Houston, Vukuat Var

Kültür

Houston, Vukuat Var

 

Aloooo!!! Houston,Aloooo!!! Bak cevap veriyorlar mı?

N’olduuu Apollo 13,  Aloooo!!! Ne problemin var?

Alooo!!! Houston, vukuat varrrrr!!! vukuattt, Alooooo!!!

Bi bitmedi derdiniz yaa, gittiniz gideli, Alo Houston, Alo Houston

Ne varrr, ne sorununuz varrr yine?

Aloo Houston, oksijen seviyemiz azaldı!

Azalır tabiii, Alo Houston, Alo Houston, boş boş konuşup nefesinizi tüketmeyin dedik o kadar! Bol buldunuz oksijeni, kalkıştan beri takip ediyoruz, habire muhabbet, habire boş mevzuat, insan biraz tasarruflu olur, bu 1985 model TOFAŞ Şahin değil ki, camını açıp da içeriye hava girsin.

Bi varamadınız şu Ay’a kardeşim yaaa, arabanın bagajında iki kasa bira var, şu dolunayda Ay’a bakıp keyfini çıkaralım dedik ama nerdeee, Alo Houston, Alo Houston...

 

***

 

Felsefe, bilim, edebiyat, sosyoloji, tarih ve savaş alanında tarihe ve dünyaya mal olmuş ve insanlığın ortak mirası haline gelmiş, ulusal ve uluslararası kabul görmüş, dilden dile dolaşarak günümüzde dahi oldukça revaçta olan, güçlü ve her kelimesi anlam içeren çok önemli ifadeler vardır ki, hemen hemen herkesçe bilinir.

Misal olarak çokça bilinen ve felsefe alanında bilinmemesi imkânsız ve ne hikmetse bizim milletin çokça bildiği ve nedense çokça benimseyip sevdiği,kahvede tavla ya da okey oynarken, kahve geyiklerinde bolca kullanılagelen bir söz olan Sokrates’in "Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir.’’sözü olduğu gibi yine çokça bilinen bir söz ise Descartes’in : "Düşünüyorum, öyleyse varım.’’(Latincesi, Cogito, ergosum),ya da son zamanlarda oldukça revaçta olup sık sık sosyal medyada gördüğümüz ve bir okadar da gerçekçi bir söz olan Nikola Tesla’nın‘’O kadar cahilsiniz ki dininiz var diye ahlaka ihtiyacınız kalmadığını sanıyorsunuz.’’ muhteşem sözünü anmasak olmazdı. O kadar çok özlü ve herkesçe benimsenmiş sözler var ki onları da anmadan geçemeyeceğim.

Özellikle, sahip olduğu aşırı aptallığın farkında olmadan insanlara akıl vermeye çalışan konjoktürel troller var ya, sanki onlar için söylenmiş bir söz var ki etkisi kesinlikle tartışılmaz gibi. 20. yy. ’in en önemli psikiyatri kuramcısı ve uygulayıcılarından, varoluşçuluktan mistizme yönelmiş, yaşanılan hayatın gerçekliğini hesaba katmayan ve sadece genel çerçeveyi çizen psikiyatrik anlayışa insani boyutu ekleyen İskoç psikiyatrist Ronald David Laing’in olağanüstü,şapka çıkartılacak türden "Öldüğünüzde ölü olduğunuzu bilmezsiniz, bu sadece başkaları için zordur. Aynı şey salak olduğunuzda da geçerli." sözünde olduğu gibi.

Hele hele cahillikten söz açılmışken ünlü Alman filozofu Johann Wolfgang Von Goethe’nin tüm yaşanan akıl almaz olayların ruhunu ortaya koyduğu, tüm zamanların en önemli, en etkileyici, en yıkıcı ve sarsıcı ve gerçeğin ta kendisi olan sözü  "Es istnichtsschrecklicheralseinetätigeunwissenheit."yani  ‘’Hiçbir şey harekete geçen cehalet kadar korkunç olamaz.’’ Bu söz sahibinin kehanet derecesinde evrensel nitelikteki bu sözün ne kadar da gerçekçi olduğunu geçmişte yaşanmış ve günümüzde yaşanan olayları değerlendirdiğimizde bu sözün ifade ettiği sarsıcı gerçekliği insanı resmen dehşet içerisinde bırakıyor.

Harekete geçmiş cehaletin yıkıcı etkisini geçmiş zaman olaylarını biraz irdeleyince vahametin derecesini çok iyi anlayabiliyoruz. Bir deprem, bir sel ya da aktifleşip kraterinden dalga dalga lav akıtan bir yanardağdan çok daha yıkıcı,yakıcı bir etkisi olan harekete geçmiş örgütlü cehaleti, dünyanın her yerinde görmek ne yazık ki olası. Bu aktifleşen cehalet ne din tanıyor ne de ülke. Hemen hemen cehaletin yeşerdiği, canlandığı ve gelişip büyüdüğü her ortamda kendini gösterme yetisine sahiptir.

Misal olarak Yeni Dünya Amerika’da, beyaz üstünlüğünü savunmak amacıyla kurulan, siyahilere, Yahudilere, göçmenlere ve sivil hak savunucularına karşı sayısız linç, kundaklama ve kitlesel şiddet eylemi gerçekleştiren gizli ırkçı bir terör örgütü olan ve ırkçı cahil beyazlar tarafından da oldukça desteklenen KuKlux Klan (KKK) oluşumu, düşüncelerine, inanç sistemlerine uymuyor diye birçok insanı linç edip yakarak katletmişlerdi.

.

En ses getiren, en kanlı ırksal şiddet olaylarından en önemlisi olarak, Louisiana eyaletinin Colfax kasabasında 1873 yılında yerel seçimleri protesto eden ve adliye binasını koruyan yaklaşık 150 siyahi vatandaş, KKK ve Beyaz Kamelya Şövalyeleri gibi beyaz üstünlükçü gruplar tarafından katledilmesi yer alırken diğer bir katliam ise, Tulsa Katliamı olarak kayıtlara geçen 1921 yılında Oklahomaya bağlı Tulsa şehrindeki "Black Wall Street" olarak bilinen zengin siyahi yerleşimi, yeniden canlanan KKK'nında kışkırtmasıyla silahlı beyaz çetelerin saldırısına uğramasıydı.Yaklaşık 300 siyahi vatandaşın öldüğü, 35'ten fazla bloğun tamamen yakılarak haritadan silindiği bu saldırı, ülkenin en büyük ırksal, organize şiddet, yağma, linç ve katliam hareketlerinden sayılan pogromlarından biri olmuştur.

.

Pogrom denince insanın hemen aklına 6-7 Eylül Beyoğlu olayları geliyor. Pogrom kelime anlamıyla; dinsel, etnik veya siyasi nedenlerle belirli bir azınlık grubuna karşı gerçekleştirilen organize şiddet, yağma, linç ve katliam hareketlerini tanımlamak için kullanılan tarihsel ve siyasal bir terimdir

Öncelikle şunu ifade etmeliyim ki cehalet öyle yaygın ve evrensel bir olgu ki, zaman,mekân ve coğrafya falan tanımıyor ve uygun şartlar elverdiğinde her türlü ortamda yeşermeye ve boy vermeye ve zehirli sarmaşık gibi sardığı her yeri yok etmeye müsait bir vakıadır.

Nasıl ki sermayenin ve paranın dini, imanı, rengi, ırkı, vatanı veya ideolojisi yoksa cehaletin de, sermaye ve paranın sahip olduğu tüm olumsuz özellikleri gururla taşıdığı görülmektedir. Yani bu cahil kitle, olayların olduğu yere göre değilde cahillerin olduğu yere göre isimlendirilmelidir.Bir gün Amerika’da yaşanan olaylar başka bir zaman diliminde uygar! Avrupa’da, Asya’da yada görece geri kalmış denilen Afrika’da benzer şekillerde cereyan edebilir ki 1994 yılında Ruanda’da 800.bin Tutsi’ninHutsiler tarafından palalarla katledilmesini başka türlü izah edemeyiz.

.

1921 yılındaki ABD Oklohama’da yaşanan Tulsa Pogromu gibi 1955 yılında Türkiye’de Kıbrıs sorunun yaşandığı bir zamanda, DP iktidarının ekonomik ve siyasal krizler içinde çırpındığı, kriz ortamından çıkmak için çare aradığı zaman diliminde ortaya çıkan Selanik’de Atatürk’ün ve Türk Konsolosluğunun bahçesinde bomba patladı fırsat haberi 6 Eylül 1955 yılında İstanbul Ekspres Gazetesinde abartılı bir biçimde köpürtülmesiyle, Taksim’de hali hazırda bekletilenyığınların bir anda harekete geçmesiyle Türk Siyasi Tarihinin en karanlık dönemi olan 6-7 Eylül olaylarını başlatmış ve Beyoğlu, Şişli, Kurtuluş, Osmanbey, Eminönü, Adalar ve devamında İzmir ve Ankara’da yağma, şiddet ve linç olayları başlamış ve nihayetinde İstanbul’da, olayların önüne geçemeyen hükümet, olayları bastırabilmek ve kontrol altına alabilmek maksadıyla sıkıyönetim ilan etmekten başka çare bulamamıştı.

.

Yaşanan bu istenmeyen olayların kim ve kimler tarafından planlanıp örgütlendiği tarihin sisli perdesi arkasında kalsa da olayları kim planlarsa planlasın, dünyanın her yerinde olduğu gibi, kullanılan her daim için kullanışlı İsviçre çakısı gibi çok amaçlı aparat, her zaman ve her yerde görüldüğü üzere, harekete geçtiği zaman önünde engel tanımayan, sel, heyelan misali yıkıp geçen, dağıtan, yağmalayan ve kararan gözleri neticesinde şuursuzca linç ve katliamı acımaksızın gerçekleştirebilen, her türlü duyu organı paralize olmuş cahil cühela yığınlar, lümpen kitleler olmuştu. 

.

