Kitaplar tarihe not düşer… Ve hayata hazırlar insanı…

Fransız Yazar Emile Zola’nın,Germınal’in adlı kitabında 18 yüzyılda yaşanmış gerçek hikâyedeki yaşam koşulları fakirliğin, açlığın, işsizliğin kol gezdiği bir coğrafyada kadın ve erkek gerçeğini vurguluyor.
Kadın, gerek ailesi gerekse kocasıyla paylaştığı yaşamında; hemen hemen her zamanlarda “ikinci cins” gibi görülüyor. Günümüzdeve de asırlar öncesinde dedişil kimliğiyle kendi öznesi dışında kalabiliyor.Eril anlayışın kadına biçtiği ‘kadın imajı’,toplumlara göre şekilleniyor. Kadının günümüze dek uzanan birey olarak var olma mücadelesi sürüp giderken kadının yaşamı; “Toplumsal Cinsiyet” ayrımında hayatı;kendini bulduğu çevre faktörlerine, yaşadığı coğrafyaya göre ve zamanmekânve de feodal yapılarla adeta orantılanıyor.
Yazar Emine Zola’nın “GERMINAL” adlı romanındaki kadın kahraman Catherine’ninhikâyesinde; bulunduğu coğrafyada, fakirliğin, açlığın kol gezdiği; Mantsou’da; Maden İşçilerinin salt erkeklerin iş gücüyle var olunmadığı ispatlayan; kadının sessiz çığlıklardan sadece biridir.Catherine, hayatta kalabilmek için verdiği mücadelede, bir lokma ekmeği kazanmak uğruna; yerin onlarca kat altına inmekte ve erkeklerle birlikte karın tokluğuna; zor koşullarda çalışmakta; ailesine katkı sağlamaya çalışan on-beş yaşını süren bir genç kızdır.
Yoksulluğun hüküm sürdüğü o yerde Maden İşçiliği,‘eli iş tutan’, geçinmek için Maden İşçiliğine razı gelen o yöre insanlarının;yaşamlarına tutunmaya çalıştıkları bir iş koludur. Dolayısıyla kilometrelerce uzaktan gelen ekmek kavgasındaki genç erkeklerin iş için geldikleri yerdir. Mantsou’ya Maden İşçiliği için gelen genç erkeklerden biri de Etienne, çalışacağı, Voreux Maden Ocağını; gece karanlığına aldırmadan bulmuştur.O genç adam, bin bir umutla geldiği, iş ve aş peşinde, gece karanlığındaki çırpınışlarında, ocağın bekçisine iş aradığını söylemektedir:
burada işçiye ihtiyaç yok mu?” der.
Bekçi, iş arayan herkese verdiği cevabı verir:
“Başçavuş Mösyö Dansaret’i” bekleyin der ve adamın kendisini başından savdığını düşünür Etienne. Maden İşçilerinin yerin altına inme zorluklarını izler ve orada gençCatherine’yi görür.
“Bakar mısın arkadaş, burada iş var mı?” diye ona da sorar.
Catherine, karanlıktan çıkan bu sesten ürker, genç adama bakar ve yollara düşmüş bir zavallı işçi ilgisini çeker.
“Hayır burada iş yok ”der ve genç erkeğin uzaklaşması ardından, onunla çalışan arkadaşlarına, “Gördünüz mü? İnsan bu hale de düşebilirmiş. Bizim hiç olmazsa işimiz var…”
Catherine ve çalışma arkadaşları toplandıkları barakada, bir maden işçisinin artık kuyuya inemeyeceğini, çünkü o arkadaşlarını yatağında ölü bulduklarını birbirlerine anlatmalarını duyar. Birileri kömürü kazarken, kömürü taşıyacak birinin olmaması onu telaşlandırır. Zira bu durumda kömürü tek başına taşıma işi Catherine kalmıştır ve işinaksamasısöz konusudur. O sırada oradan geçen başçavuş Dansaert’e meseleyi anlattılar, o da iş arayan gencin bulması için Catherine’yigenç adamı bulmaya gönderir.
Etienne, oradan uzaklaşmaya kalkıştığı an, Catherine, “Gelin” dedi, size bir iş var,”der.
İki ayrı şehrin iki karşı cins insanının yollarının kesiştiği bir yolda; maden işçilerinin kendilerini aydınlatan feneriyle, yer altına inmiş, karmaşık koridordan geçerek, gündelik “otuz meteliğe”; adeta, “canlarını dişlerine” takıp çalışıyorlardır. Kuyudan su sızması, olası patlamalar olsa da işsizkalacak bir kadın maden işçisi için, onca “hayati riske rağmen; çalışmamak” demek, “aç kalmak” demektir çünkü.
