İnsan-Toplumsal Yaşam
Bireysel ve Toplumsal Duyarlılıkta İnsani Değerler Eğitimi
Prof. Hasan Pekmezci.
Çağın insanı çok yönlü kuşatılmışlıklar içinde. Yoğun geçim kaygısı, kentsel yaşamım zaman ve mekan kıskacı, TV gibi medya araçlarının beyni ve gözü sürekli kontrol eden, denetleyen, tüketim ve yaşam alışkanlıklarını kendine göre kurgulayan-yönlendiren etkisi her alanda hissedilmekte. Çocuklara sık sık yapılan ‘’cıss’’ baskısı fazlası ile bütün insanlara yapılıyor artık. Zaman-mekân, ekonomi, hareket alanı kıskacı yetmiyormuş gibi ‘’ellerimiz, gözlerimiz, kulaklarımız ve beyinlerimiz’’ de bundan nasibini fazlası ile almakta. İnsanın ‘’ben ve ben buyum’’ diyebileceği; uygarlıklar yaratan elini, gözünü, beynini, kimliğini, kendini ifadede kullanabileceği bir yaşama biçimine çoğu zaman cısss.
- Hız çağının getirdiklerinin kurguladığı bir yaşam takipçileri,
- Fastfood kültürünün yaşam dinamiklerinin her alanını işgali-kendine benzetmesiyle biçimlenen bir yaşam stili.
- Her alanda hiper-teknolojinin hızla üretime ve tüketime dayalı ablukası.
- Sabır, sebat, bağlılık, aidiyet, vefa, güven, empati, dayanışma kavramlarının masallarda-efsanelerde kalmış antik çağ ifadeleri gibi görülmesi.
Bu nedenle eğitim, eğitimcilik, eğitim kavramlarının ve bu alanda çaba harcayan kurumların görev ve sorumlulukları her geçen gün artmaktadır.
*
IQ Biyolojik Zeka.*EQ Duygusal Zeka *Davranış Psikolojisi
‘’Bir ünlü profesörümüz, profesörlüğünün ilk yıllarında ABD’de bir bilimsel etkinliğe davet edilmiş. Orada konuşmalar, konferanslar ve bilimsel toplantılar arasında bütün katılımcıların ilgi alanlarına göre çeşitli aktiviteler de düzenlenmeye başlamış. Bu uygulama neredeyse bir gelenektir, Doğu-Batı üniversitelerinde. Fakat bizim profesör daha önce kaytarmış türlü bahanelerle. Ama bu kez bahanesi de bittiğinden ister istemez maharetine göre bir etkinlikte yer alma zorunluluğu içinde kalmış. Ama bir mahareti yok ki ne yapsın. O, ha bire ders çalışmış, testler-kitaplar üzerinde sabahlamış, akademik aşamalar bir şeyler verirken çok şeyleri kurban sayar. Ama bu kez zorunluluk var. Yapılanlara bakıp ‘’ben ne yapabilirim; ne yapsam acaba soruları içinde bocalarken, onlar boyuna-posuna bakıp ‘’size basketbol’’ demişler. ‘’Aman ne yapıyorsunuz, basketbol ülkesinde, ben nere, basketbol nere’’.
Öyleyse demişler; üstüne tenis giysileri, eline bir raket ve ceplerine tenis topu sokuşturup korta itelemişler. Bir yandan da sağına soluna bakınmış, kopyalar çekmiş kendine göre. İki metre boyunda, yakışıklı bir tenisçi olarak kortta yerini almış. Sıra ona gelmiş. Herkes yeni bir tenis yıldızı seyretmeye hazırlanmış, pür dikkat... Topu havaya atıp yaratana sığınarak vurmuş raketi profesörümüz. Top bir yana, raket bir yana.
İlk ve son tenisçiliği olmuş bu profesörümüzün.
