Nereden Aklıma Düştüyse? Türklerin Denizciliği

Kültür

Nereden Aklıma Düştüyse?

_I Türklerin Denizciliği

Kınalı Ada’da Kör bir Roma İmparatoru Romen Diyojen

Vay arkadaş yaaaa!!!!Sen at sırtında, çık taaa Orta Asya bozkırından, gördüğün su, en fazla Maveraünnehir bölgesindeki Ceyhun, Seyhun nehirleri, bilemedin Baykal ya da Aral gölü olsun, en fazla gündelik ihtiyaçlarını giderebilmekten başka suyla ilişkisi olmayan Türk’lerin hatta ünlü seyyah (gezgin) İbnFadlan’ın ‘’Seyahatnamesi’’nde aktardığına göre Oğuzlarda, Cücenlerde, Moğollarda suyun tabu olduğu, suyun kirletilmemesi gerektiği, vücudu, elbiseleri suda yıkamanın yasak olduğu, çünkü suda yıkanmanın kötü ruhları celbedeceğini, şimşek ve yıldırımların çakmasına neden olacağını, suyu yere dökmenin yasak olup suç sayıldığı, eski Şamanistlerin elbiselerini neredeyse yıpranıncaya kadar yıkamadıklarını, su kullanılmasının, yıkanılmamasının büyü sebebi olduğuna inanılırdı.

Yani biz eski Türklerin suyla olan oldukça mahdut ilişkisi bu kadarken Türklerin Orta Asya’dan batıya göçtüğünde önlerine çıkan ve o güne kadar gördükleri en büyük su havzası olan Hazar Gölü ile karşılaştıklarında muhtemelen oldukça şaşırmış ve hayrete düşmüş olan bizim atalar ihtimal ki ‘’ eeee şimdi napacağız?’’ Diye kara kara düşündükten sonra meseleyle fazla boğuşmayıp, herhalde bir karar almışlardır.

.

Ergenokon’da sıkışıp kalan Türkleri, dağı eriterek çıkartan Börteçine, dişi kurt Asena’yı takip ederek bir çıkış yolu bulmayı müteakip muhtemelen Hazar kıyılarına kadar geldikten sonra o ana kadar gördükleri en büyük su olan Hazar gölünün kumsalında önce bir şaşkınlığa uğrayan Börteçine, liderleri toplayıp kısa bir durum muhakemesinden sonra kumluk alana Hazar Gölünü bir kroki olarak çizmiş ve elindeki çubukla yeni göç yollarını basit bir çizimle anlatmıştır. Herhalde liderlere hitaben ‘’Hun’lar, Avar’lar, Kuman’lar, Kıpçak’lar ve Bulgar’lar siz Hazar Gölü’nün kuzeyinden Avrupa tarafına ‘’ dedikten sonra Oğuzlar ise ‘’ biz çok fazla dolanmayalım kuzey bölgeler soğuk neyin olur, gümrüklerde Şengen vizesi problem çıkarır en iyisi biz Hazar Gölü’nün güneyinden yavaş yavaş İran, Bağdat, Anadolu’ya doğru çaktırmadan göçelim ‘’ demiş olabilirler.

.

.

.

Güneye inen Oğuzlar rahat durmamışlar ve 1071 Malazgirt Meydan Muharebesinden çok çok yıllar önce Melitine (Malatya), Sebasteia (Sivas), İkonion (Konya), Kaisarea( Kayseri), Neo-Kaisarea ( Niksar), hatta biraz daha batıya Amorion’a yani Eskişehir Bolvadin arası Emirdağı yakınındaki bir yer ve hatta belki inanması zor ama Denizli yakınıdakiKhonae ( Honaz) Türklerin eline geçmişti.

Gerçi Türkler için buralar çok da yabancı oldukları yerler değildi hani. 9. yy’ da yani 836 lı yıllarda Abbasi Devleti zamanında, Abbasi Halifesi Mu’tasım tarafından, 836 tarihinde Abbasi ordusundaki Türk askerleri, birlikleri için Sâmerrâ adıyla askeri şehir kurulmuş ayrıca bunun yanında özellikle Roma İmparatorluğu güney doğu sınırında Türk askerlerinin yerleştirildiği garnizon şehir anlamında Avasım şehirleri Adana, Osmaniye ve Kahramanmaraş çevresinde kurulduğu ve bu şehirlerde Türk askerlerinin yaşadığı bilinen bir gerçektir.

Halife Mütevekkil (847-861) zamanında Roma İmp.’nun doğu sınırı neredeyse Türk kumandanların elindeydi. BusrAfşini, Kayıoğlu Ahmet, Vasıf et-TüriBilgeçur vs. gibi Türk kumandanlar Sivas, Amasya, Niksar, Kayseri, Konya, Ankara, Eskişehir gibi Bizans’ın birçok şehrini geçici de olsa işgal ettiler, hatta pek çok ganimet ve tutsak aldılar. Niksar, 1067 yılında Malazgirt öncesi yapılan akınlarda Alp Arslan’ın komutanlarından Afşin Bey tarafından fethedilmişti.

Malazgirt Meydan Muharebesi için genel bir söylem vardır ‘’ Anadolu’nun kapısı Türklere açıldı’’ Kapı Türklere açılalı çok zaman önce olmuştu aslında, taaDenizliye kadar açılan kapı bir ara bayaa cereyan yapınca, arkadan rüzgârla kapanma tehlikesi baş göstermişti. Bu tehlike ise; 4. RomanosDiogenes’di.

İmparator X. Konstantinos’un 22 Mayıs 1067 de zamansız ölümüyle üç erkek çocuğuyla tek başına İmparatorluğun başında kalan İmparatoriçe Evdokia devletin tüm, özellikle doğudaki Türk sorunlarıyla uğraşmak durumunda kalmıştı.

.

İmparatoriçe Evdokia bu sorunların üstesinden sert bir asker, bir komutanın gelebileceğini ve böyle bir aday çıkarsa onunla evlenip onu devletin başına geçirmeyi düşünür, ancak bir sorun vardır. O sorun da; İmp. X. Konstantinos ölmeden önce tüm yetkilerini, devletin idaresini Evdokia’ya vasiyet ederken, dul kaldığında kesinlikle bir daha evlenmeyeceğine dair ona bir senet imzalatmış ve senato üyelerince onaylanan bu senet patrik İonnesXiphilionos’a emanet etmişti. Yani Evdokia’nın evlenmesi bu şartlar altında kesinlikle imkânsızdı. Evlenmemeyi kabul ettiği senet de yeddi emin gibi patriğin elindeydi.

.

İmparatoriçe Evdokia’nın hayal ettiği koca adayını talih bir gün ilk başta olumsuz gibi gözüken bir olayla önüne çıkarmıştı. İmp. X. Konstantinos’un ölümünü fırsat bilip ayaklanmaya teşebbüs eden 30 yaşlarında, genç, dinamik, çevik, gözü pek ve bir o kadarda alımlı, cazibeli, yakışıklı bir asker olan Sofya strategos’u yani askeri valisi olan isyankârRomanosDiogenes, Hadrianopolis’de (Edirne) yakalanmış ve İstanbul’da idam edilmeyi beklerken kader yüzüne gülmüş ve İmparatoriçe Evdokia’nın ilgi alanına girmiş ve tüm yukarıda saydığımız özellikler nedeniyle Evdokia’yı bir hayli etkilemiş ve imparatoriçe bu cesur yakışıklı asi gençle evlenmeye karar vermişti.

.

Evdokia’nınRomanos’tan aşırı derecede etkilenmesini o dönemi yaşayan tarihçilerden dinlersek Evdokia ile biraz empati kurabiliriz sanki.

Özellikle Bizanslı tarihçi Manasses, Romanos için ; ‘’Cazip ve yakışıklı biridir, Kapadokyalıdır, güzel vücudu ve güçlü kolları vardır, çekici güzellik yönünden zengin ve üstün güce layıktır.’’ İmparatoriçe Evdokia'nın, Romanos’un yakışıklılığından etkilenip ilk görüşte vurulduğunu, bu yüzden de hakkındaki suçlamaları dikkate almadığını ve onunla evlenmek istediğini belirtmişti. Diğer çağdaşı tarihçi Zonaras ise; rakipsiz kuvvetinin yanında göze de hoş göründüğünü aktarırken en ayrıntılı ve Evdokia’ı biraz olsun anlayacağımızı zannettiğim betimlemeyi de ünlü tarihçi Attaleiates şu şekilde Romanos’u anlatmıştı;

‘’karakter yönünden herkese üstün olmasının yanında göze de hoş görünen biriydi. Uzun boyu, geniş göğsü ve sırtı görünüşünü güzel kılıyordu, gerçekten de Zeus’tan doğmuş gibi asalet yayıyordu (diogenes ismi zeus’tan doğan anlamına gelir) Herkesinkinden daha güzel gözleri vardı ve gözlerinden de güzellik fışkırırdı. Teni ne koyu, ne beyaz idi, ama doğanın eseri olarak bronzdu. Bütün bu yüz hatlarında tatlı bir renk vardı ve şairin dediği gibi görünüşü mutlak güce layıktı.’’ Yani İmparatoriçe Evdokia’nın neden Romanos’tan bu kadar çok etkilendiğini anlamamak çok da zor olmasa gerek. Ama yine de evlilik kararı için tek şey kadınsal bir arzu olmadığı da inkar edilemez bir gerçekti.

Çok doğaldır ki Evdokia’nın bu evlilik kararı için kendince geçerli sebepleri vardı. Sadece cesur, yakışıklı olmasını düşünmek biraz gerçek dışı bir düşünce olurdu. Evdokia, Romanos’un sadece erkek görünüşünü değil, onun askeri meziyetlerini de dikkate aldığı anlaşılır. Yani kısaca Evdokia, Ramonos’u sadece kadınlık hisleri ile değil, kafası işleyen bir hükümdar kadının sağduyusu ile seçtiği çok bellidir.