Etienne’nin barınabileceği bir evi yoktur ve Catherine’ni ailesi ile yaşadığı bir göz oda ve bir holden oluşan evlerine kiracı olmuştur. Ailesi sofradan kalkmışlar, kahvelerini ayakta yudumlarlar. Kız kardeşi, çorba ile dolmayan midesi için bir ekmek diliminin üzerine tereyağı sürer ve masanın üzerinde duran ete gözü takılır, fakat o eti almaya cesaret edemez. Çünkü et bir kişilik oldu mu, onu daima babaları yemektedir.
Catherine peşine takılan ona zorla sahip olan Chavalile kaçar ve onunla evlenmesi gerektiğini zannederve felaketi olan adamın olur, olmaz nedenlerle onu dövmesine katlanır.Aylar sonrasında Chaval’in onu evden kovalaması ve kapının önüne koymasıyla; ailesine geri döner.Catherine yediği dayaklardan, onu aşağılayan, ona hakaret eden evlenmeyi hayal ettiği, kurtuluşu gördüğü, ruhunu ve bedenini yaralayan erkekten kurtulmuştur. Fakat o narin, küçük kadın, büsbütün zayıf düşürmüştür. Her zorluğa rağmen yılmaz, ailesinin evine ve taş ocağındaki işinin başına dönmüştür.
Gelgelelim Chaval, Catherine’yi rahat bırakmamakta, onu takip etmekte, ısız bir alanda ona tecavüz etmekten vaz geçmez, yüzsüz ve arsızca; “Neden direniyorsun, karım değil misin?” derken kendi haklılığını savunur.
Öte yandanda Etienne, ona karşı hislerini açıkça belli etmez ama gerçekte Catherine’yeâşıktır.Genç kadınla kuracağı geleceği hayal etmektedir. Maden işçiliğine iyiden iyiye alışmış, fakirliğin kol gezdiği o yerde; Maden Ocağı sahiplerine karşı sendikalaşmayı, “yarı aç yarı tok” olan tüm maden çalışanlarınla paylaşıyor, sendika kavramını öğreniyor, o ocağın işçilerini sendikalı olmaya ikna ediyor, emeklerinin karşılığı almak için mücadele ediyordur. Ama ve lakin Chaval, onun gibi ezenin yanında olan işçiler içindeğil, işverenin yanında durmaktadır.
Ocak sahipleri işçileri, işçilerin direnişlerine aldırmazlar ve işçileri günlük olarak razı geldikleri “otuz meteliğe” çalıştırmaya devam etmektedirler. Fakirliğin ve ekmeğin muhtaçlığında; işverenlerine direnen işçilerin tüm çabaları, “un ufak olmuş”, sendikalı olma, işçi hakları ve emek sömürüleri rafa kalkmıştır.
Bir somun ekmeğe ihtiyacı olan maden işçileri arasına Etienne ve Catherine de dâhil olur ve ocakta çalışmaya başlarlar.Hâlbukio maden kuyusunun çevresi, çökmeye başlamıştır, görmezden gelinmektedir ve işverenler; maden içi ve dışındaki gerekli bakımları yaptırmamaktadır.
Catherine ve Etienne birlikte maden ocağının en diplerine inerler ve orada Chaval da vardır ve genç kadını taciz etmekten kaçınmamaktadır. Etienne’nin gözü önünde onu sıkıştırır ve onu kendi malı gibi görür. Etienne bu duruma müsaade etmez ve Chaval’aCatherine’yi rahat bırakmasını ikaz eder. Chaval, “Sana ne oluyor, o benim karım değil mi? ”der.
İki genç adam arasında bir itiş kakış başlamıştır, o sırada maden ocağı sular altındadır. Ocaktaki suların yükselmesiyle birlikte “can pazarındaki” erkekler vebir kadın hayatta kalmak için maden ocağındaki tahtalara tutunurlarken bile, Etienne ve Chaval arasındaki yumruk yumruğa olan döğüş devam etmektedir.
Etienne, öfkeye kapılır. Gözleri her şeyi kırmızı görmeye, onu öldürme isteğinin şiddetinden kendini alı koyamaz. Madendeki duvardan bir şist tabakası kopararak, bu ağır parçayı iki eliyle Chaval’ın kafasına indirir.
