Pirinç Unu Maması

Kültür

Pirinç Unu Maması

Ankara Tunalı Hilmi Caddesi’nde hergün önünden geçtiğimiz Ertuğ Pasajına olurda bir gün yolunuz düşerse içerideki birçok renkli, albenisi fazla irili ufaklı birbirinden ilginç eşyaları raflarında sergileyen antikacıları, sahafları, kuyumcuları, müzik sistemlerini satan dükkânları görebilirsiniz.

Giriş katından sonra hemen bir kat yukarı çıktığınız da sol tarafta,pasajdaki diğer rengârenk, canlı dükkânlara tezat,gösterişsiz küçük bir dükkân da kürk tamiri, tadilatı yapan, dibine kadar içtiği sarma sigaradan sağ elinin işaret ve orta parmağının tırnağı dahi sararmış elinde, her daim yanan bir sigara ile yaşamın tüm acılarını, feri ve saydamlığını yitirmiş, her daim nemli ve kızarık, görece küçük sayılabilecek gözlerinin altında, evlerde atmaya kıyılamayan ve anısı olan eşyaların saklandığı hurç misali, yaşadığı tüm acıları sanki içinde saklıyormuşçasına şişkin göz altı torbaları ile yaşı 85 i geçmiş, Nazif Abimiz vardır.

.

Bir zamanlar devlet memurlarına büro malzemeleri temin eden DMO ürünü, 70’li yıllardan kaldığı, Ankara’da ikinci el malzemelerin satıldığı İtfaiye Meydanından alındığı her halinden belli, çekmecelerinin çoğunlukla işlevini yitirdiği için, herhangi bir çekmeceyi kullanmak istediğinizde masayla birlikte üzerinize devrilecekmiş gibi olan oldukça yıpranmış, genellikle parlak kahverengi olan ama geçen yıllar içerisinde matlaşıp kirli sarıya dönüşmüş, üzeri çiziklerle dolu formika, üç çekmeceli küçük çalışma masasının üzerinde her zaman görebileceğimiz en düşük baremden oynanmış altılı ganyan kuponu ve at yarışlarını takip ettiği yarışma bülteniya da 20 lirayı geçmeyecek şekilde oynamış olduğu spor toto kolonu venasıl oluyor da o saydamlığını ve ferini kaybetmiş olan, her zaman nemli ve kızarık minik gözleriyle nasıl görebildiğine hala akıl sır erdiremediğim, etrafı şeffaf bantla sağlamlaştırılmış minik, tuşları yıllardır kullanılmaktan dolayı rakamları silinmiş, tuşlu cep telefonu ve içi her zaman izmaritle dolu kültabağıo küçük,gösterişsiz ve mütevazı dükkânın ayrılmaz bir parçası gibiydi.

.

Nazif Abi’nin üzerinde alamet-i farikası olan devamlı giydiği ve ufak tefek deliklerin olduğu yıllardır giyilmekten dolayı olsa gerek maviden griye dönüşmüş, ucuzundan pazar usulü, yakası ve kol yenleri eprimişV yaka bir kazağı ve içinde de genellikle son düğmesine kadar iliklenmiş buruşukça bir gömlek.

Nazif Abi’nin tarif ettiğim son kare profiline tezat, aslında çok daha farklı bir yaşam mazisine sahip olduğunu anlatmazsam hikâye bir tarafıyla eksik kalacak gibi.Zamanında Avusturya Viyana’da tiyatro eğitimi almış, entelektüel vasfı olan Ankara’nın en mutena semti Çankaya Cinnah Caddesinde, müşterilerinin çoğunlukla milletvekili, bürokrat eşleri, hatırı sayılır cemiyet hayatının saygın ve gözde kadınlarının alış veriş yaptığı son derece de popüler bir Kürk Mağazasına (Salamis Kürk Evi) sahip,oldukça varlıklı hali ile Nazif Abi, güzelliği Türkiye Güzellik yarışmasında tescillenmiş güzel bir kadınla evlilik yapmış tam beyefendi bir kişilik. 

.

Ancak hayatın cilvesi mi, kaderin bir oyunu mu?Bilinmez yaşam çarklarının bir ara ters dönmesiyle bu DolceVita hayat sona eriyor ve hayatı sil baştan başlamak üzere en dibinden, yeniden ve en yoksulluk sınırının altından yaşamak üzere sıfırlanıyor. Benim onunla ilk tanışmam Tunus Caddesinde Uzak Doğu’dan, Hindistan’dangelen ucuz kıyafetleri sokak tezgâhında satarken olmuştu.

Nazif abi hayattan yediği etkili bir tokattan mıdır? Çevresindekilerden yediği kazıklardan mıdır?Bilinmez ama yaşadığı tüm bu acı travmaları hayvan sevgisiyle giderdiği söylenebilir. Nazif Abi’ninnasıl bir hayvansever insan olduğunu yaşadığı hayatla gayet rahat bir biçimde anlayabilirsiniz.

Biraz önce üstünde delikleri olan V yaka bir kazak giydiğinden bahsetmiştik. Bu deliklerin esbabı mucibesi, evinde beslediği 1.5 metrelik dev bir iguanaydı. Birçok insana itici ve korkunç gelenbu egzotikhayvan Nazif Abi için adeta bir can yoldaşı, dert ortağı ve yaşam arkadaşıydı. Adı Apaçi olan iguanayı evladını taşır gibi kucağında taşıdığından Apaçi’nin uzun tırnakları Nazif Abi’nin kazağında bahsettiğim delikleri açmıştı.