Evdokia kararını kendince vermişti ancak bu evliliğe engel olacak olan, Patriğin elinde bir daha kesinlikle evlenmeyeceğine dair, ölen İmp. X. Konstantinos’a imzaladığı senet vardı. Ancak Bizans’da entrikalar sarayın en geçerli yönetim biçimi olduğundan Evdokia’da bir çıkar yolu arar. Bizans’da oyun bitmez misali evlenmesine engel olan senedi elinde bulunduran Patriğin kulağına, evlenmesinin devletin geleceği için ve dulluğu kabullenemeyen güzel bir kadın mizacı ile bir koca aramasının çok doğal olduğu şeklinde ufaktan bilgileri uçuruverir.

Patik kulağına üflenen dedikoduları duyar ancak bir tepki vermez, elinde Evdokia’ya karşı her daim tahakküm kuracağı, imparator ve senato imzalı, imparatoriçenin kesinlikle evelenemeyeceğine dair kapı gibi senedi vardır. Evdokia akıllı bir kadın olarak mutlaka bir çıkar yolu bulmalıydı. Saray hadımı primikeriosNikolaos aracılığı ile ( PrimikeriosLatince’de, primicerius , “balmumu levhalarda adı ilk sırada olan kişi”herhangi bir görevli grubunun en kıdemli üyesi anlamı taşır, yani sarayın en kıdemli görevlisi de denebilir) devletin geleceğinin endişe verici bir durumda olduğu, devletin bekası için uygun bir eş ile evlenmesinin uygun olabileceği ve bu uygun koca adayının Patrik İonnesXiphilinos’un kardeşi Bardas olabileceğini ama evlenememe senedinin bu evliliğe bir engel teşkil edip etmeyeceği, yüce patrik hazretlerinin bu duruma nasıl bir tavsiyede bulunacağı, Patriğe uygun bir üslupla aktarılınca, patrik hazretleri aslında son derece de vasıfsız bir eleman olan kardeşi Bardas’ın imparator olmasının, başına devlet kuşu konacağını, Bardas’ı istediği gibi çekip çevireceğini düşünür ve neredeyse heyecandan eli ayağı tutmaz olur ve cevap olarak muhtemelen de, önce primikeriosNikolaos’u rahat bir koltuğa oturttuktan sonra Alamanya’da gurbetçi olan emmioğlunun yıllık izinde getirdiği Guylian çikolataları eşliğinde önemli günlerde belki içerim diye yıllardır açmaya kıyamadığı18 yıllık ChivasRegal’den bir bardağa iki parmak kadar elleri titreyerek, artık bu titreme geleceğe dair parlak düşüncelerin vermiş olduğu heyecandan mıdır yoksa aşırı pintiliğinden midir bilinmez, viskiyi bardağa koyar ve...

’ yaaa ne demek kardeşim, mühim olan devletin geleceği ve bekası, Evdokiaimparotoriçemiz dul haliyle üç çocukla bir başına kaldı, Balkanlarda Peçenekler, doğuda Selçuklular her tarafımız Türklerle sarılmış halde, haşmetli imparatoriçemiz bu dul haliyle ne yapsın kadıncağızz, hem artık yengemiz sayılır, bu duçar haliyle, kadın başına devletin bu sorunlarıyla baş başa kalmasının İsa adına da bir anlamı yok, yengemizin bu iradesi, başımızın gözümüzün üzerinde yeri vardır, yengemizi, imparatoriçemizi böyle zor günlerde tabii ki yalnız bırakamayız, hem senet dediğin nedir ki, zaten bu senedi bende çok inanarak teslim almamıştım, ama ne yapabilirdim ki koskoca imparatorun emriyle, birde ölmek üzere olan bir faninin son isteği olarak kabul etmiştim, benim içinde, dinen de bir sorun teşkil etmez diye değerlendiriyorum, bu ‘’manasız vesika’’ ile devletin geleceğini heba edemeyiz’’ diye görüş bildirmiş olabilir ve hemen İmparatoriçe Evdokia ile kardeşi Bardas’ın evlenebilmeleri için senedi Evdokia’ya aceleyle geri verir.

Muhtemelen de bu hayırlı karar için Yunanca Mega Palation, Latince: SacrumPalatium yani anlayacağımız şekilde Büyük Saray’da, İstanbul’u, Roma İmparatorluğunun başkenti yapan Büyük Konstantin zamanında MS 323 yılında yapıma başlanan bu muhteşem sarayın Altın salonunda ya da Mor salonunda kutlama dansı yapmışlardır ve İmparatoriçe Evdokia, bu dans esnasında partnerinin gelecekle ilgili kurduğu efsane hayallerden dolayı sevinçten ayakları yerden kesilen Patrik Xiphilinos’a hitaben ‘’ Sen kiminle dans ettiğini biliyor musun?’’ dediğini duyar gibiyim.

İmparatoriçe evlenmeme üzerine imza attığı senedi, yüklüce bir senedi çek senet mafyasından bedavadan alma misali geri almış ve evlenme kararının önünde bir engel kalmayınca da 1 Ocak 1068 yılında yeni yılda yeni olaylara, hayırlı olaylara yelken açmış ve yakışıklı mı? Yakışıklı, güçlü mü? Güçlü, askeri bilgisi var mı? Var bir genç olan ve çifte sakal anlamına gelen sakalı çatal biçiminde, yani iki uçlu sakal manasında olan ‘’dua geneion’’ sonraki kullanılagelen ismi Diyojen olan Anadolu’nun bağrından yağız delikanlı Kapadokyalı hemşerimiz RomanosDuogeneion ile söz, nişan, kınagecesi ve düğün hepsi bir arada İstanbul İmparatorluk Büyük Sarayında çifte davullar eşliğinde damat halayının defalarca tekrarlanarak oynanmasıyla coşkulu bir düğünle evlenir ve Romanos saraya iç güveysi olarak damat dolayısıyla da Roma’nın başına imparator olur.

.

Çok doğaldır ki bu oldubittiye karşı birçok düşman edinen Romen Diyojen öncelikle hayalleri suya düşen Patrik Xiphilinos, ölen imparatorun kardeşi ve bir gün imparatorluk hayalleri kuran İonnesDukas ve sarayın diğer üst düzey memurlarından MikhaelPsellos ve tüm saray bürokratları Büyük Sarayın Altın salonunda Malkara, Keşan’dan gelen orkestranın neşeyle çaldığı damat halayında coşkuyla el çırparak kendinden geçen Romanos ile kocası daha 7 ay önce hakkın rahmetine kavuşmamış gibi halay başında mendil sallayan Evdokia’ya tabii ki düşman olmuşlardı.(.

Romanos ve Evdokia halayın coşkusuyla geleceklerine dair bir plan yapmayı düşünmedikleri bir zamanda, halayı büyük bir hasetlikle seyreden Patrik Xiphilinos, MikhaelPsellos ve İonnesDukas, Eminönü’ndeki Mısır Çarşısı’ndan alınmış sarı leblebi, beyaz nohuttan zengin, badem, fıstık ve fındıktan oldukça fakir karışımlı özel kına geceleri için naylon poşetlere konmuş kuruyemişlerin içinden olurda bir fıstık bulacağım diye sonuçsuz bir gayret içinde kuruyemişleri karıştırırlarken, erkek tarafının iç Anadolu’dan Kapadokya, Kayseri eşrafından olan misafirlerinin hassasiyeti düşünüldüğünden olsa gerek, içecek olarak da sadece sulandırılmış limonatayı yudumlarlarken gelin ve damat için çoktan planlarını yapmışlar ve Romanos’un başına örecekleri çorapların yün ve şişlerini çoktan temin etmişlerdi bile.

Patrik Xiphilinos ve ölen imparator’un kardeşi İonnesDukas’ınRomanos’a niye düşman olduğu bilinen bir şeydi. Biri dini liderliği ile kardeşi imparator olacak ve yönetimde söz sahibi olacakken, diğeri de imparator kardeşi olduğundan yeni imparator olma hayalleri vardı. MikhaelPsellos’un düşmanlığı ise çok daha farklı nedenlere dayanıyordu. Psellos sarayın ileri gelen üst seviyede bir devlet adamıydı ve İmparator X. KonstantinosDukas’ın Mayıs 1067’de ölmesinin ardında, devletin idaresi fiili olarak MikhaelPsellos ile ölen imparatorun kardeşlerinden biri olan IoannesDukas’ın eline geçmiş ve devleti yöneten en önemli figür olmuştu.

.

Psellos, sarayda oldukça etkili, havalı, zeki ve usta hatiplerden biriydi. Ölen imparator X. KonstantinosPsellos’un sıkı bir hayranıydı. Psellos, ölen imparator ile olan ilişkisinden söz ederken, “İmparator beni ölçüsüz derecede severdi. Aklıma ve dudaklarımdan çıkacak söze bağlıydı. Beni günde birkaç defa görmezse yakınır ve kızgın olurdu… ben onun hayat iksiri idim” diye öğündüğünü ünlü BizantistOstrogorsky eserlerinde sıklıkla bahseder. İmparatorun hayat iksiri olacakken Romanos’un bir oldubittiyle imparator olmasını ve kendisine hayranlık duyulan, ağzından çıkacak bir söze bakılacak bir pozisyondan düşerek sıradan bir görevli olmayı içine sindiremez Psellos. Herşey kişisel ikbal anlayacağınız. Devletin bekasıymış, sınırlarda doğuda ve batıda Türkler ülkeyi ele geçiriyormuş bunlar o an için kafa yorulacak, dert edinilecek konular değildi hani.

İşte yeni İmparator 4. RomanosDiogenes Türkler için, Anadolu kapılarının sonuna kadar açılmasının arkasındaki tehlike olarak tarih sahnesine çıkmış oluyordu. Türklerin taa Denizli, Eskişehir önlerine kadar gelmesi ile oldukça bunalımlı günler geçiren Roma İmparatorluğu için, Türkleri yenerek bir isim yapmak ve siyasi durumunu güçlendirmek isteyen heyecanlı genç İmparator RomanosDiagenes, Türkleri gerisin geriye İran’a kadar süpürmeyi hayal etmiş ve bir süpürme harekâtına başlayarak İmparatorluğunu bu zaferle taçlandırmak istemişti.