Chaval’ın kafası ikiye bölünmüş, beyni tavana yapışmıştır. Ondan oluk gibi kan akmakta; adeta göle dönmüş ocakta soluk lamba ışığının aksettiği bir birikinti meydana gelmiştir.Chaval ölmüştür. Catherine çığlık çığlığa bağırır. Etienne, onu, boylarını geçmiş suda kucaklar, sıkıca sarılır. Ocaktaki su inatçı bir şekilde yükseliyor, lambaları; sönüyor, ortalık derin bir karanlığa gömülüyor.
O ikisi, sularla boğuştuğu ve çökmek üzere olan Maden Ocağı’nda göçük altında kaldıklarıgünden iki günü ve geceyi geçmiştiler. Ellerindeki el fenerleriyle su yüzüne çıkıyorlar, madene indikleri günden buyana gecen gün ve geceleri altı günü buluyor, yerin darlığı ve doğru düzgün oturamamaları, onlar için bir işkence haline geliyordu. Bundan başka da kömür çatlakları sırtlarına batıyor, enselerinde derin acılar duyuyorlardı. Öte yandan da açlıktan kıvranıyordular.
Catherine, devamlı inliyor, bir tahta parçası üzerine ilişmişler, iyice çürümüş tahta parçalarını ufalayıp Catharine’ye veriyor,Catherine bunları çiğniyor ve yutmaya çalışıyordu. O tahta parçalarıyla o ikisi çenelerini oynatmaya çalışıyorlar. Madende geçirdikleri yedinci günde iseCatherine, su içmek için yere eğilmişti ki, korkuyla çığlığı birbirine karışmış bir vaziyette; “Aman Allah’ım diye bağırıyor…
“O da kim?”
Onu korkutan şey Chavel’in cesediydi. Şişerek suyla beraber yükselmiş, onu rahatsız etmeye devam ediyordu çünkü. Ondan iğrenerek, korkunun yakalarına yapıştığı o yerde tir-tir titriyor, ağzında kalan suyu tükürüyor, Chavel’in cesedi suda kalan ayaklarına yapışıyordu,Catherine’nin.
Chavel’in ölüsü onları rahat bırakmıyor, onları beraber olmaktan alıkoyuyordu. Kazma sesleri duyulmuyor, suyun alçalması başlamış mıydı bilemiyorlar ve tam dokuz gündür, “açlık ve korkuyla” hayatta kalma mücadelesi veriyordular.
Catherine, hafif bir gülümsemeyle: “Dışarıda hava güzel olacak, hadi buradan çıkalım” diye söyleniyordu. O, hayalle gerçeği ayırt etmek için gayret gösteriyor, gözlerinin önünde sarı işaretler uçuşuyor ve kendisini güzel güneşli bir günde kanalın yanındaki tarlasında düşlüyordu.
“Bana sarılsana hep beraber kalalım, oh…”der demez deEtienne ona sarılıyordu. Catherine, mutlu bir kız gibi gülümsüyor, gönlünden geçenleri, içinde ukde kalacakları Etienne’ye söylüyordu”:
“Bu kadar zamandır neden aptallık ettik anlamıyorum. Seni ilk kez gördüğüm an arzulamıştım. Sen ise anlamamazlıktan geldin. Hani bizde kaldığın geceleri hatırlıyor musun? Sadece uykusuz birbirimizin olmak için nefeslerimizi dinlerdik.”
“Ama bir keresinde bana iki tokat atmıştın, hatırlıyor musun?”
“Seni seviyordum da ondan. Seni düşünmekten kendi kendimi men etmiştim. Fakat sonuçta bir gün yine birbirimizin olacağını biliyordum. Bunun için iyi bir fırsat, iyi bir şans gerekiyor değil mi?" diye söyleniyordu.
Etienne titreyerek:
“Hiçbir şey bitmedi, her şeyin yeniden başlaması için biraz mutluluk gerek” diye fısıldıyordu.
Maden iyice mi kararmıştıCatherine’nin gördüğü yaşadığı kâbusa dönüşen o zor o korkunun dibi olan yerde.
“Oh korkuyorum, çok korkuyorum…”diye sızlandığında yavaşça konuşmasını sürdürüyordu:
“Yok yok, yine o öteki bu.”
“Öteki de kim?”
Chaval’in hayali kendisini sarıyordu. Onunla köpek gibi yaşadıklarını anlatıyor ve kendisine karşı tek bir gün, Jean-Bart Ocağında kibar davrandığını söylüyor, öteki günlerinin tokatlar, küfürler içinde geçtiğini, kendisini adamakıllı ıslattıktan sonra okşadığını söylüyordu.
