Sait Faik Abasıyanık “ Medarı Maişet Motoru” Romanını Yeniden Okumak

Edebiyat

Sait Faik Abasıyanık “ Medarı Maişet Motoru” Romanını Yeniden Okumak

Bazı yazarlar yaşadıkları dönemi anlatır bazıları ise insanın değişmeyen yanını…  İnce bir duygu avcılığıyla insanı gözlemleyen Sait Faik Abasıyanık,“an” ı tüm ayrıntılarıyla nakış gibi dokuduğu anlatımıyla klasik öykü anlayışını yıkarak farklı bir üslupla yeni bir öykü tarzının yaratıcısı olmuştur. O döneme kadar süregelen klasik öykü anlayışını değiştirerek modern hikâyenin temellerini atmıştır. Bu öykü türünde yazdığı eserlerle Türk Edebiyatı’nda kendisinden sonra gelen yazarlar için her zaman ilham kaynağı olmuştur.

Kırk sekiz yıllık kısacık yaşamına edebiyat ile derin anlamlar kazandırmayı başaran Sait Faik, farklılıklarıyla belli bir kalıba dâhil olamamıştır. Onun öykülerini üç döneme ayırmak mümkündür. İlk dönem, 1936-1940 yılları arasında daha çok yaşama sevincinin ağır bastığı toplumsal gerçekçi öyküler yazdığı zamanı kapsar. İkinci dönem 1948-1952 yıllarında gelişen, Burgazada’yı ve buradaki sıradan insanları (balıkçılar, kahvehaneler ve işsizler) anlattığı öykülerdir. Son dönem ise iç dünyasını dile getirdiği, gerçeküstü ve soyut anlatımların ağır bastığı, bilinçaltı yansımalara yer verdiği metinleri içerir. “Alemdağında Var Bir Yılan” adlı öyküsü bu dönemi en güzel yansıtan eseridir.

Bu yazıya konu olan Medarı Maişet Motoru iseYeni Mecmua’da tefrika edildiği dönemde dönemin siyasi baskıları nedeniyle sakıncalı bulunması ve bir türlü basılamaması yönüyle edebiyat ve yayıncılık tarihinde ilginç bir eserdir. Eser tefrika edildiği sıralarda bile dönemin baskıcı ve yasakçı ortamında “sakıncalı” olarak görülür. Romanı kitap halinde basacak bir yayıncı bulmakta zorlanan yazar, annesinin maddi desteğiyle Ahmet İhsan Basımevi’nde kitabını yayınlatmayı başarır. Ne yazık ki dağıtım aşamasındayken dönemin bakanlar kurulu kararıyla toplatılan kitap, bazı bölümleri çıkarılarak sekiz yıl sonra 1952’de Birtakım İnsanlar adıyla yeniden yayımlanır. Romandaki motorun adı da“Ceylanı Bahri” olarak değiştirilir. Ceylanı Bahri aynı zamanda Sait Faik Abasıyanık’ın bir şiirinin adıdır.

.

Neremden geliyor bu sevinç?    
Sana baktıkça çocuğum:           
Maviliklerin, badem ağaçlarının, metruk havuzların kurbağa seslerinin   
Güzelliğinim
İskele çımacısının altın yüreğini...        
Gelecek bir sabah vakti, güneşten;        
- Derin elemlere rüzgâr-           
Bastonunda kış armutları asılı   
Küpeştesinde ekmek ayvaları,   
Kirli yelkenine fırtınalar sarılı   
Kavunlarında sulh ve sükûn                 
Halatlarında mesut sahillerle     
Bir ceylan-ı bahri