*
Kendi meslek alanı dışında bir başka alanla ilgilenmek pek yaygın bir alışkanlık değil ülkemizde. Bu nedenle kahve kültürü dediğimiz gerçek daha baskın. İşinden evine, evinden kahveye.
Ülkemizin önemli bir Öğretmen Okulunda genç yaşta yönetici oldum. Bundan 56 yıl önce.
Öğrencilerle ortak projelerle sık sık sosyal etkinlikler düzenleyen bir eğitim çabamız vardı.
105 öğretmenden bir bölümü bu etkinliklerden kaytarmak için neler neler yaratırdı.
Dersler biter bitmez ortadan kaybolurdu çoğu.Gittikleri yer İstasyon Kahvesi. Bir kaç kez içeri adım atmadan sadece kapısından bakabildiğim sigara dumanından göz gözü görmeyen izbe bir yer.
İdealist bir öğretmen ve idaresi modundayım ya: Bir öğretmenler toplantısında ''En azından kendi alanı ile ilgili birçok şey yapabilecek birikimde insanların eline aldığı birkaç kâğıda baka baka hayatının en güzel zamanlarını kahvede harcamasına akıl erdiremiyorum'' demiş bulundum. Yer yerinden oynadı. İstemezük bu idareciyi?
Başka bir gün aynı okulda 12 edebiyat öğretmeninin katıldığı bir zümre öğretmenleri toplantısında şiirden-hikâyeden söz açılmıştı; herhangi bir dergide, mahalli gazetede şiiri, yazısı, öyküsü yayınlanmış bir kişi yoktu içlerinde.
Eğitim şefliği gibi çok önemsenen bir görevim var ya; ‘’Siz dersinizde edebiyatın/şiirin, öykünün güzelliğini anlatırken bir öğrenci söz alıp 'öğretmenim, bize kendi şiirlerinizden okur musunuz, dese ne diyeceksiniz'' demiş bulundum, kıyamet koptu, başka bir boyutta.
Bunlar genç bir öğretmenin ukalalıkları gibi gelebilir ilk bakışta. Ama aradan şunca zaman geçti, oncaöğretmen içinde akademik hayata atılan sadece ben oldum.
*
Ülkemizin önde gelen bir üniversitesinde çok değerli bir profesörün ölümünden sonra annesi tarafından ‘’TıpFakültesini birincilikle bitiren bir öğrenciye verilmek üzere önemli bir ödül ihdas edildi.
Ödül töreni günü kocaman bir salonda hepimiz yerlerimizi aldık cüppelerimizle....
*
Yaşlı anne sahneye çıkamadığı için koltuk önünde heyecanla bekliyor.
Öğrenci anons edildi. Yandaki kapıdan salona girdi, çok ciddi bir yüz ifadesi ve sert yürüyüşle annenin önüne geldi. Anne elini öpecek diye uzattı. Öğrenci sert bir hareketle eli aşağı indirerek sıktı, öteki eliyle ödülü alıp doğru geldiği kapıya ve ardına bakmadan çıkıp gitti. Başta ana şaşkın, rektör, senato üyeleri öyle;salon buz kesti.
Ananın elini öpmesi, teşekkür etmesi, konuşma yapması bekleniyordu.
Yanımda biz senato üyeleri ile oturan Dekan Beye ‘’Bu odunu çok mu aradınız kardeşim, ödül vermek için’’ dedim.
‘’Ne yapabiliriz, en yüksek notları bu almış’’ dedi.
En yüksek notama nerede insanlık.İnsanlığı kurban eden bir değerlendirme anlayışı. Yaşı doksanlarda bir ananın elini öpmeyi anlamayacak; iki sözcükle teşekkür edemeyecek kadar duyarsızlık.
*
Almanya’da bir Lise Müdürü, her eğitim öğretim yılı başında öğretmenlerine şu mektubu gönderirmiş.
- Bir toplama kampından sağ kurtulanlardan biriyim.