“Birlikte gitmemize engel olacağını söyledim sana, yine kıskançlığı tuttu. Oh, onu def et ne olur… Beni koru, koru beni…”
Birdenbire Etienne’nin üzerine atılmıştı. Dudaklarını arıyordu. Buldu ve dudaklarını ona kenetlemişti. Karanlıklar aydınlanmıştı. Etienne kendisine sarılmış bu yarı çıplak vücudu hissettikçe titriyordu. Çamur yığını üzerinde, karanlıklar içinde ölmeden önce son bir kez daha mutluluğu tatma ihtiyacı onları birleştirmiş, bu sevişme de onların düğün geceleri olmuştu. Ümitsizlik ve ölüm tehlikesi içinde sevişirler.
Sonra her şey bitti…
Etienne dizlerinde Catherine yerde oturmaya devam ediyordu. Böylece saatler gelip geçmişti. Etienne, Catherine’nin uyuduğunu sanıyordu. Ona dokundu, buz gibi olmuştu. Catherine ölmüştü. Maden Ocağına inen kurtarma ekipleri, Etienne’yi bulmuştular ama Catherine’nin ölüsü çıkarırlar o madenden.
Özetle
Germinal'deki olay örgüsü tamamen "gerçek" hayattan alınmıştır. 1870'li yıllarda Fransa'nın Kuzey bölgesinde yaşanan Montsou Kömür Ocakları grevleri romana konu edilmiştir. Diğer taraftan yazarın romanda kullandığı işçi ücretleri ve bazı temel tüketim mallarının fiyatları ile ilgili veriler, o dönemin gerçek ücret ve fiyatlarını yansıtmaktadır. Bu nedenlerle Germinal için, II. İmparatorluk döneminin tamamı, kısmen de III. İmparatorluk dönemi Fransa’sının "endüstri ilişkileri" hakkında güvenilir bilgiler verebilecek bir "belge roman" denilebilir.
Fransa'nın küçük bir kasabası Montsou'da, kömür ocaklarında çalışan işçilerin çalışma koşullarını, "sermaye"ye karşı örgütlenme çabalarını ve kömür işçilerinin başlattığı bir "grev"i ele alan Zola'nın "Germinal" adlı romanından hareketle, başka kaynaklara da başvurarak eserin yayımlandığı tarih olan 1885 yılına kadar Fransız endüstri ilişkilerinin genel çerçevesidir.
Endüstri devrimi sonrası tarım sektöründeki iş gücü fazlalığı, kırsal kesimden büyük umutlarla yeni kurulan endüstri bölgelerine doğru göç etmiştir. Bu göç, kuşkusuz sağlıksız ve hızlı bir kentleşmeyi de beraberinde getirmiştir. Şehirlerin varoşlarında veya yeni kurulan mahallelerdeki gecekondularda iskân edilen yeni "endüstri işçi sınıfının, kötü hayat şartlarına ilaveten uzun iş süreleri, düşük ücretler, ücret yerine mal verilmesi(truc-system), kadın ve çocuk istismarı, iş kazaları ve meslek hastalıklarıyla da karşı karşıya kaldıkları bilinen bir gerçektir. Dolayısıyla bir süre sonra yetersiz beslenme, sağlıksız çalışma koşullan gibi unsurlar endüstri bölgelerinde yaygın halde bir takım ciddi hastalıkların da ortaya çıkmasına neden olmuştur. Kısacası baba ocakları köylerini ve eski mesleklerini terk ederek "proleter" leşen bu insanların, her türlü sosyal güvenceden yoksun, "sefalet" ortamında, Marx'm o yıllarda revaç gören ifadesiyle "zincirlerinden başka kaybedecekleri hiçbir şeyleri" kalmamıştır.
Romanın kadın kahramanlarından Maheude, bakkal Maigrafa adeta yalvararak; "Dünkü gibi eli boş döndürme beni, cumartesiye kadar aç oturacak değiliz ya...Bütün istediğim iki ekmek" der (ss.79-80). " Beni kıtırkıtır kesseniz, beş metelik çıkaramazsınız benden" (s. 94). "Hey Allah’ım ya rabbim, dolapta bir lokma ekmek evde satacak tek bir şeyim kalmadı " (s. 224). "- Ekmek isteriz ekmek!" (s. 292).
Ucuz iş gücü ve çocuk Kadın işçilerin ve de Fransız ekonomisinin halkına yansıyan yüzü; gerçek bir anlatımla sergilenirken, “meta” gibi görülen kadınların çaresizlikleri de yüzyılın acılarına tanıklık etmiştir.