Hareketlenmiş cehalete başka bir ilginç örnek ise Fransa’danvermek gerekirse 1572 yılında Katolikler ile Protestanlar arasında yaşanan Aziz Bartolomeus Günü katliamıdır. Protestan lideri Amiral de Coligny evinde Katolikler tarafından vahşice öldürülmesi üzerine daha birçok Protestan ileri gelen öldürülmüş ve başındaki şapkalarda beyaz haç taşıyan Katolikler Protestanların yaşadıkları evlere saldırmış ve tam bir katliam yaşanmıştı. Üç gün süren katliamlarda Paris’te 5 binden fazla insan öldüğü belirtilirken, Paris’teki katliam haberleri diğer illerde de duyulunca olaylar buralarda da patlak vermiş Protestan avına çıkmış Katolikler 30 binden fazla Protestan’ı katletmişti.İşin ilginci bu katliamı seyreden ve sonucunda binlerce Protestan’ın canına ve malına kastedilen bu katliam haberini Papa Gregory XIII coşkuyla karşılamış ve şükran ayinleri düzenlenmesini emretmiş ve olayı anmak için özel bir madalya yaptırmıştı.

.

Irkçılığın olanca gücüyle devam ettiği uygar! Amerika’da,1960 yılında ABD Yüksek Mahkemesi, otobüs terminalleri, restoranlar ve tuvaletler gibi eyaletler arası yolcular için sağlanan tesislerdeki ayrımcılığın anayasaya aykırı olduğuna karar vermiş ve herkesin rahatlıkla seyahat etme özgürlüğüne ve her türlü tesisi siyah-beyaz ayrımı olmaksın kullanabileceğine ilişkin karar vermesi üzerine 4 Mayıs 1961'de FreedomRiders (özgürlük yolcuları) adı verilen iki otobüsle verilmiş olan kararın uygulanabilirliğini tecrübe etmek maksadıyla Washington DC'den ayrılıp New Orleans'a doğru yola çıkarlar. Virginia'da direniş ve tutuklamalarla karşılaşsalar da, beklenen şiddete ancak Güney Carolina'daki RockHill'e vardıklarında rastlarlar. Bir yolcunun dövülmesi, ayrıca bir katılımcının sadece beyazlara ait bir tuvaleti kullandığı için tutuklanması, geniş çaplı medya ilgisi çeker.

Otobüslerin yolculuğu 14 Mayıs’ta şiddet yanlısı 100’den fazla kişinin karşıladığı Alabama Anniston şehrine kadar devam eder. Otobüslerin gelişinden önce, Anniston yerel yetkilileri, KuKluxKlan'a özgürlük yolcularına karşı tutuklanma korkusu olmadan saldırı düzenleme izni vermişti. İlk otobüs yanaştığında, özgürlük mücadelesi veren gençleri taşıyan otobüsün ırkçı şoförü dışarıya bağırır!!! "İşte çocuklar, işte geldiler. Size birkaç zenci ve zenci seven getirdim"  Şuursuz cahil kitle, camını kırdıkları bir otobüsün içine molotof kokteyli atarak içindekilerle birlikte yakmak isterken, azgın kalabalık kapıları tutup içerideki yolcuların kaçmasını engellemeye çalışırken,diri diri yanmaktan son anda pencereden atlayıp kaçıp kurtulanları da dışarıdaki kalabalık dövemeye başlar. 

.

Harekete geçmiş cehalet, hiç gözünün yaşına bakmaksızın bir otobüs dolusu insanı diri diri yakmaya çalışırken bunlara engel olması gereken güvenlik güçleri de resmen olaya seyirci kalır. Otobüsü, içindeki yolcularla birlikte yakma vahşetinin bir benzerini de bu olaydan çok değil tam 32 yıl sonra bu sefer çok farklı bir coğrafya da Amerika kıtasından çok uzaklarda Anadolu’nun bağrında Sivas’dane yazık ki görme utancını yaşarız. Harekete geçmiş cehalet, otele sığınmış birçok sanatçıyı içeride olmalarına rağmen ateşe vererek 33’ü sanatçı 2’side otel çalışanı olmak üzere 35 insanımızı diri diri yanarak ölmelerini seyretmişlerdi.

Evet, Alman filozofu Johann Wolfgang Von Goethe’nin ‘’Hiçbir şey harekete geçen cehalet kadar korkunç olamaz’’ sözünü yaşanmış insanlık dışı, dehşet örneklerle çok daha iyi idrak edebiliyoruz. Aslında her bir örnek olay çok daha ayrıntılı ve ince detayları ortaya konularak incelenebilir, her biri insanlık adına dersler alınabilecek roman ya da film olabilecek derecede ağır konuları muhteviyatında gizli tutuyor. (ABD’de yaşanan bu cahil eylemi, tarihçi RaymondArsenault'un‘’FreedomRiders; ‘1961 AndTheStruggleForRacialJustice’’ adlı kitabından faydalanılarak 2010 yılında yönetmen Stanley Nelson tarafından Amerikan tarihi belgesel filmi olarak sinemaya aktarılmış ve Mayıs 1961'deki ilk Özgürlük Yolculuğu'nun 50. yıldönümünü anılmış ve ilk olarak 16 Mayıs 2011'de yayınlanmıştır.

.

Mana açısından son derecede önemli olan bir söze daha gelecek olursak; modern heykel kavramının öncüsü, ünlü Fransız heykeltıraş AugusteRodin’in 1880 yılında yapmaya başladığı ve 1917'deki ölümüne kadar otuz yedi yıl süresince üzerinde çalıştığı ‘’Cehennemin Kapıları’’ heykel serisini,Dante’nin İlahi Komedya’sının en etkileyici bölümü olan Cehennem bölümünden esinlenerek tasarladığı ve kapının belki de en meşhur parçası olan ve ülkece bildiğimiz, Bakırköy Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde, tedavi maksatlı hastanede yatan heykeltıraş Kemal Künmat tarafından yontulan ve heykel için fahiş bir fiyat istemesi ama bu isteği karşılanamayınca, heykelin çenesine dayadığı eli eksik bırakıp gidince, eksik kalan heykeli depresyon tedavisi için hastanede yatan resim ve heykele meraklı Yüzbaşı Mehmet Pişdar tarafından tamamlanan ve tüm dünyada birçok replikası yapılan ancak bir tek Türkiye’de akıl hastanesine koyulan  ‘’Düşünen Adam’’ heykelinde model olandüşünen adamın Dante olduğu ve yarattığı cehennemde var olan karakterlere yukarıdan bakışını temsil ettiği sanat tarihçileri tarafından dile getirilmektedir.

.

Rodin’in ünlü eserine konu olan ve o zaman için insan ömrünü 70 yıl olarak düşünen, İlahi Komedya’sını da 35 yaşında yazmaya başlayınca "Hayat yolculuğumuzun ortasında kendimi karanlık bir ormanda buldum." sözüne istinaden meşhur 35 yaş vurgusu yapan ve her Türk’ün mutlaka bir dizesini ezbere bildiği, Cahit Sıtkı Tarancı'nın "Otuz Beş Yaş" adlı şiirinde geçen " Yaş otuz beş yolun yarısı eder. Dante gibi ortasındayız ömrün" dizesinde adı geçen, Rodin’inCehennemin Kapıların da Düşünen Adam heykeli ile de tasvir edilen DanteAlighieri’nin, bir toplumda sosyal çürümenin en önemli göstergesi olan, toplumsal suskunluk kadar önemli olan diğer bir yaşamsal konu, çürümenin, kokuşmuşluğun sembolü olan, etliye sütlüye karışmamanın, dokunmayan yılanın bin yıl yaşamasının can suyu, mottosu olan, tarafsızlık ile ilgili olan "Cehennem in en karanlık yerleri, ahlaki kriz zamanlarında tarafsız kalanlara ayrılmıştır’’ sözünün kıymetini ölçecek bir sosyal terazinin hala olmayışı en sorunlu problem gibi..(

.

Liderlik ve Askerlik konusunda dünya edebiyatına geçen ünlü sözlerden ve bizi de bir hayli yakından ilgilendiren bir söz; Roma İmparatoru Julius Sezar’ın Pontus asıllı BasforosKralı II. Farnakis ile şimdiki Tokat’ın Zile ilçesinde Altıağaç mevkiinde çok kanlı bir savaş yapar. Çok zorlu geçen savaşı Roma Generali Julius Sezar kazanır ve bu zaferini Roma Senatosuna gönderdiği mektupta ‘’Veni-Vidi-Vici” (Geldim-gördüm-yendim) diyerek askeri hünerini bildirirken, bu üç kelimelik kısa ve özlü sözüyle bir yerde de geleneksel olarak Roma Cumhuriyeti'ndeki en güçlü grubu temsil eden senatoyu küçümseyişinin bir göstergesi olarak da kabul edilmiştir.(Sezar’ın bu dünyaca ünlü sözü Tokat'ın Zile ilçesinde yer alan tarihi Zile Kalesi'nde taşa yazılmış olarak bulunmaktadır.)

Şu anda yaşanan uluslararası krizleri göz önünde tuttuğumuzda ne kadar da anlamalı ve içerik olarak ne kadar da ihtiyacımız olduğu anlaşılan son yüzyılın tüm dünyaca kabul edilen en büyük lideri olan Mustafa Kemal Atatürk’ün  ‘’ Yurtta sulh, cihanda sulh ‘’ sözünün dünya döndükçe anlamından ve değerinden hiçbir zaman bir şey kaybetmeyeceği de bir tarafa not edilmelidir.

.

Biraz da Orta Çağ’a doğru yaklaşınca, gerçi bu ‘’Orta Çağ’’ tanımlaması doğu medeniyeti için değil de daha doğrusu bağnaz yılların tahakkümü altındaki batı için geçerli bir karanlık çağı temsil ediyor olmasını dikkate alırsak daha doğru bir değerlendirme yapabiliriz. Doğunun aydınlık ‘’Altın Çağı’’,  Batının ise karanlık çağı olarak nitelendirilen Orta Çağ zamanında, 980 yılında bugünkü Özbekistan sınırları içinde yer alan Buhara yakınlarındaki Afşana'da doğan veOrta Çağ İslam dünyasının en büyük hekimi ve filozofu olan, Batı'da Avicenna olarak tanınan İbni Sina (980-1037), Tıp başta olmak üzere; fizik, astronomi ve felsefe alanlarında 200'ü aşkın eser yazmış, özellikle tıp ansiklopedisi olan "El-Kânûnfi't-Tıb" ile Kitabü'ş-Şifâ en bilinen eserleri Avrupa üniversitelerinde temel ders kitabı olarak okutulan, yüzyıllar boyunca dünya tıbbına yön veren İbn-i Sina’nın; bir toplumda ilme, kültüre ve yaratıcılığa değer verilmiyorsa veya liyakat önemsenmiyorsa, o toplumun en parlak beyinlerinin ve yaratıcı zekalarının er ya da geç oradan ayrılacağını vurgulayan, "Bilim ve sanat takdir edilmediği yerden göç eder." (veya itibar görmediği toplumları terk eder) sözünün ne kadar da güncel ve hâlâgeçerliliğini koruduğunu yaşayarak öğreniyoruz.