- Gözlerim hiçbir insanın görmemesi gereken şeyleri gördü.
- İyi eğitilmiş ve yetiştirilmiş mühendislerin inşa ettiği gaz odaları,
- iyi yetiştirilmiş doktorların zehirlediği çocuklar,
- işini iyi bilen hemşirelerin vurduğu iğnelerle ölen bebekler,
- Lise ve üniversite mezunlarının vurup yaktığı insanlar.
Eğitimden bu nedenle kuşku duyuyorum.
Sizlerden isteğim şudur:
- Öğrencilerinizin insan olması için çaba harcayın.
- Çabalarınız bilgili canavarlar ve becerikli psikopatlar üretmesin.
- Okuma yazma, matematik, çocuklarınızın daha fazla insan olmasına yardımcı olursa ancak o zaman önem taşır.”

*
ViktorFrankl bir Alman Doktor. 1945'ten sonra çok geçerli olan ve hala devam eden bir psikolojik destek ve rehberlik alanı olarak Logoterapinin kurucusu. ''İnsanın Anlam Arayışı'' adlı ünlü eserin yazarı.
Dr. Victor Frankl 2.Dünya Savaşında Nazi kamplarında tutukludur ama doktorluğu ona biraz daha farklı yaşama şansı verir. Bu yaşam içinde gizli de olsa bütün esirleri izleme, gözleme ve bunlardan çeşitli sonuçlar çıkarma çabasına girişir. Bu gözlem ve sorgulamalarla logoterapiyi geliştirir. Kısaca klinik terapide hastanın sorunlarının kaynağı olan gizlerini-sırlarını doktorla paylaşması vardır. Logoterapi böyle bir sır paylaşımını kabul etmez. Bu paylaşımın bir süre sonra pişmanlık olarak sorunları katlandırdığını savunur. Hasta denilen insanın bu gizlerini-sırlarını sözel olarak deşifre etmeden birçok yardımcı alanın onun yaşamına sokulmasını ve hastanın sorunlarını bu araç alanlar aracılığıyla bir anlamda dolaylı olarak anlatmasını amaçlar.
Örneğin hastanın resimle, çamurla, taşla, müzikle, enstrümanla, drama-tiyatro ile dansla içli dışlı olmasını ve bu yolla iç dünyalarının yansımasını, anlatılmasını sağlamak. Yani onun hayatına yeni motifler-logolar eklemek.
Buna bir örnek verelim hemen:
Bundan beş on yıl önce bakanlık yapmış bir önemli insan intihara kalkıştı. Kurtuldu. Daha sonraları bir gazetede röportajı yayınlandı. Bir atölyede resim kurslarına gidiyormuş. ''Daha önce böyle bir alışkanlığım, böyle bir alanla ilişkim olsaydı, intihara falan kalkışmazdım'' diyor, konuşmasında.
*
ViktorFrankl'ın önemli saptamalarından biri, en olumsuz koşullar içinde bile insandaki yaşama direncinin hangi durumlarla değişebileceği-anlam kazanabileceği üzerinedir.
Örneğin; Esirler her sabah SS subaylarının önünden geçirilir. Bir bölümü gaz odasına, bir bölümü de çalışma kamplarına gönderilir. Bunları doktor olarak orada yer aldığı için gün gün izler Frankl. SS subayları kimleri hangi kıstaslara göre ayırıyor, gözlemler?
Vardığı sonuç şu: Gözlerinde yaşama ışıltısı olanları çalışma kamplarına; gözlerinin feri sönmüş olanları gaz odasına.
Gözlerinde hala yaşama ışıltısı olanları inceler: Hayata çok yönlü kök salmış, kendine logolar yaratmış; aklıyla-beyniyle-hayal dünyası ile sürekli onlara ulaşacağı günlerin özlemiyle bakan esirlerin gözlerinde hala ışıltı devam ediyor. Böylesi insanların önemli bir bölümü bu kamplardan sağ olarak çıkmayı başarıyor.
