitene kabuğunda bir çeşit zırh kuşanmakla, bazen de olgunlaştıkça kendi kendine bile itiraf edilemeyenleri, bir gece ansızın kâğıda akıtmakla mümkün olur. Konuşma dilinin sınırlı hafızasına karşılık yazının sonsuz hafızası, benliğin arşivini kurmaya başlar böylelikle.

Kalemiyle yol arkadaşlığı eden kimseler için yazmak; uçsuz bir nehrin akışına, varılacak noktayı hesap etmeden kapılmak gibidir. Zira sözler, tılsımlıdır; mühürdür. Değdikleri yerde izleri kalır. İnsan; bazen yaşadığını yazar, bazense yazdığını yaşar. Zihninde çerçevesini bulanlara, iç dünyasına dokunanlara alfabelerden yettirebildiğince ilmek ilmek bir dizi ayna oluşturur. O aynaların netliği ise kişinin parmak uçlarındadır. Yaşanmışlıklar, ifadeye izahtan çok şiirsel bir denkliğin ılımanlığını getirebilir. Aynı şekilde apaçık ve deneyimlendiği gibi de yansıyabilir.

Yazının yolculuğu, göçmen bir kuşun yolculuğuna benzer. Sınırlardan, varlıklardan, kararlı veya rastlantısal buluşmalardan geçilir. Yaşam serüveni süresince, yer ile gök arasında olup bitenlere tanıklık ettikçe doldurur insan sözcük heybesini. Sırası geldiğinde ise çıkarır o heybeyi ve her bir sözcükten yepyeni bir kale inşa eder oynattığı kalemiyle. Kanatlarının altında kalanlara ve gövdesinin üzerinde süzülmekte olan bulutlara yeni mânâlar kazandırır. Böylece insan; yazmakla yalnız kâğıdı değil, kendi içsel devinimini de tekrar tekrar anlamlandırır.

Yazmak; tıkanıklığını gidermek adına ruha uygulanacak bir yöntem, katlanılmaz raddeye gelen olay veya durumlara yönelik hizasını bilen bir kalkandır. Aşkta, hayalde, umutta, inançta beyin ve kalp ortaklığından doğma bağımsız bir anlaşmadır. Bu anlaşmanın sırası geldiğinde ise hukuksuzluğa, dalkavukluğa, örselenmiş ya da zaten baştan yitirildiği için lekelenmiş vicdanlara dolanan prangaları bulunur. Altıncı bir duyu hâlinde kişiyi yeryüzünde çekinmeden konumlanmış kafeslerden kurtarır ve o kafeslerle başa çıkabilmenin yollarına ulaştırır. Bütün bu yönleriyle bir bakıma varoluşun yankılanacağı bir dağ sureti oluşturur. Yazdıkça insanın özü de o dağın sırtlarında yuvalanır.
Herkes, göğsünde bir ateşle gelir dünyaya. Ateşi sönerse hikâyesi buz keser insanın. Bu sebeple onu korumak, soğuyan yerin taşa dönmesini engelleyecek hamlelerde bulunmak gerekir. Türlü yöntemleri vardır içsel yolculuğu derinleştirmenin. Fikir ve kalp süzgecinden geçen her ne varsa anıtını dikmek gibidir sayfalara paragraflar bırakmak da. Ki bazen de hiç dokunulmamış, ortaya çıkarılmamış hisleri görünür kılmaya bir dize yetebilir. İçtenlikle kondurulmuş bir başka cümle ise muktedir sayılabilir zihindeki karmaşayı olabildiğince sade sunmaya.

Bir yazının sağlaması, samimiyetinde gizlidir. Bölmeden, eksiltmeden, öyle kendiliğinden sözcüklere akan düşünceler; doğruluğu tartışmaya açık olsa bile samimiyetle yazılmışsa gerçektir. Çünkü yazmak, ruhun nefes alma biçimi sayıldığı kadar kişinin aklı ve vicdanıyla da yüzleşme biçimi olduğundan insan, yazdıklarını iç dünyasının bir fotokopisi gibi değerlendirir. Fakat baskının yahut kişisel çıkarların gölgesinde kalan kalemler için doğruluktan söz edilemeyeceği gibi onlardan varlıkları aracılığıyla gerçeklikten peyda olabilecek vicdanlı fikir neticeleri de beklenemez. Bu doğrultuda somutlaşan, ete kemiğe bürünen bir iç dünyanın mahkemesini kurmak, iyi ve kötü kutuplarından iyiye daha yakın durmak için çabalamak; ancak yazının lekesiz aynalarında mümkündür.

Mânâ ve maneviyat arasındaki köprüde, zekânın ve hissiyatın onurlu yansımasının vücut bulması için kimi zaman deneyim kazanmak, kimi zaman deneyimlenmekte olana şâhit olmak, kimi zaman esas kahraman hükmünü sürmek, kimi zaman ise bütüne dışarıdan bakabilmek gerekir. 

İşleyişin altın kuralı; özü gönülden uzağa düşürmemektir. Bu sebeple yazmak; manevî bir iskelet kazanmak ve insanı insan kılan unsurları disipline edebilme sürecidir. Sözlerin bir toz bulutu hâlinde yavaşça silindiği veya görünmez halkalar şeklinde havada asılı kaldığı anlarda bilginin, bilinenin, bilinmek isteyenin kaydını tutmaya yarayan varlık, kalemdir. Bu bağlamda her kalem, sahibinin kimliğidir. Zihinden olanın, kalbe doğanın bir temas, bir iz saklayabilmesi için yeryüzü yurduna, yazının yazgısına eşlik eden; onu çağlar ötesine bildirendir.    
   
 

Yorum

Denizhan Barış (doğrulanmamış) Pt, 20 Aralık 2021 - 19:58

Yazı ile yazar arasındaki bağ toplum ile tarih arasında kurulamıyor. Bir yanda yönetim anlayışlarını diğer yanda insanın ufku . Bilgisizlik büyük dert sanırım

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.