.

Nazif Abi’nin soğukkanlı ev arkadaşı Apaçi’nin, akşam eve geldiğinde kendisini nasıl sevgiyle beklediğini, akşamları üşüdüğünde Nazif Abi’nin yatağına usulce yanaşıp yorgan altına girdiğini, iştahının oldukça yerinde olduğunu, gürbüz bir çocuk gibi özellikle kivi ve kiraza dayanamadığını, tuvaletini de, toplumumuzda umum tuvaletlerde çoğunlukla göremediğimiz şekilde usturuplu, medeni bir biçimde tuvalette yaptığını bana anlatırken sanki kolejde okuyan çok başarılı bir çocuğunu gururla anlatan bir baba edası ile gururlanmasını mutlaka görmeniz gerekirdi.

.

Hatta,Apaçi zamanında,Tunalı Hilmi’nin en gözde yeri olan Kuğulu Parkta dönemin en bilinen televizyonun ana haber bültenine çıkarakAmerikalı, Pop Art akımının en ünlü temsilcisi Andy Warhol’a atfedilen ancak daha 1821 yılında Fransa’da ortaya çıkan 15 dakikalık şöhret( "Quart-d'heure de célébrité ) kavramında olduğu gibi, bir gün herkes 15 dakikalığına şöhret olacaktır misali hem kendini hem de ona evladı gibi sahip çıkan ve bakan ebeveyni Nazif Abi’yi 15 dakikalığına meşhur etmişti. 

.

.

Gün gelip te Apaçi’nin hayata veda ettiğinde Nazif Abi’nin nasıl o feri gitmiş gözlerinden yaşlar akarak ağladığını, nasıl içine akkorlar düşmüş, evladını kaybetmiş bir ana, bir baba gibi perişan olduğunu anlatsam belki de inanmayabilirsiniz. Ama işte küçük bir yavruyken eline gelen Apaçi ile yıllar içerisinde kurulmuş olan bu gönül bağını başka türlü de ifade edemeyiz ki.

Nazif Abi’yi adeta bu evlat kaybından yaşamış olduğu yıkıcı ve yıpratıcı acıdan bir Karga sayesinde kurtulduğunu anlatsam artık pek de şaşırmazsınız sanırım. Bir gün ziyaretine gittiğimde o küçük dükkân da masanın üzerinde simsiyah bir karga gördüm. Ama nasıl bir karga, koskocaman simsiyah, parlak mı parlak,kömür karası bir karga.

.

Çok doğaldır ki Nazif Abi’nin nasıl bir hayvan sever bir insan olduğunu bildiğimden çok da yadırgamadım desem yeridir.Bu karga, Nazif Abi’nin penceresine konmuş ve yardım bekler bir bakışla camın arkasından göz göze gelmişler. Nazif Abi hemen onu içeriye almış ve kucağında severek sakinleştirmiş. Karganın kanadında bir rahatsızlık olduğunu, onu son derce de kıt olan parasıyla taksi tutarak Ankara Veterinerlik Fakültesi acil servisine götürünce anlamış. (.

Apaçi’den sonra Allah ona ikinci bir evlat vermiş gibi bu karga ile ikinci bir hayata başlamış. Nazif Abi nasıl mutlu anlatamam size, onu nasıl beslediğini, kendisine dahi almadığı, daha doğrusu alamadığı, karganın severek yediği salamları,sosisleri marketten nasılözenle seçerek aldığını anlattığında inanın sizde Nazif Abi ile birlikte mutlu oluyordunuz.

Ziyaretine gittiğim bir gün bir baktım ki Karga yok !N’oldu Nazif Abi karga yok, ölmedi inşallah dedim korkarak, O da biraz duraksadı ve dudakları titremeye başladı, ha ağladı ha ağlayacak bir duruma geldi ve biraz duraksadıktan sonra başladı çocuk gibi ağlamaya, yok ölmedi ama onu bir hayvan barınağına Burdur’a götürdüm ve şimdi barınakta, tek başına orada kaldı( evde kafeste besliyor, ama koku oluyor bahanesiyleoğlu kargayı evde istemiyor, aslında Nazif Abi’nin neden hayvanlara bu kadar bağlı olduğunu anlamamak biraz safdillik olur gibi, evde kargayı istemeyen oğlu dolaylı yoldan babasını da evde istemiyor ve aynı karga gibi babasının da evden gitmesini istiyor, evin her türlü gideri, kirası ve sair giderleri Nazif Abi tarafından karşılansa da vahşi hayvan iguana yani Apaçi’nin ve karganın gösterdiği sevgi ve şefkati, vefayı ne yazık ki oğlundan göremiyor,)biraz daha gözyaşı döktükten sonra biraz kendine gelir gibi oldu, zaten minik kırmızı gözleri ve şişkin göz altı torbası ağlamaktan daha da belirgin hale gelerek yaşlı bir Moğol Amcaya adetaCengiz Han’ınoğlu Ögeday Han’a dönüşmüş haliyle, evladını yetiştirme yurduna bırakmak zorunda kalmış bir annenin biçare haliyle ağzından dökülemeyen sözlerle, titreyen dudaklarıyla anlatmaya çabaladı.

.