Romen Diyojen Anadolu’yu Türklerden kurtarmaktan başka İslam ülkelerini de istila etmek ve Selçuklu Devletini de yıkıp, tahrip etmek maksadıyla Bizans tarihinin o güne kadar ki en büyük ordusunu vücuda getirdiği ciddi tarihçiler tarafından dile getirilir. Orduyu kurarken, Balkan vilayetlerinden, Anadolu’da ise Bitinya, Kapadokta, Kilikya, ve Trabzon bölgesinden, Ermenilerden, Slav, Rus, Bulgar, Alman, Got, Frank, Gürcü, Hazar, Peçenek, Uz,(Oğuz), ve Kıpçaklardan oluşan paralı askerlerden faydalanmıştı. Kimi kaynaklarda bu muazzam ordunun 200 ila 600 bin arasında olduğu iddia edilir. Ordunun içinde, mancınıkçı, çarkçı, lağımcı(Tünel kazan), kazancı, arabacı, vb. teknisyenlerin yer aldığı 100 bin kişi tuttuğu, komutan ve subay sayısının 30 bin e ulaştığı, 4 bin araba, altın, gümüş ve hazinelerin ise sayısız olduğu kayıtlarda yer almaktadır. Hafif süvarilerin yani Uz(Oğuz)’ların ise 15 bin kişi olduğu belirtilmekteydi.

Romen Diyojen bu muazzam ordunun gururuyla zaferden herhangi bir şüphe duymak bir yana tüm İslam coğrafyasını da ele geçireceğine inandığından Irak, Suriye, Horasan ve Rey valiliklerini zaferden sonra komutanlarına vaat ediyordu.

Romen Diyojen, orduyu disiplinize etmek için çaba sarf etmiş, ekonomiyi düzeltmek için, gereksiz israftan başka bir şey olmayan saray eğlencelerine harcanan bütçeleri kesmiş, saray soylularına ödenen arpalık maaşlara büyük kısıtlamalar getirmiş ve orduyu yenileyecek parayı karşılayabilmek için vergilere zam yapmış ancak devletin geleceği için başvurduğu bu önlemler alkış yerine eleştiri getirmiş, bürokraside yolsuzluk ve hırsızlığı önlemek amacıyla getirdiği sert önlemler yüzünden eyalet valileri de bu önlemlerden hiç de memnun olmamışlar, ayrıyeten disiplinli olmaya zorladığı lejyonerler dahi rahatsız olmuşlardı. Yapılan yeniliklere halk da tavır almış, İmparatorun hipodromda halk için eğlenceler, yarışmalar düzenleyip kendilerine eğlence sağlamadığı için halkın desteğini de Romen Diyojen önemli ölçüde yitirmişti.

İşin ilginç kısmı, bazı kaynaklarda Romen Diyojen’in muazzam bir ordu hazırladığı yönünde bilgiler yer alırken bazı kaynaklarda ise tam tersi bir durum gözlemlenmekte. Bu bilgilerde; Roman Diyojen’in 2. Basileios döneminden beri ihmal edilen Bizans ordusunun Diyojen tarafından takviye edilmeye başlandığı, Rum vakanüvis Kedrenos’un bu ordu için ise, Diyojen’nin Roma İmparatoruna yakışmayan bir orduya komuta ettiğini, Makedonlardan, Bulgarlardan, Kapadokyalılardan ve Uzlardan oluşmuş orduya, aceleyle toparlanmış, Franklar ve Sarayın muhafız birliği Vareglerden oluştuğu, askerlerin çok yoksul olduğu, zırh, kılıç ve atlarının olmadığı, sefil bir halde oldukları, silah olarak ta mızrak ve tırpan kullandıkları, çoğunluğunun yaşlı, gençlerin ise tecrübesiz bir yığın olduklarından bahseder.

Ancak her iki görüşün de ittifak ettikleri tek konu ordunun çok farklı gruplardan oluştuğu idi. Neredeyse çok bölgeli, çok dinli, çok uluslu bir heterojen bir yapısı olduğu konusunda hem fikirlerdi. Bu aynı menşeinden oluşmayan ordu yapısı pek çok sorunu da beraberinde getiriyordu. Her ırktan paralı askerler birbirleri ile uyumlu olmaktan çok hır gür içerisindeydiler, birbirlerine karşı güven duymadıklarından, ya birbirleriyle kavga ediyorlar ya da İmparatora karşı ayaklanıyorlardı.  Ermeniler Rumlardan ya da Türklerden, onlar Ruslardan ya da Frank-Normanlardan kuşku duyarlarken ordu içinde tek bir düşünce olmadığı gibi ulusal bir duygu bütünlüğünden de çok uzaktılar.

Diyojen’in ordusunda önemli bir yer tutan Türk kökenli Uzlar, Peçenekler, ordu içinde Tourkopouloi olarak adlandırılıyorlardı. Ayrıca Bizans Ordusunda önemli bir komutanlığa sahip Khrysoskulos olarak adlandırılan ve Bizans İmparatoru ile birlik olursa Selçuklu Sultanlığını ele geçirebileceğine ikna edilen ve İstanbul sarayında oldukça itibar gören, saray hiyerarşisinde yeri çok yüksek olan, zostēpatrikia makamının hemen altında ve magistros makamının önünde yer alan, imparator ailesinden olmayan erkeklere verilen en kıdemli unvan olan proedros rütbesi ile ödüllendirilen Dirimtekin Kurtçu olduğu öngörülen ya da Alp Arslan’ın eniştesi Erbasgan oğlu Kurtçu olduğu ileri sürülen bu Selçuklu emiri Bizans Ordusunda önemli bir görevdeydi. Bizans Ordusunda ücretli asker olarak görev yapan Peçenekler, Uzlar olduğu gibi, gönüllü ikbal peşinde koşan Selçuklu emiri Kurtçuk gibi birde magistros (general) rütbesindeTarkan ünvanlı Roma ordusuna hizmet eden Oğuz şefleri de olduğu tarih belgelerinde yer almakta.

Romen Diyojen’in en önemli komutanı olarak ön plana çıkan Joseph Trachaneiotes’ten bir nebze bahsetmekte fayda var gibi. Ortaçağ veya Bizans Yunancasına (Koine’ye)  Tarkhaniotes, Trachaniotes veya Tarchanaiotes şeklinde geçen “Tarkan” ünvanı, Roma ordusunda hizmet eden Türkler için kullanıldığı iddia edilmektedir. Bu unvana haiz kişi vergiden muaftır ve elde ettiği ganimetten hükümdara pay vermeye mecbur değildir. NikeforosBryennios,  “Tarkan” lâkaplı şahsın adını JozepfTrachaniotes olarak kaydeder; zaten MikhaelAttaleiattes de yazmış olduğu Tarih kayıtlarında Tarkan’dan Joseph Trachaneiotes şeklinde söz etmektedir. Diğer bazı kaynaklarda ise Romen Diyojen’in ordusundaki bu generalin Gürcü JozephTarchaniotes ( Ermenice, Tarkhaniat) olduğu belirtilmekte. Romen Diyojen’in ordusunda yine Alparslan’ın, bazı kaynaklarda amcalarından biri olduğu, diğer kaynaklarda ise Alparslan’a karşı ayaklanan eniştesi olduğu bilinen Erbasgan adıyla bilinen Bizans kaynaklarında ise Erişgen adıyla bilinen ve Alparslan’ın korkusundan Bizans sarayına iltica edip Bizans ordusunda proedros rütbesiyle görev alan Erişgen, Malazgirt Savaşında Alparslan’a karşı savaştığı iddia edilmektedir..

Romen Diyojen Türkleri Anadolu’dan kovmak maksatlı büyük yürüyüşüne 13 Mart 1071 de İstanbul’dan yola çıkarak başlamıştı. Daha önceki seferlerinde yanından ayırmadığı sarayın danışmanı kibirli MikhaelPsellos’u bu sefer yanına almamıştı. Diyojen’in bariz hatalarından biride bu olduğu iddia edilir. Çünkü İstanbul’da sarayda kalarak Romen Diyojen’in arkasından bin bir dolap çevirip Diyojen’in kuyusunu kazmıştır. Türkleri Anadolu’dan ta İran içlerine kadar kovup, İslam devletlerini ele geçirip bir efsane olmak isteyen Romen Diyojen’in bu yürüyüşü aslında sonun başlangıcıydı ancak kendisi bunu bilmiyordu.

Belki de kendisini 363 yılında Roma’nın son pagan İmparatoru, filozof özellikleri ağır basan ve İran’a büyük bir sefer düzenleyerek oraları fethettikten sonra adının yanına Parthicus yani Part (İran) ülkesini fetheden İmparator FlaviusClaudiusJulianusParthicus olarak Roma forumunun, şerefine bir zafer takı dikilmesini arzu eden Julianus’a benzetmişti. Juliannus ne yazık ki bu hayalini gerçekleştirememiş ve en yakın hizmetlisi bağnaz bir Hristiyan olan Callistus tarafından zırhının bağlantılarını kasıtlı olarak arızalandırıp savaşta savunmasız olarak elinde kılıç ve kalkanıyla İranlılarla savaşırken o hengâmedeCallistus mızrakla İmparatorun göğsünü delmiş karaciğeri parçalanan İmparator Julianus kısa bir süre sonra hayata veda etmişti.

.

İşte Anadolu fatihi olma hülyasıyla İstanbul’dan sefere çıkan Romen Diyojen,Parthicusünvanını alma hayalleri yaşayan 700 yıl önceki selefi Julianus gibi Anadolu içlerine yavaş yavaş ilerlemeye başlamıştı.