Bilim ve sanatın mutlak seviyede takdir edilmesi gereken bir kavram olduğunu, bu iki kavram arasındaki rabıtanın olmadığı kadar hayati olduğunu, hak ettiği değerin verilmesi, aksi durumda ise değer, görmediği yerden göçeceğini büyük bir öngörüyle ortaya koymuş olan İbn-i Sina gibi bu iki kavramı farklı bir biçimde ortaya koyan oldukça önemli bir bilim insanı ise Charles Darwin'in olduğu iddia edilir.

Darwin'e göre bu durum şu şekilde ifade edilir:"Bilim ve sanat bir kuşun iki kanadı gibidir. Bu iki kanadı kullanabilen toplumlar uçar ve özgür olurlar. Uçamayanlar ise tavuk olur. Tavuk toplum, önüne atılan bir avuç yemi gagalarken, arkadan yumurtalarının alındığının farkında bile olmaz."

Charles Darwin'in söylediği iddia edilen bu ifade aslında Darwin'in hiçbir kaynağında yer almadığı yapılan incelemelerde ortaya çıkmış, ben biraz araştırma yapınca bu anlamlı sözün Sunay Akın tarafından söylendiğine denk geldim.20 Mart 2009 tarihli Milliyet gazetesinde Cezmi Saday’ın  ‘’ Bizim Kuş Neden Uçmaz?’’ başlıklı köşe yazısında bu sözün Sunay Akın’a ait olduğunu ifade eder. Sanki sözün dizilişi, ağırlığı, kurgusu ve ifade gücü göz önünde alındığında yazar ve şair Sunay Akın’a bu söylem daha çok yakışıyor gibi.

Metaforik bir ifadeyle bilim ve sanatın bir kuşun iki kanadına benzetildiği ve bu iki kanadı kullanabilen toplumların uçup gökyüzünde süzülebileceğini ama tek kanadı eksik kalan yani sadece bilimle ilgilenip sanattan veya estetikten yoksun olan bir toplumun ise özgürleşemeyeceği, vurgulanır.

Ulusal ve uluslararası arenada unutulmaz etki bırakan özlü sözleri dünyadaki yaşanan olaylar ile bıraktıkları izleri, yansımalarını birkaç kısa örnekle açıklamaya çalıştık. Bir söz daha vardır ki bu sözü öyle ünlü bilim insanları, filozoflar, büyük asker ve devlet adamları falan söylememiş ama beklenmedik, büyük veya öngörülemeyen bir problemin meydana geldiğinde durumu bildirmek için kullanılagelen ve daha çok ciddi durumları hafifletmek veya mizahi bir dille durumu kotarabilmek için tercih edilen ve çok kısa bir zaman süresinde tüm dünya literatürüne girmiş olan küresel bir deyim haline gelen "Houston, wehave a problem" (Houston, bir sorunumuz var) sözdür.

Dünyada kült haline gelmiş ve olmadığı kadar popülerleşmiş bu ikonik sözün çıkış noktası dediğimiz gibi hiç de aklımıza gelmeyecek şekilde çok önemli kişiler değil de sinema dünyasının kalbi Hollywood’tan çıkması bir hayli ironik.

Bu ünlü ifade, 1970 yılında Ay'a gitmekte olan Apollo 13 uzay aracında oksijen tankının patlaması ve ciddi bir arızanın meydana gelmesi üzerine astronot JackSwigert ve James Lovell tarafından NASA'nın Houston'daki kontrol merkezine "Houston, we've had a problem" (Houston, bir sorun yaşadık) denmiş,ancak bu trajik olayların yaşandığı dehşet dolu saatlerin Hollywood tarafından 1995 yılında Oscar’lı yönetmen RonHoward tarafından ünlü oyuncular TomHanks ve Ed Harris ile sinemaya aktarılmasında gerçek olan ifadeApollo 13’ün uçuş komutanı James Lovell’in "Houston, we've had a problem" sözü herhalde yönetmen tarafında çok uygun bulunmamış ki bu ifade "Houston, wehave a problem"( Houston, bir sorunumuz var) kalıbına dönüştürülmüş ve bu ikonik söz filmden sonra amiyane tabirle patlamış gitmiş.Muhtemelen bu değişikliği yapanlar bu söz kalıbının bu kadar popülerleşip dünyaca ünlü bir söz haline geleceğini akıllarına bile getirmemişlerdir.

.

Apollo 13’ün uçuş Komutanı James Lovell nereden bilecekti ki, gün gelecek ve uçuş anında can havliyle söyleyeceği basit, kısa bir cümlenin Hoolywood sayesinde dünyaya mal olup, dünyanın en ikonik sözü olacağını, evet bu ikonik, sorun bildiren kısa ‘’ Houston, bir sorunumuz var’’ sözü de hiç olmadığı kadar alakasız bir yerden de bizim yazımıza konu oldu. Nasıl mı? Anlatayım müsaadenizle.

Tek kanallı siyah beyaz televizyon yıllarının pazar sabahları ailece yapılan geç kahvaltılarının olmazsa olmazı kovboy filmlerinin yegâne mekânıTeksas. O coğrafyayı sanki baba memleketi gibi neredeyse her tarafını bu filmler sayesinde öğrenmiş gibiydik. Rio Grande, Alamo Kalesi, AdiosTeksas, Wild Western vb. gibi.Bilinenin aksine Teksas, Amerika’nın bir eyaleti değil 1835 yılına kadar Meksika'nın bir parçasıydı.Teksas’lılar 2 Mart 1836 da Meksika’ya karşı bağımsızlıklarını ilan ettikten günler sonra 21 Nisan 1836 da General Sam Houston komutasındaki orduyla Meksika ordusunu San Jacinto Muharebesi’nde yenerek bağımsızlıklarını perçinlemişlerdi. Bağımsız Teksas, başkentini kısa bir süre Devlet başkanı olmuş olan San Jacinto kahramanı General Sam Houston’dan adını alan Houston şehrini seçmiş daha sonra Austin, 1839 yılında Teksas Cumhuriyeti'nin kalıcı başkenti olmuştu.

Houston; New York, Los Angeles ve Chicago'dan sonra Amerika Birleşik Devletleri'nin dördüncü, Kuzey Amerika'nın altıncı,Teksas'ın ise en kalabalık şehridir. Houston’ın en önemli özelliği ise uzay çalışmalarının merkezi olmasıdır.

Johnson Uzay merkezi; adını, 9 Şubat 1973'te Amerika Birleşik Devletleri Senatosu'nun kararıyla ABD Başkanı ve Teksaslı Lyndon B. Johnson'ın onuruna verilmesiyle almıştır. NASA'nın insanlı uzay uçuşu operasyonlarının kalbi olan Johnson Uzay Merkezi (JSC) 1967'den bu yana "Uzay Şehri" olarak anılırken, tüm Uzay Mekiği görevleri bu merkezden yönetilmişken, halihazırda Uluslararası Uzay İstasyonu ve Artemis görevleri gibi uçuşlar da yönetiliyor ve aynı merkezde uzay çalışmaları için astronot eğitimi de verilmektedir.

Şehir,NASA'nın Johnson Uzay Merkezi'ne ev sahipliği yapması, havacılık ve uzay endüstrisiyle olan köklü bağı, uzay çalışmalarıyla nedeniyle öyle içli dışlı olmuş ki şehrin basketbol takımının adı bile uzay temalı isim Houston Rokets olmuş.Eee bir de Milli Kahramanımız Alperen Şengün bu takımda başarıdan başarıya koşunca bizimde NBA’de takip ettiğimiz takımın Houston Rokets olmasından daha doğal ne olabilir ki?

Houston,ABD şehirleri içindefarkındalık yaratan özellikleri ile öne çıkarken diğer farklı bir özelliği var ki akıl sır erilecek türden değil. ABD şehirlerinin belirgin, en farklı özellikleri, cetvelle çizilmiş gibi geniş ızgara (grid) planlı caddeler, sokaklar, planlı mahalleler, her mahallenin inanılmaz yeşilliklere, çimenlik alanlara sahip olması, otoyolların planlı geniş ve ulaşıma çok uygun olması, müstakil evlerin masalsı, estetik halleri insanı bir rüya âlemine sürüklüyor gibi olması ve daha nice özellikler sayılabilir. Houston ise nedense bu özelliklerin birçoğuna sahip olmayışıyla belki de Amerika’nın en çirkin şehri unvanını almış.

İlginçtir,Houston o bilinen filmlerde gördüğümüz ve özendiğimiz ABD'nin geleneksel imar kanunlarına sahip olmayan en büyük şehridir. Şehir planlamasında serbest piyasa ekonomisini benimseyen bu yapı, konutların ve sanayi tesislerinin iç içe girmesine, devasa otoyol ağlarına ve yaya erişimini neredeyse imkânsız kılan kontrolsüz bir yatay büyümeye yol açmıştır.

Houston’un bu şekilde emsalleri arasında en çirkin kent olmasının ve çarpık kentleşmesinin kısaca sebeplerine gelecek olursak; Houston'da devlet tarafından belirlenmiş katı bir arazi kullanım bölgesi sistemi yoktur. Bunun yerine gelişim, büyük ölçüde serbest piyasa dinamiklerine ve arazilerin nasıl bölünebileceğini düzenleyen yönetmeliklere bırakılmıştır, yani herhangi bir imar yasasına sahip değildir.