Nazif Abi’nin içine düştüğü biçare hali, evladı gibi gördüğü, hayata tutunma gücünü can dostu kargada bulması ama onu da barınakta bırakma mecburiyetinde kalıp dönme durumunda olması nedense bende bir döneme damgasını vurmuş, Melih Kibar’ın bestelediği‘İşte Öyle Bir Şey’, ‘Sevdan Olmasa’, ‘Bir De Bana Sor’ gibi şarkıların sözlerini yazmış söz yazarı Çiğdem Talu ile aynı yolu izleyen kızı Zeynep Talu’nun sözlerini yazdığı, Leman Sam’ın hem bestelediği ve muhteşem bir şekilde yorumladığı ‘’Kıyamam Sana’’ şarkısını hatırlattı.

.

Kıyamam Sana şarkısı 1992 yılında 'Ayak Sesleri' adlı albümle birlikte piyasaya çıkmış bir aşk şarkısı, neredeyse 30 yıldır yazıldığı şekilde bir aşk şarkısı olarak söylenegelen bu şarkı, son zamanlarda sosyal medyada bu şarkının aslında bir aşk şarkısı olmadığı, bir hayat kadının hamile kalmasıyla, çocuğunu bulunduğu yaşam şartlarında yetiştirmek istemediği için çocuğundan vazgeçmek, çocuğunu evlatlık vermek durumunda kaldığını ve bu şarkıya konu olan sözleri de çocuğunu evlatlık olarak vermeden, beraber oldukları son gece yazdığı şeklinde bir şehir efsanesi yayılır ve birçok ciddi kişide bu haberi bu şekilde sayfalarında paylaşarak hayali bir hikâyenin hızla yayılmasına sebep olur.

.

Uzun yıllar aşk temalı bir ayrılık şarkısını dinlemiş birçok insan gibi bende çok farklı bir anlam yüklemeden yazılış amacına uygun olarak dinlemiş olduğum bu şarkıyı, işin aslını soracak olursanız, sonradan sosyal medyadan bu hayali hikâyeyi duyunca bir de o duyguyla dinleyince, ne yalan söyleyeyim bu şarkı resmen yüreğime oturdu. Her bir sözü sanki o hikâyeyi anlatıyor gibime geldi. Şarkıyı öyle bir içselleştirdim ki, her dinlediğimde o hayali anneye ve o kadersiz yavruya üzülmeden edemedim.

Bazen bir şeyin hayali gerçeğinden daha etkili olur derler ya o hesap, bu şarkıya uydurulmuş hayali bir hikâye gerçek hikâyesinden daha çok insanları etkilemiş, daha fazla duygusal olarak insanların yüreğine dokunmuş gibi. Valla gerçeği söylemek gerekirse benim yüreğime bu hayali hikâye bayâ dokundu. Şimdi ne zaman bu şarkıyı dinlesem zihnimde şöyle bir hikâye canlanır;

Çirkefin içinde, günah sarmalının içine çektiği, kurtulmasının mucizelere bağlı olan günahın koynunda yaşamaya mahkûm edilmiş ve hangi sebeple bu hayata mecbur bırakıldığını bilemediğimiz bir hayat kadınının, en sert kış koşullarında don tutmuş karın altından direnerek ve mücadele ederek karı delerek güneşe merhaba diyebilmesiyle öncelikle umudu, yeniden doğuşu, mücadeleyle gökyüzünü, karları delerek görmesinin sabrın sonunda gelen güzelliği ve zorluklara karşı direnci temsil eden çiğdem çiçeği, karların altından çıkarak açmasıyla ölümün ardından yeniden doğuşu simgeleyen, beyaz rengi ve narin yapısı nedeniyle saflığı ve masumiyeti simgeleyen kardelen çiçekleri misali, bu çıkmazlar içerisinde en çaresiz olduğu karanlıklar içerisindeyken bu kadının bir çiğdem, bir kardelen misalibir çocuğu dünyaya gelir.

.

.

Ahşap merdivenlerden çıkarken oluşabilecek gıcırtıyı engellemek adına, parmak uçlarında yavaş yavaş yukarı çıkan, her şeyden habersizce divanın pencereye yakın olan kısmında yastıkla desteklenerek aşağıya düşmesi engellenen bebeğin uyurken, artık rüyasında melekler ona ne müjdeliyorsa dudaklarında oluşan belli belirsiz gülümsemeye içi acıyarak bakan anne, evladına o gün için bakan yaşlı komşusunun evden çıkarken eline sıkıştırdığı birkaç kuruş paradan sonra, sönmeye yüz tutmuş talaş sobasına torbada kalan üç beş küreklik talaşı da attıktan sonra,bu dünyada yaşadığı en acı imtihanını düşünürken son anda bir imtihan sorusu olarak karşısına çıkan ve belki de en zor imtihanı olacak olan dünyaya getirmek zorunda kaldığı bebesine sonkez bakmasının iç acısıyla muşamba kaplı masadaki bakkaldan veresiyealdığı malzemelerin yazıldığı bakkal defterinin yapraklarına titreyen ama soğuktan değil de, vereceği, vermiş olduğu en zor kararının sarsıcı etkisiyle istem dışı, engelleyemediği el titremesiyle yazmaya çalıştığı bir veda mektubu niteliğindeki satırları gözyaşları içerisinde yazar.