Esaret sonrası sanatlarını icra eden pek çok esir, içinde filmlerde, kitaplarda, basında yer aldı.
Bu nedenle ister örgün eğitimde, ister yaygın eğitimde, eğitim denen süreç ne olursa olsun; insanlarımıza hayatı başka başka pencerelerden sorgulayacak motifler-logolar yüklemek çağdaş eğitimin ana hedeflerinden olmalıdır.
Öğrenciler şiiri, öyküyü ders olduğu, not olduğu, sınavda soru olduğu için değil; zevk için öğrenemiyorsa; öğrenciler resim*müzik, spor dersini not almak için seçiyorsa hiçbir anlamı yoktur. Bir eğitimci olarak ne yapıp yapıp bunları hayatın vazgeçilmezleri arasına koyacak çabaları harcamalıyız.
Öğretmen-Öğrenci-Veli işbirliğinde bu konuda belli bir bilincin oluşmaya başladığı inancındayım. Çocuklarını spora, baleye, müzik ve resim kurslarına göndermek isteyen bir bilinç oluşmaktadır milli eğitim sistemine inat. Okullarımız-öğretmenlerimiz bütün yoğunluklarına rağmen böylesi etkinlikleri destekleyerek çocuklarımızın kimliklerine uygun logolarla beslenmesini sağlamalıdır.
Sanattan, müzikten, spordan, doğadan, çiçekten, böcekten haz almasını bilen bir insan modeli temel amaçlarımızdan olmalı. Burada en önemli bir dayanak da hazları-değerleri PAYLAŞIM öğesidir.Acıyı ve neşeyi; aşı-ekmeği paylaşmak gibi.
Bunlar aynı zamanda insanın kendini ifade edeceği, sırlarını paylaşacağı en candan bir dost, bir arkadaş gibidir. Bu sırları başkaları ile de paylaşmak bir şiirin, bir şarkının, bir resmin, okunması, söylenmesi, izlenmesi bir başka duygusal-düşünsel yapı ile ilişkiye girebilmesi anlamına gelir. Yazılan bir şiir, söylenen bir ezgi, bir tablo, bir heykel, sinema, tiyatro onunla görsel, işitsel, dokunsal ve duyusal ilişkiye giren veya girecek olan paydaşlarla-insanlarla-kitlelerle-toplumlarla anlam kazanır. Bunlara insani değerler diyoruz.
Bu paylaşımın insanın mutluluğuna, insanların birbirlerine bakış açılarına kattığı değerler yadsınamaz.
Çünkü bu değerlerin tümü paylaşım demektir. Toplumsal yaşam paylaşım üzerine kurulu bir düzendir. Aynı kenti, aynı yolları, aynı parkları, aynı doğayı, aynı kültürü paylaşım. Bunların paylaşımında paydaşlarının niteliği eğitim denen çabanın elindedir.
*
Son yıllarda bu konuda özellikle insan kaynakları alanı çok ilgi görmektedir. Bu bağlamda yapılan çalışmalarla salt alanına odaklanmış ‘’inek’’ sıfatlı ders çalışan ezberleyen insan tipi yerine değişik alanlardan haz alan, bunu başkaları ile de paylaşmasını bilen, ‘’duygusal zekalı’’insanlara kapılarını açmaya başlamışlardır.
Çeşitli kuruluşların yönetimleri insan kaynakları ofislerinin rehberliğinde şirketlerinin, iş ve sanayi kuruluşlarının üst yönetimlerinin ilgi alanlarını genişletme ve bunu şirketin alt kademelerine kadar yaygınlaştırma çabalarına girişmişlerdir.
Bu yan alanların çoğunlukla müzik, resim, heykel, seramik, edebiyat, spor, halk oyunları, tiyatro, dağcılık, dalıcılık, koleksiyonculuk, sosyal yardımlaşma ve dayanışma etkinlikleri gibi alanları kapsadığı görülmektedir.