"DeedRestriction" (Tapu Kısıtlamaları) kavramıyla, olmayan imar yasalarından dolayı oluşan boşluklar, zengin semtlerdeki yerel yönetimler veya özel geliştiriciler tarafından oluşturulan ve bölgenin karakterini korumayı amaçlayan özel sözleşmelerle (tapu kısıtlamaları) doldurulmuştur. Gelişim, piyasa taleplerine ve özel mülkiyet sözleşmelerine (deedrestrictions) dayalı olarak şekillenir. Bu durum, lüks bir konutun hemen bitişiğinde sanayi tesisi veya gökdelenlerin yer aldığı karmaşık ve düzensiz yapılaşmalara neden olurken, bu durum planlama adaletsizliğine ve gelir durumuna göre ayrışmış bölgelerin oluşmasına neden olmuştur.

Şehirdeki yapılaşma yukarıda saydığımız sebeplerden dolayı oluşan başıboşluktan, çok doğal olarak;  insan odaklı değil, araç odaklı olması, milyonlarca metrekarelik otopark alanları ve birbirinden çok uzak yerleşim birimleri, yaya ulaşımı engellemiş ve kentsel ısı adası etkisini artırırken, geniş alanlara yayılan şehirde toplu taşımanın yetersizliği insanların günlük yaşamlarında otomobil kullanımına tamamen bağımlı olması, ABD’nin en çok otomobile aşırı bağımlı büyük şehirlerinden birisi olması, sürekli otoyol genişletme projelerini ve beraberinde bitmek bilmeyen trafik sıkışıklıklarını getirmesine neden olmuştur.

Houston sahip olduğu çok karmaşık, çok katlı( bazı yerlerde 5 katlı) bazı yerlerde 26 şeritli KatyFreeway otoyolu ile nam salmış bir otobanlar şehridir. Bu kadar katmanlı, çok geniş otobanlar trafiğe bir çözüm bulmuş mu? Tabii ki hayır, şehirde insanların çoğu, zamanını trafik sıkışıklığı yaşadığı otobanlarda geçirmek zorunda kalması otobanların trafiği azaltması yönündeki fikrine tezat bir durum yaratıyor. Bu durum bize hiç de yabancı gelmiyor hani, adeta bizden bir sorun gibi. 

.

Özellikle son birkaç yıldır Ankara’da yaşanan trafik sıkışıklığına çare olarak,aklı olmadan fikri olan bazı aklı evvel troller sorunun sadece yol yapılarak çözüleceğine ilişkin fikirlerini! Sıkça, özellikle sosyal medya gibi rahatlıkla, fütursuzca, pervasızca, cahil cesaretiyle üfürülebilen katmanlardasergilediklerini  görebiliyoruz. Planlı, ileriki yılların gelişiminin öngörülmesi ile değil de salt yol, otoban yapmakla kentteki keşmekeş çözülseydi, 26 şeritli beş katlı otobanlarıyla Houston bu sorunu çözerdi.

Kent planlamasında, yapılacak otoyolların ya da otobanların eğer ki zamanında kentleşmenin ana planlarına sadık kalınmadan gelişigüzel, güncel politikalara göre ve rant anlayışına göre bir kent planlaması yapıldıysa geçmiş olsun. Hiçbir çare, hiçbir pansuman tedbir, hiçbir yeniden yapılan otoyollar trafik sorununa kalıcı bir çözüm üretemeyeceğini kent planlamacıları üstüne basa basa söylemekte.

Hani, MÖ 6. yy’de yaşamış Çinli komutan, filozof ve askerî stratejist, Doğu ve Batı medeniyetlerinde askerî düşünceyi derinden etkileyen, dünyanın en eski strateji kuramlarından biri olan ünlü "Savaş Sanatı" (Bingfa) kitabının yazarı olan Sun Tzu’nun sanki sırf bu konu için söylemiş olduğu güzel bir özdeyiş vardır; ‘’Stratejik Hatalar Taktik Başarılarla Düzeltilemez.‘‘ yani ne demek? Nihai hedefi belirleyen ana planımız (stratejimiz) yanlışsa, bu planı uygulamak için attığımız günlük ve anlık adımlardaki (taktikler) başarılarımız, yolun sonundaki başarısızlığı engelleyemez.Daha anlaşılır bir ifade ile doğuya giden bir tren içerisinde istediğimiz kadar batıya doğru hızla koşalım, bu hızımız bizi batıya doğru yol almamızı sağlamaz. Daha da açık yazalım, eğer ki binanın temelini yanlış attıysak, binada ki çatlamaları sıvayla kapatamayız.

Kent planlamasında bu durum için yani yol yapmakla trafik azalmaz tezi için söylenegelen bir kural vardır. Bu deyim ya da kural; "InducedDemand" (Uyarılmış Talep) olarak adlandırılır. Ne demekmiş bu Uyarılmış Talep, kısaca açıklayayım¸ bir mal veya hizmetin arzı (kapasitesi) arttırıldığında, o hizmete olan talebin de artması ve genişlemesi durumudur. Şehircilik ve trafik mühendisliğinde en sık karşılaşılan örneği; tıkanan trafiği rahatlatmak için yeni yollar yapılması veya mevcut yollara yeni şeritler eklenmesidir. Yeni yollar açıldıkça veya mevcut yollar genişletildikçe, otoyollar bir süre sonra yeni araçların katılımıyla eski yoğunluğuna geri döner; tıpkı meydana atılan ekmek kırıntılarının daha fazla güvercin çağırması gibi. Araç ve otoyola bağımlı bir kentte, araçları doğadaki güvercinlere benzetecek olursak, nasıl ki dünyadaki hazır yemlenmeye muzahir en beleşçi hayvan güvercin ve onları doyurmak nasıl imkânsızsa, plansız bir kentteki araçları da doyurmak, onlara rahat bir trafik sağlamak daimkânsız gibidir. İster çoklu şerityol yap, ister çok katlı köprüler, viyadükler, kavşaklar, kapalı, açık, gizli otoparklar yap çaresi yok onları doyuramazsınız.

Yollar genişletilir, yeni otoyollar yapılır ve kapasite artırılınca, trafiğin kısa bir süre rahatladığını zannederiz ancak, çok geçmeden, alternatif yol kullanan veya trafiğe çıkmaktan kaçınan diğer sürücüler de bu yeni rotayı tercih etmeye başlar ve kısa bir süre içinde yoldaki araç sayısı artar ve trafik sıkışıklığı kapasite artışından önceki eski düzeyine (veya daha da kötü bir seviyeye) geri döner.İşte bu Uyarılmış Talep döngüsü bu şekilde devam eder gider, yol yaparsın rahatlama olur gibi olur tekrardan trafik artar bir kez daha yeni yollar, köprüler, kavşaklar yapılır ama kısa bir süre sonra tekrardan içinden çıkılmaz bir kent trafiği yaşanır. Eeee kenti,kentleri zamanında bilimsel yöntemlerle, kent planlamacılarına değil de kasaba siyasetçilerinin, yerel yönetici zahireci Rüstem Ağa’nın şuuruna, sonradan inşaat işine girmiş müteahhitlerin eline bırakıp, rant merkezli anlayışla inşaa ettirirsek, insan odaklı bir kent, yaya yollarına sahip, raylı sistem ve toplu taşımaya uygun ulaşım sistemlerine sahip olmayan, olmadık ufacık arazilere, şehrin merkezine hiçbir öngörü planlaması yapmadan gökdelenlerleişgal edilmiş kentler oluşursa istediğiniz kadar yol, otoban, köprü viyadük ne yaparsanız yapın o kentin trafiğine çare bulamazsınız. Biz demiyoruz ki bilimsel yaklaşımlar bunu dikte ettiriyor.

Houston'ın çarpık kentleşmedeki en büyük maliyeti ekolojik yıkım olduğu söylenmektedir.İmar kısıtlamalarının olmaması nedeniyle şehirlerin yatay olarak genişlemesi, otoyolların, devasa otoparkların ve geniş beton alanların şehir merkezini kaplaması, şehrin etrafındaki doğal çayırlar ve sulak alanlar betonlaştırılarak geçirimsiz yüzeylere dönüştürülmesi,yağmur suyunu emecek toprak ve ormanlık alanların kalmamasıgibi majör yanlışlıkların şehri her türlü sel tehlikesi ile baş başa bıraktığı söylenegelen bir gerçekliktir.Houston’ın yaşadığı sorunlar ne kadarda tanıdık geliyor değil mi? Özellikle büyük şehirlerimizdeki yitip giden yeşil alanlar, her yerin betona boğulması, kentin insana değil de araçlara öncelik veren planlanması, yağan yağmurun toprağa değil de betona, oradan da denize akıp gitmesi, deniz yoksa, yok edilen dereler nedeniyle derelere değil de yağmur suyunun sel olup alt geçitleri, yerleşim yerlerini basması, nedense hep yaşadığımız ve ders almadığımız sorunlar.

Neyse, aslında bu kadar sorunlarla uğraşan Houston, uzay yolculuğuna çıkmış olan ve problem yaşayan Apollo 13 uçuş komutanı James Lovellile yaptığı konuşmada Komutan Lovell, Houston problemimiz var dediğinde, merkezde OoooApollo 13, sizinki de problem mi? Bi gelinde Houston’daki sorunları görün, siz belki bir kere orada öleceksiniz ama biz burada hergün ölüyoruz demesi gerekirdi diye düşünüyorum.

Houston, diğer Amerikan şehirlerinden özellik olarak ayrıldığı bu çarpık kentleşmenin ilk önemli sebebi olarak planlanmış bir şehir imar planının olmaması gösteriliyor. Şehir planlamasında merkezi idarenin veya genel imar planlarının devre dışı bırakıldığı, serbest piyasa ve otomobil odaklı genişlemeye dayalı kentsel büyüme modeli olduğu, temel özelliği şehir planlama ve imar yönetmeliği olmayan tek büyük metropol olduğu ve bu metropolün büyümesinin tek motivasyonunun tamamen serbest piyasa ve rant odaklı olmasının en başat etken olan sebebi birazcık araştırınca nedense bize çok da yabancı olmadığını, çok da tanıdık olduğunu görüyoruz.