Yazısını yazdıktan sonra, derin düşüncelere dalar. Geçmişin muhasebesini yaparken geleceğinin planlamasını yapamadığını görür. Bu dünyadaki en büyük sınavının, vereceği en önemli kararının, kendisiyle olan savaşımının arifesinde çocuğunun bu çirkefte büyümesine, hayata daha başlamadan yenik başlamasına, hakaretlere uğramasına, dışlanmasına, örselenmesine, her zaman küçük düşürülmesineasla gönlü razı olmaz.Yaşayacağı zorluklara hiçbir günahı olmaksızın göğüs germek zorunda olmasına vicdanı elvermez.Başına gelen talihsizlikler, kötülükler, kadir kıymet bilinmezlikler, en yakınlarından gelen darbeler, satılmalar, ihanetler, kadersizliklerin müsebbibi kendisi olmasa da yaşananların ve yaşanacakların hesabına çocuğunu ortak etmeyeceğini, hiçbir şekilde bu karanlık, çirkef dolu yaşamın bedelini bebesine ödetmeyeceğine karar verir.

Sabaha karşı talaş sobasının etkisi geçmiş ve ortam bir hayli soğumuştu. Kadının gece boyu gözüne uyku girmemiş ve sabaha kadar hiç uyumamış, vermiş olduğu kararın ağırlığı altında sabahı zor etmişti. Sabah erkenden, yaşananlardan bi haber mışıl mışıl uyuyan bebesini sakince uyandırıp, kutuda kalan son birkaç kaşıklık pirinç ununu çeşmeden aldığı suyla karıştırıp karnını doyurmaya çalışır. Nedendir bilinmez, yaşadığı stresten olsa gerek doğumundan çok kısa bir süre sonra kadın sütten kesilmiş, yavrucak anne sütüne hasret kalarak ilk aylarını geçirmek zorunda kalmıştı. Allahtan mahallesinde insan evladı, Allah korkusu, vicdan sahibi bir kadın vardı da, annesinin yaşadığı hayatı sorgulamadan, annesinin yaşadıklarını çocuğa hesap çıkartmadan bu sabi bebeğe kendi yavrusunu besliyormuşçasına sütanneliği yapmıştı da garip biraz olsun anne sütünden istifade etmişti.

.

Sabahın ilk ışıklarından önce insana huzur veren sabah ezanının okunmasından sonra, pembe pelüş battaniyesine özenle sardığı bebesini kucaklar ve dün akşam yapmış olduğu gibi, ses çıkarıp ta bebesinin evdeki son uykusunu bozmamak için ayakuçlarında merdivenlerin ahşap basamaklarını yavaşça ama içinde kopan fırtınalara tezat sakince iner.

Dışarıda kurşun gibi şehrin üzerine çökmüş ağır bir hava vardı. Hafiften çiseleyen yağmur ve sisten ve hala gün aydınlanmadığından sokak lambalarının anca kendini aydınlatabildiği o dar sokaktan yürümeye başlayan kadın, Perşembe Pazarını takiben ilerler ve biraz ileride sağdaki sokağa sapar ve karşısına,ortaçağ gotik mimari üslubunda yapılmış kiliselerin çan kulesini andıran kare şeklindeki Arap Camiinin minaresi çıkar, o kasvetli, sisli, puslu havanın, az ışıklı, bomboş sokağın ürütücü görüntüsüne aldırış etmeden gideceği adrese doğru, titrek, korkak adımlarla ilerlemeye çalışır.

.

Kendisine tarif edilen adresi kolaylıkla bulur. Zaten gittiği konağı görmeyen, bilmeyen yok gibiydi. Sabahın ilk saatlerinde konağın önüne geldiğinde evin ışıkları yanar haldeydi. Kapıyı nazikçe, çekingen bir halde tıklattı. Gelecek olan misafiri heyecanla bekliyor olacaklar ki kapı hemen evin hizmetlisi kadın tarafından bekletilmeden açıldı ve nazikçe içeriye buyur edildi, kadın içeriye ürkek bir halde yavaşça girdi.

Konağın hanımızarif,tam bir İstanbul hanımefendisi ağırlığında nezaketle kadını misafir odasına davet eder.Sabahın ilk kahvesini beraberce içerler, evin hanımı çok konuşmaz, kadının kucağında hala herşeyden habersizce uyuyan bebeyi, evin hizmetli kadını yavaşça kadının kucağından alır. Kadın bebesinison kez görmek ve öpmek için yanağına doğru eğilir ve derin bir iç çekerek bebesinin kokusunu sonsuza dek içine çekercesine derin bir nefes alır ve kokusunu hafızasına nakşetmeye çalışır. Bebesinin dudaklarının kenarında son kez yedirdiği pirinç unu mamasının kokusunu duyunca adeta bayılacak gibi olur. O son duyduğu, hissettiği pirinç unu maması kokusu ömrünün sonuna kadar unutamayacağı travmasını oluşturur. Artık ne zaman pirinç unu maması kokusunu duysa, geçen onca yıla karşın yüreğindeki ayrılık acısında bir azalma değil daha da artan bir acıyla hemen duyguları depreşir ve gözyaşlarının akmasına engel olamaz, kendini hemen o kasvetli, sisli, yağmurlu kış gününün İstanbul’unda evladından ayrıldığı sahneyi adeta yeniden yaşardı.

.

Evin hizmetlisi pembe pelüş battaniye içerisinde güvenle uyuyan bebeyi yavaşça ve nazikçe kucağına alır ve bir ömür boyu yaşayacağı konağın bebek odasına doğru götürür.