Bazı gazetelerin, yayın organlarının insan kaynaklarına ilişkin yazıları-makaleleri incelendiğinde bütün yoğunluğun alanındaki başarılarını, böylesi etkinliklerle zenginleştiren insan modeline yöneldiği görülecektir.
Örneğin son yıllarda TURKCELL, AVEA, CİTİBANK, PRELLİ, NESTLE,İNGBANK,T.BANK GİBİ ulusal ve uluslar arası şirketlerin şirketler arası müzik yarışmaları düzenledikleri haberler arasında yer almakta. Bu yarışmalarda bir şirketin CEO’sunun ayağında deri pantolonla, gitar; insan kaynakları elemanının bateri çalıyor; sekreterinin de mikrofonda şarkı söylüyor olması iş alanı ile eğlenme-dinlenme alanının zenginleştirilmesi konusunda epeyce yol alındığını göstermektedir.

KenRobinson’un(1950-2020)“Yaratıcılık, Aklın Sınırlarını Aşmak,2008” adlı eserinde dediği gibi “Bilimlerin, gerçeklik, nesnellik, tarafsızlık ve olgusallıkla, sanatın ise duygular ve sezgilerle ilişkilendirildiği bir sistem içinde yaşıyoruz”. Bu açıdan bakıldığında insanoğlunun duygusal bir varlık olarak duygu derinliği ve konunun duygusal boyutu, sanatın da temel dayanaklarından. Yine KenRobinson’un bir başka anlatımıyla;
“Algıladıklarımızı ifade edebilmek için duyguların diline ihtiyaç duyarız. İşte sanatın-yani müziğin, dansın, şiirin, tiyatronun ve diğerlerinin işlevlerinden biri de budur ve insanları eğitirken yeni bir denge oluşturmak için ihtiyacımız olan bir dil de budur. Sanat teknikleri, yaratıcı güçleri özgürleştirmenin ve insanın tüm benliğini bu sürece katmanın güçlü yolları olabilir.” s.18
Sistemler, yasalar, yönergeler, planlar, programlar, dersler onu uygulayacak insanların kalitesiyle doğrudan ilintilidir. Bir insanın niteliği, en güzel ve ideal bir programı veya dersi çok olumsuz hale; olumsuz gibi görülen bir programı veya dersi de çok başarılı hale getirebilir. Burada önemli olan öğretmen denen insan tipinin gerekli birikimlere sahip olup olmadığı ve öğrenci denen temel paydaşını nasıl gördüğü, ona hangi bilinçle-hangi sorumlulukla yaklaştığıdır.
Çevrenizde bunun gibi olumlu ya da olumsuz ne anılar, öyküler dinlemişsinizdir. Öğrencilerini alanında tutkularla yetiştirenlerin yanında; resimden, müzikten ya da beden eğitimi derslerinden nefret ettiren ne öğretmen örneklerini.
Olumsuzları bir yana bırakırsak örneğin, Ankara’da Gazi Lisesi, Kurtuluş Ortaokulu ve Lisesi’nden 1960’lı yıllarda mezun olup da mimar, mühendis, avukat, doktor olarak değişik meslek alanlarında üst düzeylere çıkmış pek çok insan, sanat hareketlerini çok iyi takip etmektedirler. Bunun en önemli nedeni nitelikli resim öğretmenleri. Örneğin,ünlü ressam-eğitimci Eşref Üren, Cemal Güvenç, Osman Zeki Oral gibi. Tanıdığınız, değişik meslek alanlarından olup da sanatla yoğun olarak ilgilenenleri inceleyin; öğrenciliklerinde iyi bir resim öğretmenine rastladıklarını görme olasılığı yüksektir. Ülkemizin değişik bölgelerinde, değişik okullarda böylesi pek çok eğitimci sonraki yaşamlarında öğrencileri tarafından idol olarak seçilmiştir.