Bu kadar çok badireler atlatan roman 1970’den sonra kendi özgün adıyla basılma özgürlüğüne kavuşur.İş Bankası Kültür Yayınları tarafından gerçekleştirilen en yeni halinde (2014) kitabın üzerinde yıllardır süren sansürün kaldırıldığı ve “tehlikeli” bulunup çıkarılan kısımların koyu harflerle verilerek yapıtın eksiksiz halde sunulduğunu görüyoruz. Kitapta koyu yazılmış bölümler sansürlenmiş cümlelerdir. Bunlara dikkat edildiğinde önemli bir kısmının hikâye kahramanı Fahrettin Asım’a ait olduğuna tanık oluyoruz. Fahrettin Asım her şeyi sorgulayan, eleştiren genç bir öğretmendir. İşte Fahrettin Asım’ın sansürlenip kitaptan çıkarılan bir iki cümlesi: “Bir insanı yanında uşak gibi kullandıracak her işten sakın! İnsanoğlu birbirinin uşağı değildir, olamıyor.” (syf: 109)

Daha kitabın hemen başında yer alan ve sansürlenen diğer bir cümle de şöyledir: “Kendisini şimdiden geniş, hür fikirli bir adam gibi görüyordu.” (s.9)

O dönemin yönetimince en korkulan ve yasaklanan düşüncenin “sosyal adalet” fikri ve dolayısıyla sosyalizm olduğunu öğrenmiş oluyoruz aynı zamanda. 

.

Eseri kısaca özetleyecek olursak; Burgazada'da yaşayan emekli memur Ali Rıza Efendi ve ailesinin geçim sıkıntısını, ailenin evlatlığı Hikmet’in çevresinde gelişen olayları anlatmaktadır. Sait Faik’in güzel bir dünya özlemini hemen hemen her eserinde fark ederiz. İkinci Dünya Savaşı’nın vurguncuları, karaborsacıları karşısında sömürü ve haksızlıktan arınmış bir toplum düşleyen yazar, 1951’de Yeryüzü dergisinde bir soruya şöyle yanıt vermiştir:  “Sanatkârın hiç olmazsa bugünkü sanatkârın vazifesi, kendi yurdunda işsizlikle, dilencilikle, haksızlıkla, istismarcılıkla mücadeledir.” 

 Yazarın Medarı Maişet Motoru’nda anlattığı insanların hepsinde bir maişet derdi vardır.“Medarı maişet,”  “geçim aracı” anlamına gelmektedir. Dönemin yönetimi tarafından belki de bu adlandırma hoş karşılanmamıştır. Dört bölüme ayrılan metni incelediğimizde her bölümde birbirinden bağımsız insan öyküleri görürüz. O kadar çok insan vardır ki…  Çünkü Sait Faik insan sever. Sait Faik bireyden topluma açılan birey-toplum anlayışını benzersiz insan sevgisiyle bütünleştiren bir öykücüdür. Bir dava adamı olmaktan çok; duyarlı, incelikleri işleyen bir sanatçıdır.

Aynı eserin birinci bölümünde kahramanımız Hikmet, çocuk dünyasının hayalleri ve rüyalarıyla dolu, yarı fantastik bir ada âlemini anlatılır. Kaşık Adası’nın tarihinden, eski Portekizli denizcilerden arta kalan bir düş dünyası içinde eriyen gerçeklik, çocuk düşleriyle yepyeni boyutlar kazanır. Sade insan, saf çocuk olmanın güzelliği harikulade bir sevgi içinde çoğalarak var olur. Sayfa kırk dokuzda geçen şu satırlara bakalım şimdi:  “Eğiliyorum. Bu açık dudaklar, yarı açık gözleriyle uyumuş arkadaşımı yanağından öpüyordum. Belki ömrümde ilk ve son defa bir insanı, bilinmedik bir yerimde yıkanmış arzularımla bir daha, bir daha öpüyorum.”

 Bu satırlarda anlatıcının arkadaşı Odisiya’ya karşı duyduğu arkadaşça sevgi, ergenlik döneminin bir duygusallığından ibaret görünse de homoerotizm içerdiği de söylenebilir. Anlatıcının Odisiya’yla ilgili duyguları ergenlikte olabilen geçici eşcinsellikle de açıklanabilir.