Gözyaşlarının yanaklarından süzülmesine engel olamayan kadını evin hanımı saçlarını şefkatle okşayarak teselli eder. Kadın evin kütüphanesinden bir kitap çıkarır ve açtığı sayfadan şu satırları okur ‘’Kadınların, çocukların hizmetçilerin zayıfların yoksulların cahillerin günahları aslında kocaların, babaların, efendilerin, güçlülerin, zenginlerin, aydınların günahıdır.’’ Kitabı koltuğun kenarındaki sehpaya koyduğunda kitabın kapağında Sefiller, Victor Hugoyazdığı görülür. Yaşananların kötü bir yazgı olduğunu ancak bu yaşanan süreçlerin müsebbibinin biraz önce okuduğu kitaptaki sözle bir kez daha, kim ve kimler olduğunu bahtsız kadına anlatmaya çalışır. Evin hanımı en son olarak da,belli ki geçmiş dönem hüsn-ü hat sanatının ustalarının ehil ellerinden çıktığı çok belli olan, celî sülüs istifli yazı formuyla Hz. Mevlana’nınbir sözünün yazılı olduğu şöminenin üzerindeki levhayı okuyarak sözüne devam eder. ‘’kimseyi kınama, günahından haberin olabilir, amatövbesinden haberin olmaz.’’ Artık bu sözden nasıl bir ders çıkartır bilinmez ama kadın, evin hanımın elini büyük bir sevgiyle, minnettarlıkla öper, sıkı sıkı sanki evladına sarılıyormuşçasına kucaklaşırlar ve ağlamaktan veda etmeye mecali kalmaksızın evden hızla koşarak ayrılır.

Kadın evden çıktığı zaman şehir çoktan uyanmış, sabah ki o insanı ürküten, tedirgin eden ıssızlığın yerini çoktan coşkulu, gürültülü şehrin akışı almıştı. Koşarak evden çıktığında gözyaşları içine değil yanaklarına akıyor ve hıçkıra hıçkıra yüksek sesle ağlıyordu.Ağladığı duyacak kimse yoktu, çok da umurunda değildi.Şehrin gürültüsü, Haliç’in kıyısına yanaşmış balıkçı teknelerinden nasibini kollayan, şair Can Yücel’in ‘’denizin sokak çocukları ‘’ olarak tanımladığı martıların keskin ve tiz çığlıkları kadının içindeki çığlığı bastırmaya gücü yetmiyordu.

.(FOTO_15_Haliç_Martılar)(FOTO_16_Balıkçı_Tekne)

.

.

Kadın eve nasıl geldiğini fark edemez, hiç durmaksızın koşmuş ve eve geldiğinde zorla açabildiği kapıdan içeri kendini zor atmıştı. Her zamanki alışkanlığı ile merdivenlerden ses gelmesin diye ayakucuyla basamakları çıkarken, birden evladının yukarıda olmadığını hatırlar ve olanca gücüyle, çıkartabildiği kadar gürültüyle basamakları birer ikişer çıkmaya başlar. Odaya çıktığında son kez koyun koyuna yattıkları divana, divanın hemen yanında sabah son kez karnını doyurduğu melamin tabaktaki kalan birazcık pirinç unu mamasına bakar ve hemen yanındaki muşamba kaplı masaya oturur, başını kollarına dayar ve hıçkıra hıçkıra, bağıra bağıra tekrardan ağlamaya başlar. Ağlamaktan göz pınarları neredeyse kurumuştu. Başını kollarından hafifçe kaldırır ve dün gece ayrılığın acısıyla evladına vedasını, kendinden ayrılmak zorunda kalmasını, ondan niçin vaz geçmek durumunda kaldığını, bu karar için nasıl bir savaş verdiğini anlatan satırları yazdığı yeşil kaplı veresiye defterini eline alır ve yazdığı satırları tekrardan okur ;

‘’Bir gün anlayacaksın neden sessizce gittiğimi

Senden vazgeçmek uğruna nasıl bir savaş verdiğimi

Mevsim kış olur hani bir yudum güneş bulamazsın

Sonsuz uçurumlarda ki çiçeklere dokunamazsın

Her sabah bir sayfa daha eksilip gidiyor ömrümden

Gönlümün yıkıntılarında can çekişiyor umutlarım

Ellerimde acı var, ellerini tutamam, kıyamam, kıyamam sana

Yollarımda ayaz var, yaklaşma yollarıma, kıyamam, kıyamam sana

Karanlık gecelere ortak edemem seni, kıyamam, kıyamam sana..’’

( Söz Zeynep Talu)

Nazif Abi, can dostu, hayata tutunmasının müsebbibi sevgili Kargasını görmek ve ziyaret etmek için iki kere Ankara’dan Burdur’a gittiğini, her gittiğinde ise kargasının evdeyken büyük bir keyifle yediği salam ve sosisleri, nasıl ona götürdüğünü, kargasının büyük bir iştahla ve sevinçle bu yiyecekleri özlediği ve keyifle yediğini anlatırken göz yaşlarına yine hakim olamıyordu.

Hele hele görüşme, ziyaret saati bitip sona erdiğinde ayrılırken kargasının kafesten kafasını çıkarıp,beni bırakıp nereye gidiyorsun duygusuylahüzün dolu son bir bakış attığını anlatırken iyice fenalaşmıştı.