Houston 20.yy’ın ilk başlarında kasabadan hallice, 80’li yılların Akhisar’ından dahi daha küçük bir yerleşim yeri iken 1901 yılında petrolün bulunmasıyla kaderi değişiyor ve hayvancılık ile pamuk üretimiyle yerel ekonomiden,  petrol sayesinde uluslararası ekonomiye geçiş yapar ve demiryolu, denizyolları ile ekonomide önlenemez bir yükselişe geçer.Houston,Türk milletinin Dallas TV dizisiyle Ewing ailesi, J.R, Sue Ellen, Boby, Pamella, Lucy ile yakinen bildiği petrol üretimiyle ülkenin en zengin bölgesi olur. Ayrıca 1940’lı yıllarda açılan Texas Tıp Araştırmaları Merkezi ve 1960’larda NASA’nın (TheNationalAeronauticsand Space Administration) İnsanlı Uzay Araştırmaları Merkezi ile Houston bir cazibe merkezi olur..

Houston kentinin bu zenginliği karşısında yapılması istenen kent planlaması ilk olarak 1912 ve 1929 yılında Kent Konseyine sunulur ama konseyin üyelerinden arazi sahipleri, petrol zenginliğine halel gelmemesi ve rant hırsıyla bu planlamaların önüne geçer. İleriki yıllarda, 1947,1958,1980,1993 yılında da benzer planlamaların önüne arazi sahiplerinin rant güdüsü engel olur ve kaçınılmaz olarak günümüzün içinden çıkılmaz Houston kenti ortaya çıkar.

Modern kentsel yaşamı ve karmaşıklığı kucaklayan tasarımlarıyla tanınan dünyaca ünlü Hollandalı mimar, teorisyen ve şehir plancısı ve 2000 yılında Pritzker Mimarlık Ödülü'nü kazanan, 2008 yılında Time Dergisi tarafından Dünya'nın gidişatını en çok etkileyen 100 kişisi arasında gösterilen, "yeni bir modern mimarinin peygamberi" olarak tanımlanan dünyaca ünlü Hollandalı Mimar RemKoolhaas’ın denetimsiz, serbest ve neoliberal vahşi bir kentolarak büyüyen kentler için tanımladığı ‘’Houstonlaşma’’ ‘’Houstonization’’ kavramı içinAmerikalı sosyologlar Houstonization diye bir kavram icat etmek zorunda kaldıkları ise bilinen bir gerçek.

Ezcümle, Houstonlaşma; şehir planlamasında merkezi idarenin veya genel imar planlarının devre dışı bırakıldığı, serbest piyasa ve otomobil odaklı genişlemeye dayalı kentsel büyüme modelidir. ABD'nin ünlü Houston şehri, genel bir şehir planlama ve imar yönetmeliği olmayan tek büyük metropoldür. Tamamen serbest piyasa ve rant odaklı büyüme gösteren Houston, toplu taşıma yerine otoyol ağlarına bağımlı, dağınık ve yayılarak büyüyen bir şehir dokusu oluşturmuş insan, yaya odaklı olmaktan çok uzak karmaşık ve kontrolsüz yapılaşma ile‘’merkezsizleşmiş’’ve bunun neticesinde, çok merkezli, yer yer sanayi ile konut alanlarının iç içe girdiği bir mekansal dağılım sergilediği bir yerleşim alanı olmuş.

 

Küçük Amerika Türkiye ve İlk Houstonlaşan Kentlerimiz.

İkinci Dünya Savaşı sonrası Sovyetlerin üstünlüğü Doğu Avrupa ve Balkanlarda kendini iyiden iyiye göstermeye başladığında çaresiz kalan Avrupa ülkeleri, savaşın diğer galibi ABD gölgesine sığınmak durumunda kalmıştı. Truman Doktriniyle 22 Mayıs 1947’de ABD, Türkiye ve Yunanistan’aSovyetler’e karşı durabilmesi için askeri ve ekonomik yardımda bulunmuştu. Sovyetlerin Kars, Ardahan ve Boğazlarda hak iddia etmesi karşısında Türkiye, Batı ve ABD’den yanaçok da fazla bir seçeneği olmaksızınsafını tercih etmek durumunda kalmıştı.

İkinci Dünya savaşı sonrası ekonomik olarak çökmüş Avrupa’ya,Amerika’nın kendine biçtiği dünyanın koruyucusu unvanının bir gereği olarak yardım etmesi ve Sovyet yayılmasının önüne geçmesi, Avrupa’nın ABD’nin ürettiği malları alabilecek seviyeye gelebilmesi için Truman yardımından sonra ABD, 3 Nisan 1948 tarihinde Marshal Yardımlarını devreye sokmuştu. Diğer Avrupa ülkeleri gibi Türkiye’de 4 Temmuz 1948 tarihinde bu yardım planının kapsamına dâhil edilmişti.Marshal Planı kapsamında Türkiye dışında yardım alan ülkeler, Yunanistan, Avusturya, İsviçre, Portekiz, İsveç, Norveç, İrlanda, İngiltere, Fransa, İtalya, Hollanda, Belçika, Lüksemburg, Danimarka ve İzlanda olarak sıralanmıştır.

Marshal yardımları kapsamında ekonomik olarak görece rahatlayan Türkiye özellikle tarım alanındaki yardımlar sayesinde modern tarıma geçmiş, kırsal alanda gözle görülür bir canlanma yaşanmış, gelen yardımlarla karayollarına önem verilmiş ve kilometrelerce karayolu yapılmış,1948 yılındaki2. Hasan Saka hükümetinde Bayındırlık Bakanı ‘’Her mevsim geçilebilen yol’’ mottosuyla 9 yılda 23 Bin kilometre yol hedeflendiğini açıklayan Nihat Erim bu yollar yapılırken seçim bölgesi olan Kocaeli bölgesindeki yakınlarına yol ihalesi verilmemesi konusunda kesin talimatlar vermişti.Daha sonra başbakan yardımcısı olan Nihat Erim 20 Eylül 1949 tarihinde İzmit’te vermiş olduğu demeçte, ‘’Türkiye’nin Avrupa Konseyine alınmasından duyduğu memnuniyeti aktarırken Avrupa ülkesi olmak için yaptığı uzun mücadeleleri anlatmış, Türkiye’nin Avrupa için çok önemli bir üye olduğuna bütün demokrasi dünyasının bu konuda müttefik bulunduğuna dikkat çekmiş ve devamında, alınan Marshal yardımlarıyla ülkenin kalkınmasıyla birlikte ‘’ Eğer bir dış felakete uğramazsak, ben memleketin yakın geleceği için çok ümitliyim. Yakın bir gelecekte, Türkiye, küçük bir Amerika haline gelecektir. Bugün biz yalnız değiliz. 1945 ile mukayese ettiğimiz zaman, çok daha iyi vaziyetteyiz.’’ diyerek ülkenin gelecekteki yerinin bir küçük Amerika olacağını ümit ettiğini dile getirmişti.(Nihat Erim kısa bir süre 8 ay sonra 14 Mayıs 1950 deki genel seçimlerde Kocaeli’nde seçimleri kaybetmiş ve milletvekili seçilememişti. Acaba diyorum yol ihalelerinde pay alamayan yakınlarının bedduası mı tutmuştu? )

Marshal Planı, 1950 seçimlerinde iktidara gelen Demokrat Parti zamanında tam yol devam etmiş ve bunun ekmeğini yani siyasi kazanımını DP bir hayli fazla yemişti. Nihat Erim’in ilkkez dile getirdiği ‘’Küçük Amerika’’ olma hayali DP’nin ana hedeflerinden biri olmuştu. Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın 1957 seçimleri öncesinde 20 Ekim 1957 tarihinde Taksim’de yaptığı konuşmada ‘’30 yıl sonra küçük bir Amerika olacağız’’diyerek DP’nin siyasihedefini ortaya koymuştu.

.

Türkiye’nin küçük de olsa bir Amerika olma hayali gerçekleşmemiş ama şehirlerimiz Amerika’nın Houston kentinin akıbetine koşar adım hızla ilerlemişti. Hani derler ya hayaller Paris gerçekler Eminönü, yani o misal.

Birçok kadim uygarlığa ev sahipliği yapmış vebu uygarlıkların yaşam alanı olmuş, binlerce yıllık Anadolu’da, gelecek kuşaklara model olmuş, çağının çok ötesinde şehirlerin var olması ve bu kültürün bugünlere kadar aktarılmış olması ama günümüzde aktarılan bu kültürden, bilinçtenve kentleşmeden ne hikmetse hiç ders alamamış bir anlayışla karşılaşmak anlatılır, anlaşılır bir şey değil.Nasıl oluyor da elimizin altında, önümüzde dünyaya rol model olmuş mimari anlayıştan, kültürden, bu kadar uzaklaşıp yoz bir kentleşmeye evrilip,pratikte güya modernleşirken nasıl oluyorda dünyanın en çirkin kentlerine dönüşüp Houstonlaşabiliyoruz?

Bu sorunun, yozlaşmanın sebebini aklımızın erdiğince tarihsel bir süzgeçten geçirip ortaya makul bir açıklama koymaya çalışalım.

Binlerce yıllık uygarlıklara evsahipliği yapmış Anadolu’da yakın zamana kadar ilk ızgara planını MiletosluHippodamos'un uyguladığı kabul ediliyor ve bu nedenle de ızgara planlı kent yerleşimleri "Hippodamos Planı" olarak adlandırılıyordu.Ancak, Van Gölü’nün kuzeyinde, Erciş’in Yukarı Işıklı Mahallesi sınırlarında yer alan Zernaki Tepe'de 2021 yılında arkeoloji açısından önemli bir keşif gerçekleştirilmiş ve yaklaşık olarak 3 bin yıl öncesine Urartular sonrasıPartve Pers İmparatorluğu dönemine tarihlendirilen, 2,5 x1,5 km genişliğinde bir alana yayılan ve 7 ile 14 bin kişinin yaşadığı, su ve kanalizasyon sisteminin olduğu, birbirini dik kesen cadde ve sokaklardan oluşan ızgara plan sistemine göre inşa edildiği ve bu özelliğiyle dünyanın ilk düzenli şehir yerleşkelerinden biri olduğu keşfedilen antik yerleşim alanıZerkani Tepe bilinenin aksine Hippodamos Planı'nın, Hippodamos'dan asırlar önce kullanıldığını göstermektedir. 

.