İnsanlığın öldüğü an (tarihdergi)

Sonuç Olarak
Emile Zola, yazar ve bilim adamı ve natüralist roman yazarı; bir bilim adamı edasıyla romanını yazar. Realist romanla büyük benzerlikleri vardır. Ancak natüralist roman realist romana göre ilme ve araştırmaya daha çok önem verir. Toplumu adeta bir laboratuvar olarak düşünürler ve eserlerini bu laboratuvar içinde, ilmi verilere bağlı kalarak kaleme alırlar.
Bambaşka bir ülkede bambaşka şartlarda direnen kadınların; erkek hegemonyasında ezilişlerini ve kadın direnişini aktaran yazar Emile Zola, yok yoksulluğu, kadını hakir gören erildüşünceyi, kadına psikolojik ve fiziksel şiddeti, açlığın hüküm sürdüğü o evleri anlatırken kadın ezilmişliğinin altını çiziyor. Kız çocuklarının zerre kadar değer görmediği bir “baba evinde” yüzü gülmeyen kadınların arayışlarına dikkat çekiyor. Öte yandan da kadının, her türlü baskıya rağmen kendi ekmeğini, aşını çıkartıyor olmasını, gerek aile reisi gerekse o toplumun hegemonyasına karşı duran kadınların hikâyesine dem vuruyor. Her türlü yaşam zorluğunarağmenbir gençkadının, ailesine ekmek almak için en tehlikeli işlerde çalışması, evine ekmek götürmek üzere verdiği mücadeleyi, zaman mekân algısıyla işliyor. Henüz on beş yaşındaki bir genç kadının, yaşamda kalmak için çırpınışları, Maden İşçiliği gibi “erkek işi”denilen işi yapmasının önemini ve kadın gücünü vurguluyor. Bir başka açıdan da evrensel kadın çilelerini gözler önüne seren Zola, Fransız Sosyolojisinin bir dönemini işaret ederek, kadınların, acılarını, gözyaşlarını, toplumsal boyuttaki yerini ustalıkla vurguluyor.
Kadın olmak, bir bakıma doğduğumuz coğrafyaya göre ve Toplum Sosyolojisine göre şekilleniyor ama kadın, kendini hemen her dönemde “ikinci cins”,olarak değil, eşit insan olarak görmek istiyor.
Kaynakça;
Yazar: Emile Zola Eflatun Yayıncılık, basım tarihi(2005) İstanbul
Germinal'deki İşçi ücretleri ve tüketim mallan fiyatları, 1870'Iİ yıllarda Çalışma Ofısi'nİn resmi istatistiklerinin yer aldığı Pierre Brizon'un "Emeğin ve Emekçilerin Tarihi" adlı kitabındakilerle aynıdır. Bkz: s. 439-446.
Nusret EKİN, Endüstri İlişkikleri, Beta yayıncılık, 6. Baskı, İstanbul 1994, s. 8.
Cahİt TALAŞ, Türkiye'nin Açıklamalı Sosyal Politika Tarihi, Bilgi yayınevi, İstanbul 1992, s.23.
Yusuf BALCI, "Geçmişten Geleceğe Çalışma İlişkileri" , yayınlanmamış tebliğ, İstanbul 1996 s. 3.
Orhan TUNA-Nevzat YALÇINTAŞ: Sosyal Siyaset, Filiz Kitabevi, İstanbul 1994, s. 197.
-HenriGuillemina.g.ö. s. İ* Göndermeler için bakınız; Germinal Tohum Yeşerince Çeviren Bertan Onaran Yazko İstanbul 1980.
Claude ABASTADO: GerminalZola, Profil d'uneOeuvre, Hatier, Paris 1970 s. 15, ikinci dipnot.
Pierre BRIZON: a.g.e., s. 450.
PierreBRIZON:a.g.e., s. 496, Mesut GÜLMEZ: a.g.e., s. 112.
Pierre BRIZON: a.g..e, s. 444.
II. ve III. İmparatorluk dönemi Fransa'sında ücretler genel seviyesi için bakınız: Pİerre BRİZON, a.g.e.,ss. 439-449 (XIX. Yüzyılda Ücretler) Zola'nınGerminal'de çocuk, kadın ve erkekler için belirttiği günlük ücret hadleri, Brizon'un 1861-1891 yıllan arasında sayfa 443'de ki tabloda verdiği ücretlerle aynı olduğu görülmektedir.
https://tarihdergi.com/insanligin-bittigi-yer/
Yeni yorum ekle