Romen Diyojen Anadolu’ya sefere çıktığı zaman Selçuklu Devletinin asıl ilgi alanı Anadolu, Roma değil mezhep çatışmalarından birlik beraberliğe hasret kalmış kaos içerisindeki orta doğu bölgesiydi. Alp Arslan’ın amcası Selçuklu Devletinin kurucusu Tuğrul Bey’inde asıl amacı devletin kudretini sağladıktan sonra Bağdat’a hâkim olacak Türk-İslam İmparatorluğu kurmak, İslam dünyasına hâkim olmak,Şiî nifak faaliyetlerine son vermek idealini yaşadığından o da Anadolu ve Roma ile çok ilgili değildi. Anadolu’ya daha çok yurtsuz Oğuz boyları münferittentaarruzlarda bulunup Anadolu içlerine kadar seferlerde bulunuyorlardı. Ayrıca Tuğrul Beyi Irak bölgesindeki şiîhareketleri ve isyanları Anadolu’ya bir harekâtı engelliyor, Sunni-Şi’Î mücadelesi şiddetleniyordu.

.)

Tuğrul Bey 1055 yılında Bağdat’a sefer düzenlemiş ve Şiî fesadını ortadan kaldırmak ve Mısır Fatımi halifeliğini ortadan kaldırmak,Sünni halifelik ile Selçuklu Saltanatını birleştirip İslam dünyasına hâkim olma kararındaydı.Tuğrul Bey 1055 yılında Bağdat’ı fethetmiş ŞiîBuveyhi devletine son vermiş Abbasi halifesi, Tuğrul Bey’e ‘’Doğu’nun ve Batı’nın Hakan’ı’’ unvanını verince Tuğrul Bey bütün Müslüman topraklarını ve Abbasi halifesini tanımayan bölgeleri fethetme yetkisini ve görevini almış oluyordu. Selçuklu Bağdat’a hâkim olması Mısır’daki Şiî Fatımi Devletini tekrardan harekete geçirir ve Tuğrul Bey şehzadelerin isyanları ile meşgulken 1058 yılında Bağdat tekrardan Şiî istilasına uğrar, Halife esir edilir ve Mısır halifesi adına hutbe okunup para basılır.Tuğrul Bey kendi soydaşlarının isyanını bastırdıktan sonra tekrardan Bağdat’a yürür ve 1059 yılında Bağdat’ı ikinci kez kurtarır. Bağdat’ı iki kez fetheden Tuğrul Bey 1063 yılında ölünce yerine yeğeni Alp Arslan geçer. Alp Arslan’da amcası gibi ilk öncelikli hedefi Anadolu değil Suriye yolu ile Mısır’a Şii Fatımi Devletine karşı bir sefer düzenlemekti.(Sunni- Şii mezhep ayrılığı Müslüman dünyasında amansız bir mücadeleye sebep olmuştu. Haçlı seferlerinde göstermiş olduğu efsane kahraman Selahaddin Eyyübi bile Şiilere karşı girişilen mücadelenin en az Frenklere, haçlılara karşı verilen savaş kadar önemli olduğu bilinmekteydi. Çünkü o haçlı savaşları zamanında bile Mısır Fatımileri Haçlılarla ittifak kuracak kadar Sünniliğe karşılardı.)

.

.

Alp Arslan Şiiliğe karşı Suriye’ye bir sefer düzenleyip Fatımi’lere bağımlı Şii Halep şeyhini Abbasi halifesi adına vaaz vermeye zorladı. Alp Arslan oradan da Mısır’a doğru sefere başlarken Romen Diyojen’in Malazgirt’e doğru ilerlediği haberini alır ve gerisin geriye Anadolu’ya doğru süratle yola çıkar.

.

Romen Diyojen Eskişehir üzerinden Sivas’a geldiğinde yerli Rumların ‘’ Ermeniler bize Türklerden daha fazla taşkınlık ve merhametsizlik gösterdiler’’şikâyetleri üzerine Diyojen şehri yerle bir edip birçok Ermeniyi katletti. Romen Diyojen Türkleri Anadolu’dan süpürme harekâtına başlamış ama dersini de tam çalışmamış gibiydi. Roma çağından beri şimdiki Bizans ordusunun idaresi için askeri bilgi ve tavsiyeler, daha eski savaş taktiklerini kapsayan İmparator 6. Leon (886- 912) tarafından derlen ‘’Taktika’’ adlı eseri tam okumadığı anlaşılıyordu Bu taktik kitabında Türklerin savaş sistemleri tarif edilmekte,bu sisteme karşı nasıl davranılması gerektiği anlatılmaktaydı. Türkleri, Turan veya Bozkır taktiği ile savaştığını çok açık bir biçimde anlatılıyordu. Tabii ki Romen Diyojen biraz aceleci davrandığından Selçuklu birliklerinin bu taktiklerini anlayamamış ve bazen kaçan bazende dağılmış gibi davranan Türk süvarilerinin bu taktiklerini yerinde analiz edememişti.

RomanosDiogenes ya da bizim bildiğimiz adı ile Romen Diyojen ordusunun başına geçip Anadolu’dan Türkleri süpürmek için harekete geçmiş ve bazı kazandığı tali başarılarla da İstanbul’da bir hayli övgüye mazhar olmuştu. Ancak kader istediği gibi işlemiyordu. Ordusunun başında muzaffer bir komutan edasıyla olsa da ordusunun en önemli mevkilerinde düşmanları yer alıyordu. Düşmanları bilindiği üzere, Patrik Xiphilinos, ölen imparatorun kardeşi ve kardeşinin yerine imparatorluk hayali kuran İonnesDukas ve sarayın ileri gelen kıdemli memuru ve velihat 7. Mikhael hocası MikhaelPsellos’du. Romen Diyojen’in ordusunun ihtiyat birliğine de yani ordunun ek gücüne komutanlık eden, İonnesDukas’ın oğlu AdronikosDukas’dı.

Savaşın en ateşli zamanında AdronikosDukas, alelacele imparatorun düştüğü haberini yayar ve emrindeki büyük birlikle geri çekilir. Bu geri çekilme esnasında etraftaki diğer birlikler de onu takip eder ve ordu birden çözülmeye başlar ve bu durum Türkler için öldürücü darbeyi vurmak için bulunmaz bir fırsat yaratır.

 

Romen Diyojen kuvvetlerinden bir bölümünü paralı askerlerin Frankların komutanı Roussel de Bailleul ile General Josef Tarchaniotes’i (Tarkan) Alp Arslan’ın gelişi engellemek üzere Ahlat’a göndermiş ama Alp Arslan’ın Halep’ten döndüğü haberini alınca bu ikisi de birliklerini alıp Anadolu’nun içlerine kaçtılar. Paralı askerlerin komutanı Roussel bağlı olduğu Bizans imparatoru Romen Diyojen'e ihanet ederek ana Bizans kuvvetlerinden ayrılmış, emrindeki 3000 kadar Frank-Norman zırhlı süvarisi ile o dönemdeki adı Galatya olan, Ankara-Eskişehir-Afyon-Yozgat-Çankırı-Çorum bölgesinde bir krallık kurmuştur. Malazgirt savaşının hemen öncesinde Bizans'a ihanet edip ayrılan Roussel, 2 yıl içinde Galatya'yı fethedip başkenti Ancyra (Ankara) olan krallığını ilan etmiştir.Roussel ihanetin boyutu abartıp İstanbul’a doğru sefere çıkmış ve Üsküdar kıyılarına kadar gelip her yeri yağmalamıştı. (BizansıRousseltehlikesinden  Kılıç Arslan kurtarmış ve Roussel’i 1077 de İzmit savaşında yenip onu Bizans’a teslim etmişti)

Romen Diyojen’in ordusundaki Türk unsurlarsa soydaşlarına karşı savaşmayıp Selçuklu ordusuna geçmiş, Peçenek ve Uzlar’ın karşı tarafa soydaşlarına geçtiği gibi Diyojen’in ordusunda görev alan ve mezhep çatışması yaşadıkları Ermenilerin savaştan kaçması orduda iyice dağılmaya sebep olmuştu.

Ayrıca dağılan ordu karargâhına, Romen Diyojen etrafı çeviren Türklerin dikkatini dağıtabilmek ve biraz zaman kazanabilmek için, ordu hazinesini sağa sola serpiştirerek, ganimet sevdasına kapılacak olan Türklerin Bizanslıları kovalamayacağını düşünmüş ama bu savaş hilesi fayda vermemiş, ganimetleri Türklerden önce paralı askerler tarafından kapışılmış ve ganimeti kapan paralı askerler savaş meydanından kaçmışlardı.

En son dağılan ve ihanete uğrayan ordu darmadağın olmuş, Romen Diyojen at sırtında, kılıcıyla savaşmaya başlamış, elinden yaralanmış bir ok ile vurulan atı yere yığılınca, savaşın ortasında savunmasız olarak yaya kalmıştı.Akıbet kaçınılmaz olarak bozgun olmuş ve Selçuklu Ordusu Alp Arslan komutasında Roma ordusunu darmadağın etmişti.

.)

Romen Diyojen ihanet sarmalının içinde tek başına savaşırken esir düşmüştü. O savaşın akşamı İslam tarihinde ilk kez bir Basileus, Müslümanların tutsağı oluyordu. Bu başarı öylesine büyük bir zaferdi ki, Alp Arslan istese önünde ciddi bir engel kalmamış Roma’yı önüne katıp belki de istanbul’u alacak bir durum üstünlüğündeydi. Ancak Alp Arslan belli bir fidye karşılığında Romen Diyojen’i serbest bırakmış, dostluk antlaşması yapmış ve son 50 yılda Roma’nın Müslümanlardan ele geçirdiği kaleleri geri istemiştir. Bu davranışının altında yatan gerçek Roma’nın hiçbir Müslümanlık vasfının olmaması ve elegeçirilmesinin pek de bir önemi olmamasıydı.  Alp Arslan’a göre Roma’da en az İslam gibi ölümsüz bir varlıktı. Alp Arslan’ın asıl gayesi daha önce bahsettiğimiz gibi Mısır Şii Fatımi devletini ortadan kaldırmaktı. Gerçi tarihi günümüz kaygılarıyla değerlendirmek insanı hataya sevk edebilir, ancak Alp Arslan Malazgirt’teki zaferini devam ettirip İstanbul’a yürüse kim durdurabilecekti, belki de Roma’yı tam 400 yıl önce Fatih’ten önce Alp Arslan yıkacaktı.(

.