 Bu konuda yakın arkadaşı olan Mina Urgan” Bir Dinazor’un Anıları” adlı eserinde şöyle yazmıştır: “Sait’in eşcinsel eğilimleri olduğu rivayet edilirdi. Çok belirgin ahlakçı öğretmen yanıma karşın, benim bu konuda hiçbir yobazlığım yoktur. Eşcinsellerle dostluk kurar, onları oldukları gibi kabul ederim. Tek karşı çıktığım şey, henüz yetişkin olmayan, dolayısıyla cinsel itileri karmakarışık çocukların doğal eğilimlerinden saptırılmaları; belki eşcinsel olmayacakken ya parasızlıktan ya da duygulan sömürülerek, eşcinselliğe yöneltilmeleridir.”

“Öykülerinden de anlaşılacağı gibi, Sait Faik’in bir eşcinsel yanı gerçekten de vardı. Ama bana kalırsa, biseksüel olan Sait’in eşcinsel dürtüleri, uygulanmaya pek konulmayan, yani platonik kalan bir duygu, çok yoğun bir duyguydu ancak. Buna karşılık, Sait’in kızlara âşık olduğunu, hem de ölesiye âşık olduğunu çok yakından biliyorum. Hem bana kendi anlattı, hem de gözümle gördüm yaşadığı aşkları.”

Yazarın bazı öykülerinde (Battaniye, İpekli Mendil, Semaver, Alemdağ’ında Var Bir Yılan) yer alan homoerotik anlatımlar asla cinsellik içermez. Çünkü bu metinlerde anlatılan erkek karakterlerin cinselliği aslında sevilen kişiyi seyretmek, ona sarılmaktan ibarettir. Çıplaklık ve cinsel eylem söz konusu değildir. Medarı Maişet Motoru adlı eserde de çocuk kahraman arkadaşı Odisiya’yı o uyurken seyretmektedir. Çocuk kahraman ve Odisiya giyiniktir. Ayrıca onun öykülerinde anlatıcı kahramanların çoğu kez hikâyeler yazan, gece yataklarına çekildiklerinde elinde kalemi defterinin sayfalarını dolduran karakterler olduğuna dikkat edilirse şöyle bir sonuç da çıkarılabilir: Sait Faik’in hikâyelerinde “seyretmek” eylemi ile “yazmak” eylemi bağlantılıdır. Söz konusu kitapta geçen şu satırlara bakalım:

“Hikmet yattığı yerden gözü kapalı, kafasının içi bu çocukluğunun güzel bacaklarını üşütücü, kendisine bir büzülme hissi, ayaklarını burnuna, yorganı ta tepesine kadar çekme ihtiyacı veren hatırası içinde bunalmıştı. Ona öyle geldi ki uyumuştu. Düşündükleri yahut da düşünmek istedikleri bir rüya, bir uyku içinde yazılmış gibiydi. Adeta etrafında parça parça atılmış kâğıtlar vardı. Her zaman böyle kâğıtlara bir şeyler yazmak, kâğıtlara olmasa kafasına, daima yatakta bir şeyler yazmak arzusunu duymuştu.”

Anlatıcının bu seyretme eyleminin yazmayla bağlantısına başka somut bir örnek de “Balıkçısını Bulan Olta” öyküsünden verilebilir. Burada anlatıcı karakter, dikizlediğini söylediği fakir genç delikanlıyı bir süre anlattıktan sonra, son satırlarda hikâyesini yazmak üzere rıhtımda bir kahveye girdiğini söyler.

Başka bir dikkat çekici husus da ilgi duyulan delikanlıların toplumun alt sınıfına dâhil olmasıdır. Belki de yazar, bu şekilde tıpkı Mina Urgan’ın rahatsızlık duyduğu ve kızdığı gibi parasızlıktan dolayı duyguları sömürülen ve eşcinselliğe itilen gençler konusuna dikkat çekmek istemiştir.

.