Asker oğlunu acemi birliğinde ziyarete giden ana-babanın duygusallığında, bir kargayı Burdur’da ziyarete giden Nazif Abi’nin bu durumu ne yalan söyleyeyim beni de çok hüzünlendirmişti. Geçen gün onu tekrardan ziyarete gittiğimde karga konusu açılınca Nazif Abi’nin üçüncü kez tekrardan Burdur’a kargasını ziyarete gittiğini öğrendim. Ancak bu kez gittiğinde sevgili kargasını yerinde göremeyince biran olsun korktuğunu ve öldüğünü düşünerek telaşlandığını ancak kargasının ölmediğini, iyileşip gürbüzleşince yetkililer tarafından ait olduğu yere yani doğaya salındığını anlattı. Ama hala sevgisini olanca gücüyle içinde yaşayan Nazif Abi,’’ yaa keşke beni bekleselerdi ben kargamı geri alır Ankara’ya dönerdim’’ diyerek üzüntüsünü bana ifade etti.

Çevremizde olsun, en yakınlarımızda olsun Nazif Abi örneğinde olduğu gibi daha birçok insanın duygularına dokunacak yüzlerce örnek davranışı görebiliriz.Mutlaka benzer hikâyelere tanık olmuşluğumuz vardır. Benzer bir hikâyeyi de bu satırlarda ifade etmek istiyorum.

Bodrum Yalıkavak’ta en az 20 yıldır tanıdığım,eşi ve babası ile birlikte çiçekçilik yapan,doğa ile her daim iç içe yaşayan sevgili kardeşim Asil’in hemen pazar yerine yakın yerdeki serasını bir ziyaret ederseniz, en az 4,5 kedi ve devamlı baktıkları 2,3 tane sokak köpeği ve dolaylı olarak baktıkları her zaman besledikleri 5,6 köpeği yakın çevresinde görebilirsiniz.

Serada bu patili dostları her zaman misafir ettikleri gibi evlerinde de baktıkları kedileri ve çok küçük yaşlarda sahiplendikleri Kaniş cinsi, adı da Paris olan bir köpekleri var. Paris bir hayli yaramaz, sevimli bir köpek. Kedileriyle birlikte evin neşesi, mutluğu olmuş, ailece çok sevdikleri Paris gün gelir iştahtan kesilir ve hiç olmadığı kadar sakinleşir ve devamlı hüzünlü gözlerle bir şeyler anlatmak istercesine Asil’in kucağında yatar.Tabii hemen uzman bir veterinere götürülür, filmdi, ultrasondu, tahlildi derken Paris’in kanser olduğu anlaşılır. Ameliyattan başka çare yoktur ve derhal ameliyata alınır. Ameliyat sonrası uzun ve meşakkatli bir tedavi süreci başlar.

Paris’in tedavisi evde devam ederken her ay Bodrum’dan Aydın’a kontrole ve kemoterapiye gidilir. Ben Paris’i gördüğümde kemoterapi safhasındaydı. Görünüşe göre tedaviye cevap vermiş ve eski günlerindeki gibi olmasa da bir hayli hareketlenmiş ve canlanmıştı. Yaptıkları masrafın da haddi hesabı yoktu. Paris, ameliyat ve kemotrapi’den sonra gözle görülür bir canlılık gösterince Asil ve eşi nasılda mutlu olmuşlardı. Babaları ise Paris’in iyileşmesini kelimelerle ifade edemiyor, mutluluğunu gözlerinden anlayabiliyordunuz.

Ancak bu mutlulukları uzun sürmez Paris’in hastalığı tekrardan nüksedince ikinci kez ameliyat edilmesi gerektiği ortaya çıkar ve tekrardan Aydın’a gidilir ve ikinci kez ameliyat edilir. Ancak ikinci kez müdahele yeterli olamaz ve Paris ne yazık ki hayata veda eder.

Asil’in ve eşinin ve dahi babasının nasıl üzüldüklerini, kahrolduklarını anlatamam. Ha denebilir ki çocuk sevgisi yaşamadılar da o sevgilerini Paris üzerinde mi tatmin ettiler?Yok hayır !Allah bağışlasın kocaman ve çok başarılı iki üniversite mezunukızları var, ancak insan sevgisi kadar, bu dünyayı paylaştığımız diğer canlıları da sevmek ayrı bir erdem, ayrı bir meziyet değil midir?

Hayvan sevgisi illa bir şeyin yerine ikame edilecek bir sevgi değil ki. Hayvan sevmek için yalnız kalmak, çocuğu olmamak, sevgisiyle beraber yaşayacağı bir hayat arkadaşı olmamak gibi gerekçelere ihtiyaç duyulmaz ki.Yoksunluk olarak adlandırılan yukarıdaki sayabildiğimiz tüm varlıklara sahip olanlarda çok doğaldır ki hayvan sevgisine mazhar olabiliyor. Hayvan sevmek, evcil olanlarla bir mekânı paylaşmak için illa geçerli bir nedene ihtiyaç yok ki. Ya seversin ya da sevmezsin. İnsanı insan yapan bazı değerlerden biriside bu dünyada ortaklaşa yaşadığımız, bu canlılara duyulan sevgi değil midir?

Hayvan sevgisi, ama evde, ama sokaktaki diğer hayvanlara bakalım, bu hayatı ortaklaşa kullandığımız dünyayı bizlere bir nebze olsun güzelleştiren, insanları biraz olsun sakinleştiren terapi gibi bir şey aslında.

Birçok insan kedi olsun köpek olsun, kuş olsun birçok canlıya hem evini hem gönlünü açmakta. Uzun yıllar süren beraberlikleri bu canlıların ölmeleriyle insanlar çok acı çekmekte büyük üzüntüler duymakta, bir muhabbet kuşunun bile ölmesi insanlar da çok derin etkiler bırakabilmekte.En yakın örnek olarak evde kendi kızımın bakmış olduğu parmak kadar olan hamster bir gün, nedendir bilinmez vefat etti.  Parmak kadar olsa da bir can taşıyan hamsterın ölmesi evde bir matem havası yaşamamıza neden oldu. Uzun süre oynadığı, içinde vakit geçirdiği oyuncağı ve yemliği, suluğu sanki yaşıyormuşçasına kızımın odasında uzunca bir süre yerini muhafaza etmişti. 