Eğitimde olumsuz öğretmen öğesinin yanı sıra sistemin kendisinin zorladığı veli, okul yönetimi gibi temel etkenlerin; alanı çeşitli testler ve sınavlara engel ve öğrenci üzerinde bir yük gibi görme ve algılama sorunu var. Sınav çocuğu yetiştirmenin dayanılmaz baskısı var. Bu nedenle öncelikle sistemin başından sonuna kadar bütün direnç noktalarının tutarlı bir eğitim politikası ile eğitilmesi gerekli. Bürokrat eğitimi, Veli eğitimi, Okul yöneticileri eğitimi gibi. Her şeyden önce duygusal zekânın önemi, duyarlık eğitiminin insanî ilişkiler açısından bağlantısı, sanatsal anlatımın önce duyarlı öğrenci-sonra duyarlı insan açısından gerekliliği özümletilmelidir.
Bu alandaki başarıları ile ülkemizi yurt dışında temsil etme onurunu yaşatır. Bu başarıdan anneler, babalar, kardeşler, hısım ve akrabalar yanında bütün insanlarımız gurur duyar. Bu nedenle anne ve babalar iyi bilmelidir ki diğer derslerin yanında resim-müzik-şiir-spor gibi ilgi alanlarıyla uğraşmak öteki derslere de katkı sağlar. Her alanda başarını artmasına neden olur.
Çocukları, gençleri sanatta, müzikte, sporda başarılı ülkeler uluslararası alanda kendine güvenen, onurlu, gururlu ülkelerdir. Olimpiyat şampiyonaları bu nedenle yapılır. Sanatın bundan bir farkı yoktur. Sanatta uluslararası bir başarı olimpiyat şampiyonu yetiştirmek gibidir. Gelişmiş ülkeler sanata bu gözle bakarlar. Sanatçılarını, sanat öğrencilerini, gençlerini baş tacı sayarlar. Çünkü onların ana ve babaları sanat derslerine önem verirler. ''Bu derslere ne gerek var'' demezler.
“Sanat alanı öyle verimli bir sahadır ki, içinde insan tabiatı alabildiğine serpilip gelişme imkânı bulur. Gerçekten; sanat etkinliği insan ruhunun en karakteristik etkinliğidir.”Akverdi, Hamdi., Sanatta Yaratma, s: 8, Millî Eğ. Basımevi, Ankara,1953
Bu dünyada bir dev var.
- Bu devin öyle kolları var ki hiç güçlük çekmeden bir lokomotifi kaldırabilir.
- Bu devin öyle ayakları var ki günde binlerce kilometre koşabilir.
- Bu devin öyle kanatları var ki bulutlar üzerinde kuşların çıkamadığı yüksekliklerde uçabilir.
- Bu devin öyle yüzgeçleri var ki su altında balıklardan daha iyi yüzebilir.
- Bu devin öyle gözleri ve kulakları var ki görülmeyeni görür, başka bir kıtadan konuşulanları işitir.
- Bu dev o kadar güçlüdür ki dağları delip geçer ve doludizgin akıp giden suları durdurur.
- Bu dev yeryüzünü istediği gibi değiştirir, ormanları diker, denizleri birleştirir, çölleri sular.
- Kimdir bu dev?
- Bu dev insandır.
- Acaba insan nasıl dev oldu, nasıl dünyanın efendisi oldu?”
(M. İlin-E. Segal, İnsan Nasıl İnsan Oldu, sayfa:6, Say Yayınları, 1991 İstanbul)
Ve şimdi nasıl kendi ayağına kurşun sıkan şaşkın bir kabadayıya döndü?
ÇÖKÜŞÜ SORGULAMADA ÇOK GEÇ KALMADAN.
Ankara.2026
Yeni yorum ekle