Anadolu kadim uygarlıklarının,ZerkaniTepe’de görüldüğü üzere3 bin yıl öncesinde dahi planlı bir şehirleşmeye gitmiş oldukları görülmektedir.3 bin yıl öncesi çok eski görülse bile asıl mucize 6200 yıl önceki Konya’nın Çumra ilçesi sınırlarında yer alan Çatalhöyük; dünyaca ünlü bir neolitik dönem yerleşkesi ve insanlık tarihinin en önemli arkeolojik alanlarından biri olarak kabul edilen bu kadim yerleşim yerinde evler ve sokaklar düzenli bir şekilde sıralandığı ve tarihteki en eski ızgara planlı yerleşim yerlerinden birisi olduğu yapılan keşiflerden ortaya çıkmıştı.

.

Izgara planlı kentleri Anadolu dışında Antik Mısır’daki bazı yerleşim yerlerinde de görebiliyoruz. Fayyum kentinin yakınlarında kurulmuş olan orta krallık dönemine ait Kahun yerleşimi düzenli kent planıyla oldukça dikkat çekicidir. Yerleşim, Firavun II. Sesostris’in (MÖ 1897-1878) piramidiyle ilişkili Kraliçe KhentKawes’in gözetiminde inşa edilen standart tipteki yapılardan oluşmaktadır. Mısır’da daha ileriki yıllarda görülen Ortogonal plana uygun olarak kurulan bir başka Mısır yerleşimi ise, IV. Amenhotep (MÖ 1353-1336) tarafından kurulan “işçilerin köyü” olarak adlandırılan Tell El-Amarna’daki yerleşimdir.

Daha başka coğrafyadaki farklı ızgara planı uygulayan uygarlıklardan bir başkası ise, İndüs uygarlığıdır.İndüs ve Ghaggar-Hakra nehirleri boyunca yerleşik, günümüzde Pakistan ve kuzey Hindistan’da bulunan bölgede kurulmuş bir uygarlıktır. M.Ö. 2500 - 1800’ler arasında varlığını sürdürmüş olan bu uygarlık, iki önemli kenti ile ikiz başkentler Mohenjo-daro ve Harappa ile tanımlanır. Bu tarihi kentlerde ızgara planı uyguladığı bilinmektedir.

Anadolu’da Hitit İmparatorluğunun dağılmasından sonra, Hitit prensleri Anadolu’da bir süre daha varlıklarını sürdürmüşlerdir. M.Ö 9. ve 8. yüzyıllarda Niğde, Nevşehir, Kayseri civarında yerleşik 10 kadar küçük krallıktan oluşan Tabal ülkesinde, ızgara plan uygulanmış bir yerleşim bulunmaktadır. Niğde’nin Kömürcü köyü yakınlarında, yaklaşık 2000 metre yükseklikteki bir krater gölünün kenarında kurulmuş olan ve ilk kurulduğu dönemdeki adı hakkında bir bilgi bulunmayan bu yerleşmenin günümüzdeki adı Göllüdağ’dır. Etrafı surla çevrili geniş yerleşim yeri, M.Ö. 8. yüzyılın 2. yarısına tarihlendirilmektedir. Anadolu’nun ızgara planı uygulayan yerleşim yerlerinden olduğu bilinmektedir.

.

Mazisi Kalkolitik Dönem’e kadar uzandığı yapılan kazılardan anlaşılan ve Geç Kalkolitik Dönem’denMyken Dönemi sonuna kadar sekiz Tunç Çağı evresinde yaşam olduğu belgelenen ve MykenliSarpedon tarafından kurulduğu varsayılan, MÖ 14. yüzyılın sonunda ilk kez Hititler tarafından fethedilmiş ve yine ardından MÖ 1200 civarında ikinci kez ele geçirilen ve Hititler tarafından Myken egemenliği altında olan bu alanı Milawanda olarak adlandırılan Miletos şimdiki adıyla Milet MÖ 5. ve 6. yüzyılda en parlak devirlerini yaşamış ve Felsefi düşünüş, ekonomik, toplumsal ve siyasal devrimlerini Yunan yarımadası toplumlarından çok daha önce başlatmış olan Milet bu alandaki başarısını yetiştirdiği Filozoflar, Thales, Anaksimandros, Anaksimenes ile de göstermiştir.

Thales ( MÖ 624-546 ), Miletos (günümüz Türkiye’sinde Aydın iline bağlı) şehrinde dünyaya gelmiştir. Mısır ve Mezopotamya’yı ziyaret ettiği, bu geziler sırasında hem geometri hem de astronomi konularında bilgiler edinmiştir. Özellikle Mısır’dan geometri bilgilerini alarak günümüz geometrisini oluşturmuştur. Thales, dünyanın ilk filozofu kabul edilmektedir. Felsefi düşünceyi mitolojik açıklamalardan kurtararak rasyonel bir zemine oturtması onu tanımamızda en önemli etkendir.

Doğa felsefesinin kurucusu olarak bilinen Thales, aynı zamanda matematik, astronomi ve mühendislik gibi alanlarda da önemli katkılarda bulunmuştur  Lise LGS ve üniversiteÖYS sınavlarında başımızın belası olan Tales Teoremi, Üçgen Benzerlikleri, Doğrusal Orantı gibi dertleri başımıza saran da ispiyon etmek gibi olmasın ama Miletli Tales’tir.

Tales, astronomiye olan ilgisini de MÖ 28 Mayıs 585’te gerçekleşen Güneş tutulmasını tahmin etmesinden anlıyoruz, güneş ve ay tutulmalarını bilimsel olarak açıklamış, denizcilikte yıldızların kullanılmasını, mevsimsel döngüleri ifade eden takvim uygulamalarını başlatmıştır.

Milet Okulu'nun ikinci temsilcisi Thales'in öğrencisi Anaksimandros (MÖ 610-546), Çok yönlü bir kişiliğe sahip olan Anaksimandros, aynı zamanda bir astronom, matematikçi, devlet adamı ve haritacıdır. Güneş saatini İyonya’da kullanan ilk kişi olduğu ve bilinen ilk dünya haritasını yaptığı da bilinmektedir.

Antik Milet Okulu’na mensup diğer önemli bir filozof Anaksimenes’tir. (MÖ 585-525) Düşünceleriyle doğa felsefesinin gelişmesinde büyük rol oynamıştır.Anaksimenes’in görüşleri sadece doğa felsefesiyle sınırlı kalmamış, aynı zamanda erken bilimsel düşüncenin gelişimine de katkıda bulunmuştur. Örneğin, havanın farklı yoğunluklarda değişim göstererek doğayı açıklaması, maddenin doğasını anlamaya yönelik ilk sistematik yaklaşımlardan biri olarak değerlendirilebilir.

Anaksimenes ayrıca doğa olaylarını doğrudan gözlemlerle açıklamaya çalışmıştır. Örneğin, gökkuşağını tanrısal bir fenomen yerine, güneş ışığının nemli hava ile etkileşimi sonucu oluştuğunu öne sürmüştür. Bu yaklaşım, doğayı mitolojik açıklamalardan arındırma yönünde muazzam bir adımdır.

Ünlü tarihçi ve Anaximandros'un hazırladığı dünya haritasını geliştirerek denizcilerin ve gezginlerin kullanımına daha uygun, daha doğru ve detaylı bir harita haline getirmesiyle bilinen Tarihçi, coğrafyacı Hekatios Yaklaşık MÖ 550 yılında Milet’de doğmuştu. Hekataios, muhtemelen ciddi bir düzyazı tarihi yazmayı deneyen ve mit ile tarihsel gerçeği ayırt etmek için eleştirel yöntem kullanan ilk logograflardan biriydi

Milet’in yetiştirdiği diğer filozof ve bilim insanlarından birisi de genellikle çoğuTürk’ün camii olarak bildiği ama Roma İmparatoru Justinianus’ınkatetral olarak MS 532-537 yıllarında yeniden yaptırdığı Aya Sofya’nın matematikçi mimarı İsidoros’tur.(MS. 442-537)

Planlı kentleşme, ızgara planlı modern kentler denince ilk akla gelen yine Milet’libir hemşerimiz olan ve filozof Aristotales’in, Politika adlı kitabında, uzun saçlı, pahalı takılar takan, yaz kış aynı kıyafetleri giyen tuhaf bir insan olarak nitelendirdiği, klasik dünyanın önde gelen çoğu entelektüel düşünürü gibi, ilk şehir plancısı, mimar, doktor, matematikçi, meteorolog, doğa bilim uzmanı ve filozof gibi sıfatlarla anılan daha çok doğa bilim uzmanı olarak anılmaktan hoşlandığı bilinse de günümüzde adının anılmasını sağlayan şehir tasarımı, ızgara plan ile “şehir planlamanın babası” olarak ün kazanan Hippodamos Milet’te (MÖ 498-408) doğmuştu.

Miletli Hippodamos, Batı tarihinin bilinen ilk şehir plancısı, mimar ve düşünürüdür Şehirleri yalnızca fiziksel olarak inşa etmekle kalmamış, aynı zamanda toplumun demokratik düzenini ve eşitliğini yansıtan yerleşimler kurgulamıştır. Modern dünya kent planlamasında hala adıyla anılan Izgara Plan (Hippodamos Planı) kısaca; Şehirleri birbirini dik açıyla kesen düz sokaklar ve eşit büyüklükteki kare/dikdörtgen yapı adalarından (insula) oluşan geometrik bir sistem olarak tanımlanmakta.

Hippodamos’un uyguladığı plan sadece kuru kuruya TOKİ anlayışında kentleşme değil demokratik ve sosyal dengeyi de gözeten insancıl bir planlamanın da öncüsü olmuştu. Bronz Çağı’ndan itibaren, Doğu Akdeniz’deki krallıklarda ve onları takip eden Batı Akdeniz’deki Yunan kolonilerinde ızgara plan kullanılmıştır. MÖ 5. yüzyılın başında Hippodamos kent planı anlayışına yeni bir boyut getirmiş, sadece fiziki planı değil sosyal yaşamı, dinsel inanışlıları da bu plana dâhil etmiştir.