.

.

Bu şekilde evcil hayvan hassasiyeti olanlar için bazen ‘’ ya kardeşim dünyada bir sürü aç çocuk var, savaşlarda birçok çocuk hayatını kaybediyor, sen gelmişsin, kediden, köpekten, hamsterdan bahsediyorsun’’ şeklinde insanları duyarsızlıkla itham ettiklerini görüyoruz. Ama bilmiyorlar ki, kıyasladıkları bu sevgiler birbirinin ikamesi değil ki. Evcil hayvan seven insan, zannediliyor ki başka hiçbir şeye duyarlılık göstermiyor, dünyadaki kıyımlara, katliamlara hiç üzülmüyorlar, sadece bu yaşanılan dayanılması zor katliamlara bir tek hayvan sevmeyenler üzülüyor. Acıların, üzüntülerin kategorize edildiğini, acıların anlamsız bir kataloğunun oluşturulmasını görmek yadsınamaz bir biçimde insanların sahip olduğu, insanı insan yapan en temel değerlerden biri olan empati duygusunun yitirilmesine neden olduğunu görmemek gerçekten iç acıtıcı bir hal almış durumda. Kimin hangi olaya üzüleceğine, kimin hangi olaya tepki vereceğine sanki başkaları karar veriyormuş hale geldik. İnsanlar gerçekten nasıl davranacaklarını bilemezhale geldiler.

Temel ortak değerlerimizin ortak paydada yaşanacağı günleri özlemekten başka çaremiz kalmamış gibi.

Yorum

Hakan Bilici (doğrulanmamış) Pa, 14 Aralık 2025 - 15:41

İnsanı insan yapan merhameti, kayıpları ve hayvan sevgisini bu denli sahici anlatabilmek büyük bir incelik. Yüreğe dokunan, unutulmayacak bir metin.

Gürcan (doğrulanmamış) Pa, 14 Aralık 2025 - 16:50

Nazif abiyu de pirinç unu maması hikayesini de çok duygusallık la okudum nasıl güzel tasvirler içe dokunan izlenimler satırlara dokunmuş eline kalemine yüreğine sağlık olsun Şenol zümrüt

Atilla (doğrulanmamış) Pa, 14 Aralık 2025 - 17:30

Bu duygu yüklü satırlar insanın ruhuna işliyor. Tebrikler. ( kuru bir tebrikten çok daha fazlasını hakediyorsunuz)

Semra (doğrulanmamış) Pa, 14 Aralık 2025 - 20:06

Geçmiş senelerde o pasaja kursa gitmiştim. Anlattığınız gibi dolu kül tablası , pejmürde görünüşü ile ön yargılı olmuştum. Şu an anlıyorum galiba. Birbirinden farklı konuları ne güzel bağlayıp anlatmışsınız . Tebrikler. Üzülerek okudum hepsini. Başarılar

Konuk (doğrulanmamış) Pt, 15 Aralık 2025 - 09:18

In reply to by Semra (doğrulanmamış)

Nazif Abi dünya tatlısı bir insan olma yanında çok iyi de bir esnaftır. Gelen müşterisine en faydalı olacak çözüm önerileri getirir ve kürk konusunda son kalan uzmanlardan biridir diyebilirim. Bazen dış görünüş insanı biraz olsun önyargıya götürebilir ancak gözlerine baktığınızda tüm yaşananları anlamak olası olabiliyor. Güzel yorumunuz için teşekkürler.

bircan (doğrulanmamış) Pa, 14 Aralık 2025 - 21:26

yine etkileyici ve duygusal bir makale olmus ...hem nazif abiyi tanidik hem bir hayatkadini hikayesini okuduk ..veee hayvan sevgisi tabii ki......kalemine saglik ..

Konuk (doğrulanmamış) Pt, 15 Aralık 2025 - 09:20

In reply to by bircan (doğrulanmamış)

Sizin de uzun yıllar kedi sahibeliği yaptığınızı ve bu konulara hassasisyetle yanaştığınızı yakinen biliyorum. Teşekkürler.

Necdet Durak (doğrulanmamış) Pt, 15 Aralık 2025 - 00:15

Nafiz abinin masasından şarkı sözlerine, pirinç unu mamasından hayvan sevgisine uzanan bu yaşanmışlıkları okurken çok keyifli bir yolculuğa çıktım. En çok hayvan severlere yapılan tepkilere yönelik yorumunuzu beğendim. Elinize sağlık. Bir sonraki yazıyı heyecanla bekliyorum.