Romen Diyojen savaş alanında esir düşmüştü, acaba Diyojen’inselefi İmparator Valerianus’un811 yıl önce MS 260 yılında İran Sasani Devletiyle yapmış olduğu savaşta esir düşüp, yıllarca köle gibi İran’da yaşadığından ve ölünceye kadar her türlü hakarete uğradığındanSasani Kıralı 1. Şapur atına binerken basamak olarak Valerianus’un sırtına basarak ata bindiğinden ve daha sonra derisinin yüzülerek işkenceyle öldürülerek içine saman doldurulup Pers tapınağının kapısına asılıp sergilendiğindenhaberi var mıydı? Eğer ki böyle bir olaydan haberi varsa benzer bir akıbete uğramaktan korkmuş mudur acaba?

.

Roma İmparatoru Valerianus, önceki imparatorların başarısızlıklarını unutturacak bir başarı elde etmek üzere doğuya Antiokheia’ya (Antakya) doğru ordusuyla sefere çıkar.(MS 256)  Roma orduları ile Sasasi orduları Edessa (Urfa) civarında karşılaşırlar ve Roma ordusu büyük bir hezimete uğrar, savaşın ilerleyen saatlerinde Roma ordusu dağılınca İmparator Valerianus barış antlaşması ister. ValerianusPers KralıŞapur’a para teklifinde bulunarak savaşı sonlandırmayı ister. Ancak Şapur, Valerianus ile yüzyüze görüşmek istediğini belirterek imparatoru ayağına çağırtır, Kralın bu isteğini tedbirsizce kabul eden Valerianus görüşmeye gidince deŞapur tarafından esir alınmıştı.

Başta İmparator Valerianus olmak üzere, senatörler, komutanların tümü Sasani Kıralı 1. Şapur tarafından esir edilir. Roma tarihinde ilk kez bir İmparator esir alınmış ve düşman topraklarında köle statüsü içinde yaşamıştı. İmparator Valerianus’un bu trajik sonu Roma dünyasında uzun yıllar utanç içerisinde hatırlanmasına sebep olacaktı.

.

Savaş da her türlü hile mubahtı. Türklerin ünlü savaş hilesi, geriye kaçıyormuş gibi süvariler geriye doğru hareket eder ve Türklerin kaçtığını zanneden düşmanlar süvarileri takibe başlar ve belli bir süre sonra süvariler aniden geri döner ve düşmanı çember içine alıp imha ederdi. Buna Hilal yada Turan taktiği denirdi. Ancak Türkler bu savaş hilesini savaş alanında yapardı. Antlaşma yapacak diye tedbirsiz gelen İmparatoru hileyle esir almak gibi bir savaş hilesine Türkler hiçbir zaman tevessül etmemiştir. Savaş alanında esir düşen Romen Diyojen’in akıbeti ne olacaktı. Türklerin nasıl âlicenap bir millet olduğunun en önemli göstergesi Alp Arslan tarafından Romen Diyojen’e göstermiş olduğu tavırdan çok iyi anlayabiliriz.

En kötü niyetli batılı tarihçilerin dahi, Alp Arslan’ın Romen Diyojen’e şövalyece davrandığını ve ona kötü davranılmasını engellediğinde hem fikirlerdir. 1088-1111 yıllarında yazılmış Gesta destanındaDiyojen’e hakaret edildiğine dair bir söylem yer almazken, Alp Arslan’nın çadırında süslü bir koltukta misafir edildiği ve saygı gördüğü belirtilmekteydi. Tarihyazımında objektifliği temel alan yaklaşımın atası kabul edilen ünlü İngiliztarihçi Edward Gibbon (1737-1794) dünyaca bilinen meşhur Roma İmp. Yıkılış ve Çöküşühakkındaki külliyatında Alp Arslan’ın tutumunun ‘’ En medeni yüzyıllara bile örnek olacak bir seviyede’’ olduğunu belirtir.

Romen Diyojen Alp Arslan’ın huzuruna getirildiğinde Sultan ona yaklaşıp kucaklamış ve ‘’ İmparator! Müteessir olmayınız; insanların maceraları böyledir. Size esir değil büyük bir hükümdar muamelesi yapacağım’’ sözleri ile onu teselli etmiştir. Sultan, Diyojene özel bir çadır kurdurup, hizmetçiler tahsis edip şerefli bir misafir gibi ağırladığını Bizanslı tarihçilerde yazar.

Sultan Alp Arslan, Romen Diyojen’e hitaben, eğer savaşı sen kazansaydın bana ne yapardın diye sorunca Diyojen’de ‘’ Düşmana yapılması gerekeni yapardım’’ diye cevap verince Alp Arslan samimi ve vakarlı davranışından dolayı Diyojen’i takdir eder ve ‘’şimdi sana ne yapacağımı sanıyorsun?’’  Diye sorunca  ‘’Üç ihtimal vardır. Birinci seçenek beni öldürebilirsin; bu kasap işidir. Zaferini göstermek için beni şehirlerde dolaştırır ve satarsın. Bu sarraf işidir. Üçüncü ihtimal ise,bir hayal veya delilik olur’’ diye cevap verir ve susar. Alp Arslan bu ihtimali öğrenmek ister ve ısrar edince Diyojen ‘’ beni tahtıma iade edersin; sana dost olurum, yıllık vergi öder ve senin naib (patrician)’ın olurum. Çağırdığın zaman askerlerimi alır hizmetine girerim. Beni öldürmekten sana bir fayda yoktur. Aksine yerime başkasını imparator yaparlar; o sana düşman olur’’ diye cevap verirve bu hale savaş ile değil kumandanlarının ihaneti ile düştüğünü anlatır.

Sultan Alp Arslan, Diyojen’e ‘’ Ben Allah’a, muzaffer olursam, sana iyi muamele yapacağımı ahdetmiştim. Allah iyilik düşünenlerin arzularını yapar. Bu sebeple benden göreceğiniz muamele bu üçüncü şıktan başkası olmayacaktır.’’ Diyerek büyüklüğünü ve asaletini gösterdi. Daha sonra eski Türk usulüne göre kanları ile kardeş olduklarına delalet eden bir antlaşma imzalamışlardı. Fidye için 100 bin, yıllık vergi için 360 bin dinar ödemeyi ve daha önce İslam’a ait yerler, Antakya, Urfa, Membiç, Ahlat ve Malazgirt Selçukluya terk edileceğini, talep halinde askeri kuvvet göndermeyi ve kızını da sultanın oğluna vermeyi kabul etmişti. Daha geniş manada Toros dağları, Malatya ve Erzurum hattının öteside anlaşmanın zımnen kabul edilen maddeleriydi bu haliyle Bizans tamamen Selçuklunun tabiyetine girmesi demek oluyordu. Ayrıca Romen Diyojen’e giydirilen Türk usulü Hilat ile Diyojentamamiyle Selçukluya biat etmiş oluyordu.

Romen Diyojen’in Roma İmparatoru olarak Alp Arslan’a esir düştükten sonraki uğradığı bu misafirperverlik ve Sultanın gösterdiği alicenaplıktan tam 851 yıl sonra Malazgirt Savaşı ile aynı günde yine benzer coğrafyada, biraz daha batıda Uşak civarında,26 Ağustos 1922 de başlayan Büyük Taarruz zamanında 2 Eylül gecesi Yunanistan Küçük Asya Orduları Baş Komutanı Tuğgeneral NikolaosTrikupisile birlikte, General Digenis, General Dimaras ve yüze yakın yüksek rütbeli Yunan subayı Türk ordusuna esir düşmüşlerdi. Esir düştükten sonra 5. Kafkas Tümeni karargâhına götürülmüş ve Tümen Komutanı Albay Halit Bey’e teslim edilmişlerdir. Esir komutanları hoş karşılayan Albay Halit Beykarargâhta bulunan yiyeceklerden esirlere ikram edilmesini emretmiştir.Sonraki günün sabahında Yunan esir subayları Uşak’ta bulunan Mustafa Kemal Paşa’nın huzuruna çıkarılmak üzere yola çıkarıldılar.Karargâh da İsmet Paşa muhataplarına oldukça nazik davranmış ve onlara çay ikramında bulunmuştur.

.

Trikupis ve maiyeti Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın huzuruna çıkarıldılar. Mustafa Kemal Paşa, Trikupis ve beraberindekileri Mareşal Fevzi (Çakmak) Paşa ve Orgeneral İsmet (İnönü) Paşa ile beraber kabul etti. Mustafa Kemal Paşa, Fransızcanın kullanıldığı görüşmede muhataplarına kahve ve sigara ikram etti. Görüşmenin sonunda Mustafa Kemal Paşa Trikupis’e “Vicdanınıza karşı vazifenizi yaptığınızı düşünüyorsanız içiniz rahat olsun.” dedikten sonra en büyük komutanların bile tarihte esir olduklarını söyledi ve Napolyon’u örnek göstererek onu teselli etti. Trikupis, İstanbul’da bulunan eşinin sıhhati konusunda Mustafa Kemal Paşa’dan yardım istedi. Paşa da Hilal-i Ahmer vasıtası ile onun bu ricasını yerine getireceğini söyledi.