MiletliHippodamos, MÖ 5. yüzyılda ideal kent planı fikrini ortaya attığında, kendisinden daha önce kullanılmış olan ızgara sistemini mutlaka biliyordu. MiletliHippodamos’un ortaya attığı ve ilk olarak Miletos ve Piraeus kentlerinde uyguladığı kent planının ana temasını “isonomia” ilkesi oluşturmaktaydı. Yani kent planlamasındaki ana düsturu  kanun önünde herkesin eşit haklara sahip olması.

Aristoteles, Hippodamos için “Kentleri bölmeyi keşfetmiştir” der. Yani kısaca, kentin vatandaşlar arasında hem fiziki hem de sosyal haklar gözetilerek bölünmesini vurgulamaktadır. Hippodamos ideal kentinin organizasyonunu tripartire (üçlü bölünme) sisteminin içinde yapmaktadır. Hippodamos, on bin kişilik bir kenti temelde üç bölüme ayırır. Birinci bölüm sanatçılar, diğeri çiftçiler, bir diğeri ise askerlerin yerleşimi içindir. Ayrıca arazide sivil, kamusal ve dinsel alanlar olmak üzere üç bölüme ayrılır.

Sınıfsal ayrıcalıkları reddederek, tüm vatandaşların eşit büyüklükte arazilere sahip olmasını ve kamusal alanların herkesin erişebileceği merkezi noktalarda toplanmasını savunmuştur. Hippodamos’a göre kentler, demokrasi ve eşitliğin kurulması için düzenli caddelerle planlanmalıdır. Diğer amacı, devletin özel mülkiyetteki toprak parçalarını daha iyi kontrol edebilmesini sağlamaktır. Bölümlere ayırdığı parçaları değişik amaçlar doğrultusunda kura ile paylaştırması yaratıcılığının en güzel örneklerindendir.

MÖ. 546’da Perslerin eline geçen Milet, MÖ 499-494 yılındaki İonya ihtilalinin bastırılması sırasında Persler tarafından tamamen tahrip edilmiş, bütünüyle yakılıp yıkılmış ve Helenistik döneme kadar sönük bir hayat yaşamıştı. Söz konusu bozgun sonrasında kent yeniden kurulmuştu. MÖ 479’da Perslerin yenilmesiyle yok olmuş ve herhangi bir mülkiyet problemi kalmadığından, yeniden kurulan kentin planlanması yine Miletli olan ve kent plancılığı tarihinde önemli yeri olan Hippodamos tarafından yapılmıştır.Bu yeni planlama ile Hippodamos, şehri eşit büyüklükteki kare veya dikdörtgen adalar oluşturacak şekilde, birbirini dik açıyla kesen ünlü ızgara (Hippodamik) plan ile cadde ve sokaklardan oluşan bir sisteme dönüştürmüştür.

Genel olarak, Pers bozgunu öncesinde düzensiz bir yerleşim gösterdiği düşünülen Milet’in, MÖ 479 tamamen yerle bir olduğundan ve mülkiyet sorunu kalmadığındanşehir yeniden planlı olarak tekrar imar edilebilmiştir.( Hayrettir ki 2505 yıl önce yerle bir edilmiş kent yeniden usta şehir plancısı Hipodamos tarafından yenibaştan planlı, cetvel gibi düz bir şekilde yeniden ihya edilmişti. Ne yazık ki bizim çağımızda depremler ile neredeyse yok olan şehirlerimiz, tekrardan planlı ve alınacak dersler ile yeniden yapılma aşamasında 2505 yıl öncesinin çok gerisinde olduğumuz ve o yılların hassasiyetini nedense gösteremediğimiz ortaya gün gibi çıkıyor. Ya da başka bir ibretlik örnek verecek olursa Kanal İstanbul’un planlandığı yerlerdeki yapılaşmaya dikkat ettiğimizde alel acele yapılagelmiş kontrolsüz, plansız,çirkin bir yapılaşmanın olduğu görülmektedir. Yani dümdüz,hiçbir yapılaşmanın olmadığı alabildiğine bomboş araziye bile düzgün bir planlama yapamadığımız ortaya çıkıyor. Neredeyse ilk kentleşmenin miladı olan yapılaşmadan 2505 yıl gerisinde bile değiliz.(Kanal İstanbul güzergâhı ve çevresi, rezerv yapı alanı ilanları ve imar planı değişiklikleri nedeniyle yoğun bir yapılaşma baskısı altındadır. Şehir plancıları ve sivil toplum kuruluşları, bu bölgede ekolojik dengenin gözetilmediği, nüfus planlamasının çok üzerinde kontrolsüz bir betonlaşmaya yol açacak plansız bir kentleşme sürecinin yaşanacağı uyarısında bulunmaktadır. Bu projeyle birlikte kanal çevresine getirilecek milyonluk ek nüfusun ciddi bir güvenlik ve altyapı riski doğuracağı savunulmaktadır. 

.

Milet, Pers istilasının ardından Hippadomos’un planıyla inşa edilen ilk ve en ikonik kent olmuştur. Miletli mimarın fikirleri daha sonra Atina'nın limanı Pire, Rodos ve Priene gibi birçok antik kentte başarıyla uygulanmıştır. MÖ 5. yüzyıl öncesinde küçük yerleşkelerde görülen ızgara plan, MÖ 5. yüzyılda Hippodamos tarafından Miletkentinin tamamına uyarlanmıştır. Kentlerdeki süreklilik açısından oldukça önemli olan bu plan, Klasik dönemin erken evrelerinden Roma İmparatorluğu’nun sonralarına kadar ki süreçte gelişerek devam ettirilmiştir. Roma İmparatorluğu döneminde de nerdeyse tüm Anadolu kentlerinde uygulanan ızgara plan ile beraber Roma İmparatorluğunun ihtişamını ve görkemini daha iyi yansıtmak ve Roma yönetiminden de daha çok ayrıcalık ve imtiyaz elde etme gayesiyle birbiriyle yarışan zenginler sayesinde Anadolu en önemli bayındırlık ve imar faaliyetlerini de bu dönemde yaşamıştır.

.

Hippodamos’un, MÖ. 450- MÖ.440 yılları arasında Pire’nin, MÖ. 444-MÖ. 443 yıllarında Güney İtalya’da Thourioi’nin ve MÖ. 408-MÖ. 407 yıllarında da Rodos’un planını yapmış olduğuna dair daha çok kanıt bulunmaktadır.

Bilimsel olarak ilk şehircilik onunla başlamıştır. Batı Anadolu’da ortaya çıkan düşünce evriminin, tarihin ve çevre koşullarının bilimsel incelenmesiyle elde ettiği tecrübelerle insanların daha rahat ve mutlu yaşamaları için planlı kentler düşünmüş ve planlamıştır. Bu tekniğe “yararcı (fonksiyonel) şehircilik” denir. Milet planlanırken bakacağı yön çok özenle seçilmişti.

Yeniden ihya edilen Milet’te “Şehir Tepesi” anlamındaki Akropol savunma amacıyla kullanılıyordu. Ancak yönetimin krallıktan demokrasiye geçmesi ve kentin surlarla çevrilmeye başlamasıyla önemini kaybetmiş ve Güney’de yapılan bir iç surla dışarıda bırakılmıştır.

Aristoteles savunma sistemleri için “Akropol oligarşiyle monarşiye, düzlük alan ise demokrasiye uygundur.’’ der. Bunlara karşın Akropol, kutsal alanlarının saygınlığı ve kendisiyle bağdaştırılan gelenekler nedeniyle yine de kent yaşamında değerliydi. ( Akropol ne kadar çok tepede olursa demek ki yönetim biçimini de yansıtıp ortaya koyuyordu.Toplanma anlamına gelen Agora isehalkın siyasal, ticari ya da toplumsal işleri için bir araya geldiği yerdi. Bunun yanında pazar yeri olarak da kullanılırdı. Kentin merkezi ve kalbiydi. Milet’te Agora liman yakınındaki kuzey yerleşim alanıyla biraz daha ötedeki güney yerleşim alanı içinde tasarlanmış ve Milet’in yönetim şeklinin de ne olduğu konusunda insanlara önemli bir ipucu veriyordu. Yani demokrasiye yakın yönetimler Agora’sını düzlükte kentin içinde planlarken oligarşik, monarşik ya da totaliter yönetim biçimlerinde ise tercih edilen yönetim yeri gözlerden ırak, korunaklı ve şehrin en yüksek yerinde yer alıyordu.)

Milet’liHippodamus’un Izgara/Grid Kent Modeli, Antik Çağ, Hellenistik dönemde Büyük İskender’in egemen olduğu bölgelerde ve devamında Roma çağında inşaa edilmiş kentlerde örnek model olduğu gibi modern dünyanın sembol şehirlerinden New York City’nin de kent planlamasınınHippadomos’un planına göre yapıldığını öğrenmek bizim beceremediğimiz kent planlaması için aslında ne kadar da üzücü değil mi?

.

Ülkemizde modern, planlı şehirleşme, güzel, yaşanılası, doğal, doğayla uyumlu, insanlar için biçilmiş kaftanyaşam alanları için o kadar çok elimizde örnek olacak materyal var ki yazmakla bitecek gibi değil. Bu konuda tarihsel bir aktör var ki mimarlığın kitabını yazmış bir Roma devrinin ünlü mimarı MarcusVitruviusPollio (MÖ 90 - 20), daha çok bilinen adıyla Vitruvius.

Her şeyi yararlık düşüncesi ve duygusuyla anlamlandırmaya çalışan Romalılar, esası insanın mutluluğu üzerine kurgulanmış bir düşünce platformunda pratiğe yönelmişti. Bu nedenle Roma döneminin en gözde mesleği mimarlık ve mühendislik olmuştu.  Vitruvius, Julius Caesar’ın (MÖ 100-44) emrinde askeri mühendis ve mimar olarak görev almıştı. Yazmış olduğu kitap De Architectura (Mimarlık Üzerine), kendi kişisel deneyimleri ve tavsiyelerinin ışığında antik dönem mimarisi ve mühendisliği tarihini ele alan bilimsel bir eserdir. Bu eseri,Roma uygarlığından günümüze ulaşan mimarlık üzerine yazılmış tek örnek, mimarlığın tarihinden ve temel ilkelerinden bahsetmesi dolayısıyla kendisinden sonraki dönemlerde de sıklıkla başvurulan temel bir eser niteliğindedir. Antikçağdan bu yana günümüze bir bütün olarak ulaşan benzer bir çalışmanın olmamasından dolayı bu kitap paha biçilemez bir kaynak haline gelmiştir. Kitap sadece Yunan ve Roma Mimarisi değil, aynı zamanda felsefe, matematik ve sağlık gibi konularda geniş bir yelpaze sunmaktadır.