Medarı Maişet Motoru ve bahsedilen diğer eserler her ne kadar otobiyografik özellikler taşısa da, 1.tekil şahıs olarak anlatılan öykülerin, yazarların gerçek kimlikleriyle örtüştürülmesine karşılık “yazar-anlatıcı” bağlamında ele almak gerektiği de unutulmamalıdır.

Sait Faik bütün eserlerinde, bireyin toplum içindeki sıkışmışlığını ve insan olmanın kırılganlığını samimi bir dille okura sunmuştur. O, özlemini duyduğu dünyayıHavada Bulut adlı kitabı içindeki cümlelerinde açıklıkla dile getirmiştir:  “Nasıl bir dünya mı? Haksızlıkların olmadığı bir dünya… İnsanların hepsinin mesut olduğu, hiç olmazsa iş bulduğu, doyduğu bir dünya… Hırsızlıkların, başkalarının hakkına tecavüz etmelerin, bol bol bulunmadığı… Pardon efendim! Bol bol bulunmadığı ne demek? Hiç bulunmadığı bir dünya.”

Ve şöyle devam etmektedir:

“Sevilmeye layık, küçük kızların orospu olmadığı, geceleri hacıağaların minicik kızları caddelerden yirmi beş lira pazarlıkla otellere götürmediği, her genç kızın namuslu bir delikanlı ile konuşabildiği, para için namus, ar, haya, hayat, gece, gündüz satılmadığı bir dünya… Sokaklarda sefillerin bulunmadığı bir dünya… Kafanın, kolun, çalışabildiği zaman insanın muhakkak doyabildiği, eğlenebildiği bir dünya… İçinde iyi şeyler söylemeye, doğru şeyler söylemeye salahiyetler kıvranan adamın, korkmadan ve yanlış tefsir edilmeden bu bir şeyleri söyleyebildiği bir dünya…”

Yine başka bir bölüm de şöyledir:

“…Büyük hayaller kuralım sevgilim! Ben şimdi böyle yapıyorum… Tertemiz bir şehirde, asfalt caddeler üstünde, dibinden metrolar geçen, üstünden kolosal otobüsler uçan, muazzam, eğlenceli bir şehirde seninle yaşamak istiyorum… Yazılarım bize yaşamak için lazım olanı getiriyor. Büyük kahvelerde çay içiyor, temiz lokantalarda kolalı peşkirlerle yemek yiyor, latif rayihalı şaraplar içiyor, tertemiz bir yatakta seni kollarımın arasına alıyor, sana:

-bütün mesut şehir uyudu, uyuyalım sevgilim, diyorum...”   Bütün eserlerini hatmetmiş bir okuru olarak ben de tıpkı onun gibi bütün şehrin mesut uyuduğu bir dünyanın özlemiyle ve umutla bekliyorum…

 

 

 

Yorum

Bgm. S. (doğrulanmamış) Sa, 16 Haziran 2026 - 16:15

Sait Faik Abasıyanık'ın yazılarının ve eserlerinin hepsini okuma fırsatını henüz bulamadım. Ancak Semiha Hanım'ın inceleme yazıları merakımı irdeliyor ve onun sayesinde yazarlarımıza ve eserlerine daha bilgili bir şekilde yaklaşıyorum. Sait Faik gibi çok kıymetli yazarlarımızın sadece yazılarını değil kalem aralarını da öğrenmek altta yatan ama kağıtta gözükmeyen cümleleri de görmek önemli. Çok güzel bir yazı. Tebrik ediyorum.

Esra Çınar Yüksel (doğrulanmamış) Sa, 16 Haziran 2026 - 22:03

Semiha hocamın yine çok güzel bir yazısını keyifle okudum. Ne kadar da şanslıyım dedim kendi kendime.Edebiyatımızın duayenlerini anlatırken üslubuyla bir kez daha hayranlığım arttı kendisine ve büyük üstadlara. Edebiyata gönül veren ben mest oldum. Kalemine sağlık Semiha hocam . Tebrikler

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.