Trikupis anılarında benzer ifadeleri samimiyetle yazmıştı Anılarında‘’Uşak dışında esir olup o zamanki Türk ordusu kumandanı İsmet Paşa’nın (bilahare Türkiye Cumhurbaşkanı olmuştur) dairesine götürüldüm; o da beni Mustafa Kemal’e götürdü. Mustafa Kemal’in odasına girdiğim zaman o, ayağa kalkarak dostane bir şekilde beni karşıladı ve Fransızca hitap ederek şunları söyledi:  – Unutmayın ki, Koca Napoleon da esir olmuştu.– Siz vazifenizi tam olarak ve sonuna kadar yaptınız, biz de sizi takdir ve size hürmet ediyoruz.– Siz burada esir değil, misafirsiniz.’’dediğini öğrenebiliyoruz. İşte büyük komutan olmak, lider olmak, başkomutan olmak sözle olmuyor, ya Sultan Alp Arslan olacaksınız ya da yüzyıllar sonra Mustafa Kemal Atatürk.

EvetTürk Askerinin alicenaplığı yıllar geçse de özünden hiç bir şey kaybetmediğini tarihin gerçeklerinden öğrenebiliyoruz.Kütahya-Eskişehir Savaşları sırasında “Kahvemi Talas’ta içeceğim.” diyerek ordularının Kayseri’yi bile işgal edebileceğini ima eden Trikupisesir alındıktan sonra sırasıyla Afyon, Ankara, Kırşehir ve nihayetinde, Kayseri’nin Talas ilçesinde bulunan Üsera Garnizonu’na sevk edildi, TrikupisTalas’da kahve içme arzusuna farklı koşullarda da olsa kavuşmuş olmuştu. İlerleyen süreçte Trikupis’ineşi Elena ve ikiz kızları da Talas’a getirildi. Trikupis’in kaldığı konakta, Yunan bir emir subayı, bir doktor, hizmet erleri ve aşçı tahsis edildi. Konak dışı ve girişi devamlı iki Türk subayının ve muhafız erlerin gözetimindeydi.Trikupis ve diğer Yunan esir subaylar da pazar günleri Talas ve çevre köylerde kiliselere gidiyor, Rumlarla sohbet ediyor; Türk muhafızlarının eşliğinde diledikleri zaman Talas, Kayseri, Zincidere, Endürlük ve çevre köylerde dolaşıyorlardı. Ayrıca Trikupis ve beraberindeki esir subaylar, Türk muhafızlarının eşliğinde Ali Dağı çevresinde keklik ve tavşan avına gidiyorlardı.

.

Trikupis’in 851 yıl önce Türklere esir düşen Roma İmparatoru Romen Diyojen’den itibar ve rahatlık açısından çok da bir farkı yoktu hani. Dünya tarihine isim yapmak yalnızca askeri yetenekler ile olmadığını, iyi komutan, iyi bir asker olmanın yanında Alp Arslan gibi Mustafa Kemal Atatürk’ün de sahip olduğu alicenaplık, büyüklük ve saygınlıkla olduğunu tarih bize yaşanan olaylarla gösteriyor..

Neyse, Romen Diyojen uzun süre Alp Arslan’ın yanında itibarlı bir misafirlik ettikten sonra dost iki hükümdar olarak ayrılık vakti gelmişti. Alp Arslan, İmparator Diyojen’i iki Türk Beyi kumandasında bir kıta asker ile yolcularken, Alp Arslan’da belli bir mesafeye kadar Diyojen’e refakat etmiş,ona 10 bin dinar da yol harçlığı vermişti.Romen Diyojen Türk kıtası eşliğinde Erzurum üzerinden Tokat’a varmış ve orada Türk kıtası geri dönerken Diyojen topladığı vergilerden 200 bin dinar ve 70 bin dinarlık kıymetli altın malzemeleri Alp Arslan’a duyduğu sadakat üzerine göndermiştir.

İstanbul’da sarayda bulunan Romen Diyojen düşmanları Patrik, Psellos ve İonnesDukas İmparatorun tahta dönüşünü engellemeye kararlıydılar ve Psellos’un tavsiyesiyle kaleme alınan fermanla Diyojen’in artık İmparator olmadığı tüm ülkeye yayınlanmıştı. Diyojen’in paralı askerlerinin komutanı CrespinDiyojen’i terk eder ve karşı tarafa Bizans’a geçer ve Diyojen’e karşı savaşır. Diyojen Alp Arslan’a bir mektup yazar durumu anlatır ve artık İmparator olmadığını anlatır ve ondan yardım ister.  Alp Arslan o sıralar yine iç çekişmelerin göbeği olan Türkistan bölgesine Karahanlılar tarafına sefere mecbur olmuş ve yapılan savaşta esir alınan kale komutanı Yusuf Harizimi, Sultan Alp Arslan’ın huzuruna çıkarılmış, Sultanın ayaklarını öpme bahanesiyle çizmesine sakladığı hançer ile Alp Arslan’ı yaralamış ve dört gün sonra Alp Arslan şehit olmuştu.

.

Alp Arslan’ın uğradığı akıbetin çok benzer bir sahnesi 318 yıl sonra 15 Haziran 1389 yılında Kosova Meydan Muharebesinde yaşanmış ve Osmanlı padişahı 1. Murat Hüdavendigâr savaş alanındaki bir Sırp esiri, MiloşObiliç tarafından bıçakla suikasta uğramış ve savaş alanında şehit olan tek Osmanlı padişahı olarak tarihe geçmişti.

.

Romen Diyojen elindeki birlikler ile güneye Adana tarafına çekilip orada güç toplamaya gayret ediyordu.24 Ekim 1071 yılında Diyojen Adana’da direnmesini bir hayli sürdürdü. Romen Diyojen’in üzerine, savaştan erkenden kaçıp ordunun bozulmasına sebep veren İonnesDukas’ın oğlu AndronikosDukasgönderildi. Tarsus’daAndronikos’un yanına Diyojen’den kaçan paralı asker Robert CrepinDiyojen’in birliğini bozguna uğratır. 1072 baharında Romen Diyojen’iAndronikos’a teslim ederler. Romen Diyojen daha fazla kan dökülmesin diye keşiş olup bir manastıra kapanmayı kabul eder. Kafasını bir keşiş gibi kazıtıp üzerine keşiş kıyafeti giydirirler. Andronikos, Diyojen’e herhangi bir kötülük yapılmaması kaydıyla teslim almıştı ve üç büyük kilise büyüğü, Khalkedonia (Kadıköy), Herakleia (Ereğli) ve Koloneia (Karahisar) metropolitleri Diyojen’e kötülük yapılmayacağına dair garanti verip, kefil olmuşlardı.

Romen Diyojen’i kafası kazıtılmış halde keşiş kıyafetiyle bir katırın üzerine bindirip Koteion’a (Kütahya) doğru yola çıktılar. Şanlı Roma İmparatoru Romen Diyojen Alp Arslan’ın göstermiş olduğu itibardan sonra aşağılanmış bir şekilde uyuz bir katırla yolculuğa mecbur kılınmıştı. Kilikya yani şimdiki Çukurova’nın aşırı sıcağında günlerce katır üzerinde yol almışlardı. İonnesDukas’ın emri ile Diyojen’i daha İstanbul’a yaklaşmadan yolda zehirlemişlerdi, ancak ara ara kusan Diyojen zehirlenmenin etkisinden sanki kurtulmuş gibiydi ancak korkunç bir dizanteriye tutulmuş ve katırın üzerinde duramayacak hale gelmiş ve bir kağnı üzerinde Kütahya’ya kadar gelebilmişti.

İstanbul sarayında entrikalar bitmiyordu.İonnesDukas ve Psellos’un baskısıyla yeni taze imparator Mikhael’e imzalatılan ferman Andronikos’a ulaşmış ve Romen Diyojen’in gözlerine kızgın demir ile mil çekilerek kör edilmesi emredilmişti. Bu fermanı alan ve Malazgirt’deDiyojen’e ihanet edip savaştan erkenden kaçan Andronikos bile çok şaşırmış ve üzüntüye kapılarak babasına bir mektup yazarak ‘’ yaptıklarının bir gün Tanrı adaleti ile karşı karşıya geleceğini, bunun için de böyle bir cinayete aracı olmamasını ‘’ istediğini yazmıştır.

Andronikos ve Üç büyük metropolitin itirazlarına rağmen bu gelen emri uygulamaya gönüllü birçok adam vardı. Bu durum Romen Diyojen’e bildirildiğinde o dönemi yaşamış tarihçi Attaleiates olayı şu şekilde aktarmıştır. ‘’ Orada hazır bulunan ve kendisine kefil olan metropolitlerin ayaklarına kapanan Romanos, kendisini kurtarmak için ellerinden geleni yapmalarını onlardan yalvardı. Gerçekten de o üç büyük metropolitler orada bulunuyordu ve bunlar onunla anlaşma yapmış olan kişilerdi. İmparator onlara yeminlerini ve Tanrılarının gazabına uğrayacaklarını hatırlattı. Fakat onlar,bütün kurtarmak isteklerine rağmen, merhametsiz bir takım adamlara karşı çaresiz kaldılar. Bunlar onu kaldırdılar ve kurban edilmeye götürülen bir adak gibi sürüklediler.’’

Tüm itirazlara rağmen, üç metropolitin zayıf direnişlerine aldırış edilmeksizin Yahudi bir cerrah ateşle akkor hale getirdiği demir çubukla Diyojen’in gözlerini yakmıştı. Yanan sadece göz kapakları ve kaşlarıydı, acıyla yerde kıvranan Diyojen’i işini tam yapmadığına inanan Yahudi cerrah tekrardan geri gelerek Diyojen’in göz çukurlarına kızgın demiri iyice bastırır. Diyojen duymuş olduğu acıdan kendini yerden yere atarken yaşadığı acıdan dolayı cehenneme ne gerek olduğunu düşünür. Diyojen çekmiş olduğu cehennem azabından çılgına dönmüş halde yerde yatarken Yahudi cerrah bir daha geri gelir ve gelen talimat üzerine Diyojen’ibirkaç adam yere yatırır ve biri üzerine, kollarına ve başına dizleriyle, ayaklarıyla bastırıp sabitlerken, cerrah kenarları keskin, kaşık gibi metal bir cisimle gözlerinin içini oyamaya başlar. Önce sağ gözünü birkaç kez kazıyarak çıkarır ancak sol gözü biraz sorun yaratır ve göz yuvarlağı bir türlü kopmaz ve göz yuvarlağı sinirin ucuyla yanağına sarkar. Cerrah kaşığı bırakıp sarkan göz sinirini eliyle çekerek koparır alır.(.)