Binalar ve makineler üzerine olan bir kitaptan çok daha fazlası olan De Architectura, antik çağlarda “mimarinin” tam olarak ne olduğuna ve bilim, matematik, geometri, astronomi, astroloji, sağlık, meteoroloji, felsefe ve hem estetik hem de pratik açıdan insanların günlük yaşam içerisinde mimarinin etkilerinin önemi gibi konulara çok geniş bir bağlamda açıklama getirmektedir. Kısacası, Vitruvius'a göre, başarılı bir mimar ve mühendis, tüm bilim dalları, sanat hatta doğa üzerine engin ve derin bir anlama yetisine istinaden gerek teorik gerekse pratik bilgiye sahip olmalıdır.

 

Roma çağında mimarlığın en üst seviyesine çıkan Vitruvius’un  nasıl bir kent planlaması yaptığını  gelecek yazımızda devam edeceğiz. Planlı, düzenli insana yakışır kentleri planlamak için mazimizde birçok mükemmel örnek varken neden şu anki yaşamak durumunda kaldığımız yozlaşmış kentlere mecbur bırakılıyoruz? Örnek alınacak modern kentleşmeye neden ihtiyaç duymuyoruz?Bunun sebeplerini araştırırken Antik Çağdan Osmanlıya Anadolu’daki kentleşmeyi ve yok olmuş bir memleketi yoktan var edip, modern bir Cumhuriyet kurup bu Cumhuriyete ve insanlarına yakışır çağdaş bir kentleşmeyi ve içinde yaşayanları kentlileştirmeyiamaçlayan Mustafa Kemal Atatürk’ün çabalarını da dilimizin döndüğünce anlatmaya çalışacağız.

Binlerce yıllık kadim şehirlerimizin geçmiş uygarlıklardan kalan kültürel miras ve sahip olduğu değerlerle harmanlanmış,planlamada birer Barselona olması hayal edilirken neden Güney Amerika’nın geri kalmış ülkelerinin gecekondu şehirlerine misal Brezilya’nın Favela denen gecekondu mahallelerine benzedi?  Neden benzediği gelecek bölümde..

.

.

Devam Edecekk

KAYNAKÇA;

Cengiz Atlı,  İngiliz Ve Cumhuriyet Arşiv Belgeleri Işığında 6-7 Eylül Olayları , TurkishStudies - International PeriodicalForTheLanguages, LiteratureandHistory of TurkishorTurkic Volume 9/10 Fall 2014, p. 1183-1197, ANKARA-TURKEY

Ayşe Tuğba Kar, Uğur Gündüz, 6-7 Eylül 1955 Olayları Işığında Türkiye’de Basın, Toplum ve Siyaset İlişkisi, International Journal of CulturalandSocialStudies (IntJCSS) December2020 : Volume 6 (Issue 2)  / e-ISSN : 2458-9381

Dilek Güven, 6-7 Eylül Olayları, Tarih Vakfı, Çeviri Bahar Şahin, 2005,İstanbul

Ensar YILMAZ, Demokrat Parti Dönemi (1950-1960) Kentleşme Sürecinde Öne Çıkan Özellikler, International SOCIAL SCIENCES STUDIES Journal, Year: 2022 Vol: 8 Issue: 99 PP: 2059-2064 Houston:

Taner R. Ozdil - Hülya Özdil, Yanlıș Giden Bir Deney Mi Yoksa Kentsel Gelecek İçin Model Mi?

Yaşar ARLI,  Klasik Dünya’da Anadolu’nun Kentleşme Serüveni, Kesit Akademi Dergisi Yıl: 4, Sayı:16, Eylül 2018,

Nilüfer ÇABALAR, https://www.feniksdergi.org/anadoluda-ilk-planli-kent-miletos/

Elif Bengisu, https://yeniarayis.com/yazi/turkiyede-her-sehir-neden-birbirine-benzemeye-basladi-2-15045

Zeynep Müjde Sakar, Cengiz Atlı, Arşiv Belgeleri Işığında 1948-1950 Yıllarında Türkiye’ye Yapılan Marshall Yardımları

Nilüfer ÇABALAR, https://www.feniksdergi.org/anadoluda-ilk-planli-kent-miletos/

İrem Yurday,  Mehmet Tunçer, Çatalhöyük’ten Milet’liHippodamus’a, Bergama’dan New York’a Izgara (Grid) Planların Evrimi, 2023: Türkiye Kentsel Morfoloji Ağı, IV. Kentsel Morfoloji Sempozyumu "MORFOLOJİNİN EVRİMİ: Geçmişten Geleceğe, Teoriden Pratiğe", KTUN Mimarlık ve Tasarım Fakültesi

Cennet CEYLAN, Önder AYDIN, 18.-19. Yüzyıl Ankara Camileri Üzerine Bir Değerlendirme, Journal of SocialSciencesandHumanities Volume 2 Issue : 2 / 2018, ss.1-21

Hazal AVCI, Miletli Hippodamos ve Izgara Plan, https://www.arkitera.com/haber/miletli-hippodamos-ve-izgara-plan/#goog_rewarded

Fikret Özbay, Hippodamos Tarzındaki Kent Planı ve Klazomenai MÖ 4. Yüzyıl Yerleşiminin Bu Kent Planı İçindeki Yeri Hakkındaki Düşünceler, Seleucia ad Calycadnum, Sayı 5 (2015): 101-119.

Şibe ERTÜRK, İlkçağ Kentlerinde Kullanılan Grid Planlamanın Toplumsal, Düşünsel Ve Ekonomik Yönlerinin Değerlendirilmesi İçin Bir Çalışma Örneği , Yüksek Lisans Tezi, Mimarlık Gazi Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, Eylül, 2006 Ankara

Havva Özdoğan,Türkiye’de Plansız Organik Dokulu Mahalleler ile Planlı Geometrik Dokulu Mahallelerin Kamusal Mekan Anlayışında Süregelen, Değişen ve Dönüşen Özelliklerin Konutlarla İlişkilerinin Karşılaştırılmaları,İdealkent, Kent Araştırmaları Dergisi (Journal of Urban Studies), 29.12.2022,

Nilgün Kiper, Osmanlı İstanbul’unda Kentsel Mekânın Değişim Süreci https://istanbultarihi.ist/21-osmanli-istanbulunda-kentsel-mekanin-degisim-sureci

Dr. Mustafa ÖKMEN, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Türkiye'de Kent ve Kentleşme

Editör, Doç.Dr. Fatime GÜNEŞ, Kent Sosyolojisi, Anadolu Üniversitesi Yayınları

https://tarihvakfi.org.tr/urun/6-7-eylul-olaylari-fotograflar-belgeler-fahri-coker-arsivi/

https://140journos.com/fahri-Coker-arşivinden-fotoğraflarla-6-7-eylül-1955-olayları

https://apimagesblog.com/historical/2026/4/29/freedom-rides

https://civilrightstravel.com/freedom-riders-national-monument/#google_vignette

https://www.zinnedproject.org/news/tdih/hamburg-massacre/

https://www.google.com/search?q=Ku-Klux-Klan+katliamları

https://kinginstitute.stanford.edu/freedom-rides

https://www.sporcle.com/blog/2018/07/why-is-austin-the-capital-of-texas-and-not-houston/

https://www.malumatfurus.org/dusunen-adam-heykeli/

https://sizofrenifederasyonu.org/3116/dusunen-adam-heykelinin-hikayesi/

https://www.sinemalar.com/film/28681/teksas

https://www.beaconland.net/blog/zoning-laws-houston-guide-landowners

https://www.haberturk.com/htgastro/seyahat/dunyanin-en-cirkin-sehirleri-2542075/8 Houston, ABD

http://www.mimarlikdergisi.com/index.cfm?sayfa=mimarlik&DergiSayi=370&RecID=2503

https://bihaber.tr/2026-trafik-raporu/

https://www.sosyaldemokratdergi.org/sema-erder-gecekondudan-kentsel-donusume-yerel-siyasetin-degisimi/

https://kinder.rice.edu/urbanedge/rapid-urbanization-houston-how-it-happened-and-why-it-matters

https://www.wired.com/2014/06/wuwt-traffic-induced-demand/

https://www.malumatfurus.org/turkiye-kucuk-amerika-olacak-sozu/

https://www.feniksdergi.org/anadoluda-ilk-planli-kent-miletos/

Mark Ohlrogge (Çeviri: Nisan Lordoğlu)https://www.miletgrabung.uni-hamburg.de/tr/milet/milet-geschichte.html

Kent Hakkının İğfal Edilmesi: Kanal İstanbul Projesi Üzerine, https://www.arkitera.com/gorus/kent-hakkinin-igfal-edilmesi-kanal-istanbul-projesi-uzerine/ 13 Nisan 2018

https://www.mimarist.org/kanal-istanbul-projesi-icin-planlanan-rezerv-yapi-alani-ilanina-karsi-acilan-davada-iptal-karari-verildi/ 26 Aralık 2024

 

 

Yorum

Ersin (doğrulanmamış) Pa, 14 Haziran 2026 - 18:55

Tebrik ederim. Emeğinize sağlık

Hakan Bilici (doğrulanmamış) Pa, 14 Haziran 2026 - 20:29

Uzun zamandır yazılarınızı takip eden bir okur olarak yine oldukça emek verilmiş, kaynaklı ve düşündürücü bir çalışma olmuş. Özellikle farklı dönemlerden ve coğrafyalardan örnekleri ortak bir tema etrafında birleştirmeniz yazıyı sıradan bir köşe yazısından çıkarıp araştırma niteliğine yaklaştırmış. Houston örneğinden hareketle şehirleşme, cehalet ve toplumsal hafıza arasında kurduğunuz bağlantılar oldukça dikkat çekiciydi. Devamını merakla bekliyorum, emeğinize sağlık.

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.