Hakan Kürşat Kayacan (doğrulanmamış) Pt, 15 Aralık 2025 - 20:55

İnsanın insanı karşılıksız sevmesi mümkün mü ? Mümkün olsa bile sonsuza kadar devam eder mi ? Cevap belli aslında, insan ilişkileri hep bir çıkara dayalı ve malesef karşıdan birşey alamayınca o ilişki degersizleşip bitiyor tükeniyor. İnsan da hep bu karşılıksız sevginin peşinde koşuyor. Bugüne kadar milyarlarca insan yeryüzünden geldi ve geçti. Ama istisna olanlar şiir oldu, şarkılara söz oldu, film oldu, roman oldu.
İnsan en kolay aradığını hayvanda buldu. Karşılıksız sevgi.Insan oğlu bencil yaradılış itibariyle ve aradığını hayvanda bulduğu için ona sahip olmak arzusu içinde. Yani belki de hayvan sevgimizde bencilligimizden kendi tatminimizden geçiyor .
Dostum Şenol Zümrüt'un anlattıkları beni 1998 yılına götürdü. Rahmetli halam da bir hayvan severdi.Toprağı bol olsun.Bizim yolumuzu sokağa atılmış terrier cinsi bir köpek ile tanıştırdı Zeytin. Çünkü siyah bir Zeytin gibi o da simsiyah tüylere sahipti.
Yaklaşık 12 sene boyunca bizimle idi .Bizimle sevindi bizjmle üzüldü hasta olunca dibimizden ayrılmadı. Kapıda camda bizo karşıladı. Oğlumuza kardeş oldu, onunla birlikte büyüdü sevgisini dostluğunu verdi, Hayvan sevgisini verdi, öğretti. Yeri geldi öğretmen oldu, yeri geldi korumamız oldu.En önemlisi sevgimiz karşılığında nize herseyini verdi. Gün geldi vedalaştık. İçimize oturdu bir hayvan için ağlamam diye düşünen bir insan iken son dersini verdi gitti.Hayvan deyip geçemezsin her canlının bu dünyada bir görevi var. Kimi zararlilari yok eder, kimi insana birşey öğretir .Dünyanın en değerlisi insan değil, dünya tüm canlılara ait.Her canlının yaşam hakkı var ve istesekte istemesekte saygı duymaliyiz.Tesekkurler Şenol kardeşim tekrar hatirlamamiza vesile olduğun için emeğine sağlık.

Konuk (doğrulanmamış) Çar, 17 Aralık 2025 - 16:08

In reply to by Hakan Kürşat Kayacan (doğrulanmamış)

'Bugüne kadar milyarlarca insan yeryüzünden geldi ve geçti. Ama istisna olanlar şiir oldu, şarkılara söz oldu, film oldu, roman oldu.'' ne güzel bir cümle kurmuşsun, buradan bir hikaye çıkar dostum. Dediğin gibi dünyanın en değerli varlığı sadece insan değil, ortaklaşa yaşadığımız bu dünyadaki diğer canlılarında en az insanlar kadar bu dünyada bir yeri değeri var. Zeytin daha nice evcil dostlarımız bir çok aileye yarenlik etmiştir karşılık beklemeksizin. Bu güzel sımsıcak yorumun için teşekkür ederim.

Konuk (doğrulanmamış) Sa, 16 Aralık 2025 - 09:01

''Bugüne kadar milyarlarca insan yeryüzünden geldi ve geçti. Ama istisna olanlar şiir oldu, şarkılara söz oldu, film oldu, roman oldu.'' ne güzel bir cümle kurmuşsun, buradan bir hikaye çıkar dostum. Dediğin gibi dünyanın en değerli varlığı sadece insan değil, ortaklaşa yaşadığımız bu dünyadaki diğer canlılarında en az insanlar kadar bu dünyada bir yeri değeri var. Zeytin daha nice evcil dostlarımız bir çok aileye yarenlik etmiştir karşılık beklemeksizin. Bu güzel sımsıcak yorumun için teşekkür ederim.

Sadri Özel (doğrulanmamış) Çar, 17 Aralık 2025 - 01:24

Sevgili Şenol Zümrüt kardeşim, Nazif Amca gibi, bir pasajın ikinci katında gözden uzak ve “sıradan” denilebilecek bir ortam ve görünürlüğünün arkasında, aslında hiç de “sıradan olmayan” bir hayat sürecini çok güzel bir şekilde satırlara dökmüşsün. Betimlemen çok başarılı ve etkileyici. Satırlarını okurken, sanki “Nazif Amca” ile ilgili çekilmiş bir film seyretmiş gibi, onu ve onun hayatından kesitleri “hayvan sevgisi” özelinde, gözümde canlandırdın. Çok başarılı ve etkileyici…tebrik ediyorum, selam ve sevgilerimle.

Halil KORKMAZ (doğrulanmamış) Çar, 24 Aralık 2025 - 23:14

Bu yazı çok sıcak ve samimi.  Bir hayvanın, insanın hayatında ne kadar büyük bir mutluluk yaratabileceğini güzelce anlatıyor.

Nazif abinin empatisi ve sorumluluk duygusu, hayvan sevgisinin sadece hissetmek değil, harekete geçmek olduğunu gösteriyor. Hayvanseverlik büyük kahramanlıklar değil, çoğu zaman küçük ama anlamlı davranışlardan oluşur. Okuyanın içini ısıtan, düşündüren bir hikâye olmuş.

Kıymetli kardeşim eline aklına sağlık teşekkür ederiz. 👏👏👏

Salih Sarısoy (doğrulanmamış) Pt, 29 Aralık 2025 - 13:34

Bildiğim birisini ki sen tanıştırdın, duygu yüklü sözcüklerle yeniden tanıtarak başladığın öykün ,derin antımın ve entellektüel bilgi birikimin ile bambaşka dünyalara götürdü beni. Yüreğine sağlık, yürek değince iri cüssenin içinde daha büyük bir kalp besliyorsun ki sevgiyi biliyor ve bu sevgiyi nasıl paylaşılacağını da gözümüze sokarak anlatıyorsun,

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.