Romen Diyojen bir insanın benliğinde acının tırmanabileceği en yüksek doruğu yaşadığını ve o an için Tanrı’ya yakarışını kestiğini, İsa’yla hangi acının daha korkunç olduğunu tartışmak istediğini ve eğer Tanrı’ya ulaşmak acı çekmekten geçiyorsa, yaşadığı bu büyük acı ile en büyük aziz olacağını, çektiği acıyla birlikte haykırmıştı..

Romen Diyojen 29 Haziran 1072 yılında kızgın demirle gözleri kör edilmiş ve bir daha Roma tahtına hak edebilecek bir ümidi kalmamıştı. Diyojen’in oyulan gözleri koskocaman bir yara haline gelmiş ve İonnes’in emriyle kesinlikle bir tedavi yapılması engellenmişti. Göz çukurlarında tedavi edilmemekten dolayı irinler akmaya ve yaranın üzerinde küçük kurtçuklar dolaşmaya başlamıştı.Diyojen’i bu haliyle Kütahya’dan kağnı ile İzmit’e kadar getirdiler ve oradan da bir gemi ile İstanbul Prens Adalarından Proti (Kınalıada)’ye getirip tepedeki manastıra ite kaka yürüyerek çıkarttılar ve kalın duvarların içine hapsettiler.

Sarayda kimse Diyojen’in kör edilmesi olayını üstlenmedi herkes birbirine suçu attı.Tüm bu olayların planlayıcısı Psellos,devrik İmparator Diyojen’e sıkılmadan bir de mektup yazıp vicdanını temizlemeye çalışmış, mektubunda 7. Mikhael’in bile bu olaydan haberi olmadığını, yaşananlara ne kadar çok üzüldüğünü mektubunu gözyaşları ve kanı ile yazmayı istediğini, hatta Romen Diyojen’in din şehidi sayılması gerektiğine inandığını yazarken birde ‘’Tanrı’nın sizi, ilahi ışığı daha iyi görebilmeniz için gözlerinizden ayırdığını, Tanrı’nın gözlerini söndürdüyse bunun ebedi ışığa kavuşturmak için olduğunu, düşünüyor ve bu yüzden sizin adınıza sevinç duyuyorum’’şeklinde satırlarına son verirken inceden, inceden de alay geçiyordu.

Romen Diyojen’inProti Adasında yaptırmış olduğu manastır onun son nefesini verdiği yer olmuştu. Diyojen manastıra getirildiğinde İmparatoriçelikten alınmış olan EvdokiaKınalıada’ya gidip can çekişen kocası İmparator Romen Diyojen’iziyaret eder, kalın taş duvarların nemli bir odasına girdiğinde iniltiyle karışık bir hırıltı duyar, ortam karanlık olduğundan Evdokia bir şey göremez, karanlık içerisinde bir hareket görür, karanlığı ortadan kaldırmak için meşalesini hareketin geldiği yöne çevirirve karşısında keşiş kıyafetli, kafası kazınmış birini görür, ancak meşalenin hala ortamı aydınlatamadığını düşünen Evdokia meşaleyi biraz daha yanaştırır ve gördüğü manzara karşısında dehşete düşer. Meşalenin aydınlattığı yüz hala karanlıktır çünkü koskocaman, simsiyah içinde kurtların dolaştığı, irin akan iki kocaman göz çukuru vardır. Ortamın insanı dehşete düşüren görüntüsünün yanında kurt düşmüş ve irine boğulmuş göz yaraları ve vücut yaralarının ortama yaydığı dayanılmaz koku ortamın nemli havasıyla karışıp nefes alınamaz hale getirmişti.

Evdokia kocası, İmparator, Roma İmparatoru Diyojen’e yaklaşır ve şefkatle onun başını okşar, titreyen sesiyle bir şeyler mırıldanır. Sevgili Evdokia’sını sesinden tanıyan Romen Diyojen başından geçen talihsizlikleri ve uğradığı ihanetleri, Alp Arslan’ın nasıl yiğitçe davrandığını kalan son nefesiyle anlatır ve Romen Diyojen birkaç derin hırıltılı bir nefes alır ve bu son aldığı nefes olur.

Romen Diyojen’in son nefesini verdiğinde tarih 4 Ağustos 1072 yılını gösteriyordu.1068 yılından 1072 yılına kadar çok kısa İmparatorluk macerası böylelikle Proti Adası’nda (Kınalıada) son bulmuştu. Evdokia son görevini yerine getirmiş ve Onu kendi yaptırdığı HristosManastırının  bir köşesine defnettirmişti.

.)

Romen Diyojen’in ölüm haberi alan Alp Arslan çok üzülür hatta bazı rivayetlere göre ona bir mektup yazıp bizzat gelip yardım edeceğini belirtir. Romen Diyojen’in öldürülmesi ile yapılan barış antlaşmasının artık geçersiz olduğunu söyledikten sonra ‘’ bundan böyle arslan yavruları olunuz, yeryüzünde, gece gündüz kartal gibi uçunuz ve Rumlara merhamet etmeyiniz’’emri ile hem Romen Diyojen’e merhamet ve üzüntülerini, hem de Anadolu’nun fethini ilan ediyordu.  Ancak daha önce yukarıda yazdığımız gibi Alp Arslan’ın öncelikleri farklıydı ve Türkistan’a doğru yaptığı seferde Romen Diyojen’den üç ay sonra 24 Kasım 1072 yılında bir suikastla şehit olacaktı.

Sultan Alp Arslan’aMalazgirt’te Roma Ordusunu yenip, Roma İmparatorunu esir alması İslam tarihinde hiç de haksız sayılamayacak bir şekilde büyük bir şeref ve mevkii kazandırmıştı. Bu tarihi olay Anadolu’nun Türkler tarafından ebediyen fethini sağlamıştı. Anadolu çok kısa sürede Türkleşmişti ancak şunuda itiraf etmek gerekir ki, Anadolu’nun Türkleşmesi bizzat Selçuklu hanedanından ziyade, ona çoğunlukla itaat etmeyen beyler ve Türkmen aşiretlerinin eseri olduğu, Selçuklu hanedanlarının asıl ilgi alanı İran coğrafyası ve diğer Türk devletleri ve kardeşler, akrabalar arası iç çekişmeler ile Şii Fatımi devleti Mısır sorunları olmuştu. Büyük Selçuklu devleti kendi kardeşleriyle olan çekişmeler ve diğer Türk devletleriyle yaşanan mücadelelerle zamanını geçirmiş ve sonunda Selçuklular neredeyse üç gruba ayrılmak durumunda kalmışlardı. Melikşahın oğlu Berkiyaruk ve kardeşlerinin elinde İran Sultanlığı, Tutuş’un oğullarına ait Halep ve Şam hükümdarlığı, Süleyman’ın oğlu Kılıçarslan idaresinde Anadolu Selçuklu sultanlığı.

Suriye Selçukluları (Halep ve Şam) süratle Araplaşmışlarve Memlüklü Türkleri tarafından ortadan kaldırıldılar, İran bölgesindekiler ise İranileştiler, Anadolu’dakiler ise varlıklarını 200 yıl kadar daha sürdürüp Anadolu’yu Türkleştirip şimdiki modern Türkiye’nin çıkmasına vesile oldular. Anadolu öylesine hızlı Türkleşmişti ki Marco Polo seyahatnamesinde buraları Turkomania diye adlandırmıştı. (.)

Romen Diyojen büyük umutlarla doğu fatihi olup İstanbul’da hem askeri hemde siyasi bir güç elde etmekisteğiyle ve maksadıyla Anadolu seferine çıkmış ve tarihin en önemli savaşında İmparator Valerianus’dan sonra esir düşen ikinci İmparator olmuştu. Savaş zamanında yapmış olduğu hatalar, uğramış olduğu ihanetleri çok kısaca inceleyecek olursak çok önemli konuları görmüş oluruz.

Romen Diyojen’in yapmış olduğu stratejik hatalar, uğradığı ihanetler ve ordudaki sistemsel hataları görünce ister istemez aklımıza hemen hemen Malazgirt Savaşından 450 yıl sonra, günümüzden ise 513 yıl önce yazılmış olan siyasi fikirleriyle tanınan 16. yüzyıl Floransalı bir filozof olan NiccolòMachiavelli’nin(1469—1527) Prens adlı eseri geliyor.

(.)

Kitabın en önemli özelliği evrensel niteliğe sahip olması ve geçen onca yüzyıla rağmen güncelliğinden bir şey kaybetmemesidir. Prens kitabında hükümdarlara yapılan nasihatleri görünce ne kadar da haklı olduğunu geçmiş zaman ve günümüzde yaşananları görünce idrak edebiliyoruz. Gerçi Romen Diyojen’in bu kitabı okuması zamansal olarak imkânsızdı ancak okuması gereken İmparator VI.Leon (886- 912)’un daha eski savaş taktiği yazarlarından derleyerek meydana getirdiği Taktikaadlı kitabı gerektiğince okumaması ve Türklerin savaş sistemini anlamadan Türk süvarilerinin hareketli taktiğine karşın Bizans ordusunun ağır hantal ve eski usul bir sistemle savaşı kabul etmesi sonun başlangıcını hazırlamıştı diyebiliriz..

Malazgirt Savaşındaki yapılan sistemsel hatalar doğal olarak bize NiccolaMachivelli’yi bir kez daha hatırlamamıza vesile oldu. 

 

Devam Edecek...

 

Kaynakça:

Malazgirt Savaşını Kaybeden IV. RomanosDiogenes, Prof. Dr. Semavi EYİCE, TTK, 1971,Ankara,

Osmanlıdan Önce Anadolu’da Türkler,  İslam Tarihi Prof. Dr. Claude CAHEN,. E Yay., 1984,İstanbul,

At Üstünde Fırtına, Anadolu Selçukluları, JhonFreely, doğan K. 2012, İstanbul,

Bizans’ta Kayıp Zaman, Mehmet Coral, Milliyet Y., 1998, İstanbul,

Arapların Gözünden Haçlı Seferleri, AminMaalouf, YKY, 6. B. 2010, İstanbul

Bizans Tarihi, M. V. Levçenko, Özne Y., 1999, İstanbul,

Roma’dan Bizans’a, Michael Grant, Homer Y.,2000, İstanbul,

Bizans, COGİTO, YKY; 1999, İstanbul,

İmparator Julian, Gore Vidal, Bakış Y., 2000, İstanbul,

İmparator Julianus, Nezahat Baydur, Arkeoloji ve Sanat Y., 1999, İstanbul

Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam medeniyeti, Prof. Dr. Osman Turan, Ötüken Y., 20003, İstanbul,

Dünya Tarihinde Türkler, Carter V. Findley, Kitap Y., 20006, İstanbul,

Türklerin Tarihi, Jean Paul Roux,Kabalcı Y., 2007, İstanbul,

Bizans, Toplumsal ve Siyasal Düşüncesi, Ernest Barker, Dost K.E. Y. 1982, Ankara,

Stepler İmparatorluğu, Rene Grousset, TTK.Y., 2004, Ankara,

Atatürk’ün Esir Aldığı Yunan General NikolaosTrikupis ve Talas Üsera Garnizonu /  Journal of Universal HistoryStudies (JUHIS) • 6(1) • June • 2023 •  Murat KARATAŞ , Mehmet METİN,

Machıavellı Prens,Anahtar Kitaplar,

İbnFadlan, Seyahatnamesi,,Prof. Dr. Ramazan Şeşen,Yeditepe Y.2019, İstanbul,

Bizans ve Venedik, Diplomatik ve Kültürel İlişkiler Üzerine, Donald M. Nicol, Sabancı Üni. Y.,2000, İstanbul,

Türkiye halkının Ortaçağ tarihi, Bilge Umar, İnkılap Y., 1998, İstanbul,

Romen Diyojen Malazgirt’te ihanete mi uğradı? Abdullah Kıran -7 Eylül 2019 https://serbestiyet.com/yazarlar/romen-diyojen-malazgirtte-ihanete-mi-ugradi-3415/,

 

Yorum

salih sarısoy (doğrulanmamış) Ct, 14 Şubat 2026 - 15:20

Tarihi sıkıcı , usandırıcı olmaktan öte içerisine sıkıştırılmış günlük anlatım ögeleriyle sonu merak edilen bir hikaye sadeliğinde anlatmışsınız. Dilinizin akıcılığı ve tarih bilginizin derinliği beni etkiledi. Devamını sabırsızlıkla bekliyeceğim.

Konuk (doğrulanmamış) Pa, 15 Şubat 2026 - 08:25

In reply to by salih sarısoy (doğrulanmamış)

Sevgili kardeşim Salih, sadık okuyucum, büyük bir sabırla uzun olan yazıları en ince detayına kadar okuyup, ince, ince aldığın, dikkat ettiğin unsurları yorumların içine serpiştirmen, takdir edilesi bir durum, teşekkür ederim.

Mehmet (doğrulanmamış) Ct, 14 Şubat 2026 - 16:33

Metnin başlığına bakıp denizciliğimize sıra ne zaman gelecek diye okurken yazının sonuna geliverdim. Tarihten felsefeye uzanan bir üslupla ele alınmış, keyifle bilgilenerek okuduğum bir yazı olmuş. Romen Diyojen’in haline üzüleceğim hiç aklıma gelmezdi. Kaleminize sağlık.

Konuk (doğrulanmamış) Pa, 15 Şubat 2026 - 08:33

In reply to by Mehmet (doğrulanmamış)

Sevgili Mehmet kardeşim, çok haklısın, Denizciliğe gelmek için çıktığım yolda Malazgirt'te takılıp kaldım, tarihin ibret verici olaylarının yaşandığı, günümüz yöneticilerine oldukça fazla dersler çıkaran, Malazgirt'de Alp Arslan ile Romen Diyojen'in meydan muharebesinde uzun süre beklemek durumunda kaldım, inşallah bir sonraki bölümde denizcilikle ilgili bölümlere geçmeyi tasarlıyorum, İnşallah başka bir konuda beklemek durumunda kalmam, Romen Diyojen'e insani duyguları olan herkes üzülür, ben yazarken de gerçekten adamın durumuna çok üzüldüm, bin yıl da geçse unutulacak insanlar değil gerçekten.

Hakan Bilici (doğrulanmamış) Pa, 15 Şubat 2026 - 13:11

Kaleminiz gerçekten etkileyici. Tarihi kuru bir bilgi yığını olmaktan çıkarıp yaşayan bir sahneye dönüştürmüşsünüz. Mizah ile trajediyi, akademik derinlikle anlatı gücünü çok dengeli bir şekilde harmanlamışsınız. Okurken hem öğrendim hem de metnin akışına kapıldım. Özellikle Romanos Diogenes’in dramını bu kadar insani ve çarpıcı aktarmanız çok güçlüydü. Devamını merakla bekliyorum; böylesi akıcı ve karakterli bir tarih anlatısına rastlamak gerçekten kıymetli.

Halil KORKMAZ (doğrulanmamış) Pa, 01 Mart 2026 - 01:40

💫💫💫

Şimdi birader… yazı akıyor, heyecan var, mizah var, taşlama var..😄

Anlatım “Bizans entrika dizisi + Orta Asya stand-up gösterisi + epik Türk destanı” karışımı gibi.

At sırtında Orta Asya’dan çıkıp Hazar kıyısında durma sahnesi sanki; Börteçine kumlara kroki çiziyor, kavimler toplanmış,
Hunlar kuzeye, Avarlar Avrupa’ya, Oğuzlar “Abi kuzey soğuk, vize çıkar mı belli değil, biz güneyden takılalım” modunda. Tarihin Discovery belgeselinden çıkıp sitcom’a bağladığı yer burası 😄

Bizans saray sahnelerinde bariz bir taşlama var.
Sanki şöyle diyorsun:
“Devlet dediğin şey bazen üç beş entrikacı tipin elinde oyuncak olur.”
Bu bölümler hem komik hem hafif acı bir alay taşıyor.

👑 Bizans Sarayı = Entrika A.Ş.
Romanos IV Diogenes sahneye giriyor:
Yakışıklı, karizmatik, bronz tenli… Bizans tarihçileri resmen “Kapadokyalı Brad Pitt” portresi çizmiş.🙋🏻

⚔ Malazgirt'te  toplanan ordu listesine bakınca insanın aklı karışıyor:
Frank var,
Norman var,
Peçenek var,
Uz var,
Ermeni var,
Gürcü var…
Bir tek “Bizanslılar nerede?” diye sorası geliyor insanın. Ordu mu, Birleşmiş Milletler mi?
Bu kadar heterojen yapı için tek eksik şey WhatsApp grubu: “Arkadaşlar savaş var, kim bizim tarafta netleşelim.”🤩

Milletimizin rol modeli Mustafa Kemal Atatürk’ün, 18 Mart 1934 sonrası Anzak annelerine hitabı da Trikupis örneğindeki mesajla aynı çizgide:
“Onlar artık bizim evlatlarımızdır.”
Bu söz sadece bir askerin değil, bir devlet kurucunun sözüdür. (Metin, çoğunlukla 18 Mart 1934 olarak verilir. Bu tarih, Çanakkale Zaferi ve Şehitleri Anma Günü bağlamında Atatürk adına iletilmiştir.
Sözler, Atatürk’ün doğrudan konuşması değil, çoğu kaynakta Atatürk adına İçişleri Bakanı Şükrü Kaya veya ilgili makamlar tarafından iletilmiş bir mesajdır. (Elmacı, Mehmet Emin. “Mustafa Kemal Atatürk’ün Anzaklara Mesajları”. Tarih ve Gelecek Dergisi 10, sayı 3 (2024): 216–53))

Senin yazındaki “büyüklük” temasının en modern örneği bu sanırım.

Atatürk’ün tarih okur yazarlığı; onun stratejik düşünme, reform yapma ve toplumsal bilinç oluşturma yeteneklerini besleyen bir rehber olmuş. Tarih, onun için salt geçmişin kaydı değil, geleceği şekillendiren bir pusula işlevi görmüş.

Bilinen gerçeği ifade etmiş olayım..

Son söz olarak şunu da söyleyeyim:

Bizans saray entrikalarını anlatışın var ya… işte orası efsane. Psellos’u, Doukasları, patriği resmen Netflix dizisi gibi sahneleştirmişsin. 🎭😄

Tebrikler, tarihi gerçekliklerin mizah katkısıyla dramatizasyonu beş beş..🎯

Konuk (doğrulanmamış) Pa, 01 Mart 2026 - 19:20

In reply to by Halil KORKMAZ (doğrulanmamış)

Sevgili arkadaşım, yorum yazını büyük bir keyifle okudum. Yazdığım yazının bu şekilde olduğunu sayende öğrendim. Çok ciddi analiz yeteneğin yanında, mizahi bir yaklaşımında inkar edilemez seviyede. Bir yazıyı bu kadar ince okuyup okuduğunun iki katı farkındalık yaratan yorum yazmak gerçekten çok başarılı, teşekkür ederim, bir sonraki yorumunu okumaktan keyif alacağım ve baya da merak ediyor olacağım.

Muzaffer Aydemir (doğrulanmamış) Pa, 01 Mart 2026 - 13:43

Değerli dostum uzun tarihi bize özetledin. 1071 yılı öncesi geniş coğrafyada Türk tarihini anlatan yazını zevkle okudum

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.