Etrafımızdaki Duvar
Semiha Baysal
Ah keşke, keşke olabilse!.. Herkesten, her şeyden uzağa, şöyle kimsenin bilmediğisessiz, ıssız, sakin bir yere gidebilsek. Çekip gitmeyi başarabilsek. Bizi-kimsenin olmadığı bir yere gitme düşüncesini yoğun bir şekilde hissedenleri- olduğumuz yere zincirleyen engeller olmasa köklü bir değişiklik yapma cesaretini göstereceğiz. Hiçbir şeyi tozpembe görmediğimiz bir yaştayız artık. O delikanlı hallerimiz yok. Olanlara katlanma direncimiz iyiden iyiye zayıfladı.
Yakın ya da uzak çevremle sohbet ederken konu bu meseleye geldiğinde onların da aynı dertten muzdarip olduğunu fark ediyorum. Çok ilginç; tanıdığım herkes bu konuda tıpkı benim gibi. Şehrin gürültüsü, sürekli insanlara bir şeyleri açıklama telaşı, yaşanan hayal kırıklıkları bütün bunlar uzaklaşma fikrimizi iyice besliyor. Yorgunuz, kırgınız. Sadeleşmek ve arınmak istiyoruz. Bu bir kaçış. Bizi yoran her şeyden, herkesten…
Kimi sakin bir deniz kasabasına kimi de bir dağ köyüne gitmek istiyor.Kimi sahile uzanıp kitabını okumayı kimi toprakla haşır neşir olmayı hayal ediyor.
Kalabalıklardan uzakta sakin bir köşe.Kuralları belirleyen biziz. Baskılardan, sırtımızdaki yüklerden azade bir hayat. Ne giydin, kime ne dedin, yanlış bir şey mi bir hata mı yaptın? Uzayıp giden meseleler…Hiç böyle dertlerin yok, kaos yok artık. Bütün bu mecburiyetlerden kurtuldun ve izole bir dünyadasın.
Yalnız önemli bir husus var: Fiziksel kaçış tamam. Peki, aynı zamanda ruhsal olarak da hafifleyebilecek misin? Haydi, biraz beyin fırtınası yapalım. Bizi yoran, tüm enerjimizi çeken insanlardan uzaklaşmak acabaistediğimiz bir hayatı sunar mı?Bir taraftan kaçıp kurtulmak isterken bir yandan da sessiz ve kimsesiz hayatın getireceğiyeni mücadeleleri düşünmedenedemiyorum.
Tesadüf mü oldu yoksa odağımda bu konu olduğundan mı bilmiyorum. Ben bu beyin fırtınasını yaparken okuduğum kitap, tüm bu soruların cevabı gibi sanki.Masamda Avusturyalı yazar Marlen Haushofer’ın yazdığı doğaya ve kendine dönüş temasını işleyen DUVAR romanı… Sayfalarda ilerledikçe sorgulamalarım artıyor. Adını hiçbir zaman öğrenemediğim kadın kahraman, kırklı yaşların başında tam da yukarda bahsettiğimiz gibi insanlardan çok uzak bir dünyada buluyor kendini. Akrabalarıyla hafta sonunu geçirmek üzere Alplerdeki av köşküne gitmişken bir anda her şey tuhaflaşıyor.Başkarakterimizin akrabaları ufak tefek ihtiyaçlar için köye indikten bir süre sonra işler değişiyor. Kadın, ertesi sabah av köşkünde yalnız olduğunu fark ediyor, ev sahiplerinin hâlâ dönmemiş olmasını garipsiyor ve köye inen yolda yürümeye başlıyor ta ki belli bir noktaya kadar. Söz konusu noktaya geldiğinde artık istese de devam edemiyor, çünkü alanın görünmez bir duvarla çevrelendiğini anlıyor ve işte öykü de bu noktadan sonra başlıyor.Bakalım doğayla baş başa ve herkesten uzak olmak nasıl bir durum? Ben çok merak etmeye başladım. Heyecanla kitabı okumaya devam ediyorum.
Roman, distopik bir macera türünde yazılmış diyebiliriz. Kadının içinde bulunduğu varoluş süreci, onun hayatta kalma mücadelesine dönüşürken okuma sürecim boyunca sürekli bu durumu sorguladım. Doğayı ve kendini keşfeden kadın, muhteşem ama bir o kadar da sert bir coğrafyada tek başına kalakalıyor. Doğanın bakirliği çok cezp edici geliyor önceleri. Ancak zorlu şartlar, inanılmaz bir hayat mücadelesini mecbur kılıyor ve ister istemez “insanlardan, şehirden izole bir hayat hep böyle mi acaba” dediğimi fark ediyorum kekremsi bir tatla.Romanın devamını özetleyeyim, böylece adı neden DUVAR daha iyi anlar ve yorumlarsınız.
Duvar’ın birdenbire nasıl belirdiği, Duvar’ı kimlerin inşa ettiği belli değil. Duvar, kadının yaşadığı yer ile dünyayı birbirinden bir sınır gibi ayırıyor. Dünyanın diğer tarafına neler olduğunu bilmiyoruz. Herkes öldü mü? Duvar’ın diğer tarafında ölüm baskınken, uzakta görülen kulübelerin etrafında ölü insan manzaraları varken kadının olduğu tarafta hayat devam ediyor.
Öyleyse herkesten uzak bir dünyada yaşamayı isteyen bizler, o dünyadan uzaklaştıkça ne kadar anlamsız bir dünyadan kaçtığımızı ve bu kararımızın ne kadar da yerinde olduğunu fark edebileceğiz. Ölü bir dünyadan kaçmakla ne iyi yapıyoruz. Kitabın bu bölümüne –duvarın diğer tarafındaki herkesin öldüğü bölüm- geldiğimde tam da böyle hissediyorum.
Kahramanımız da belki ilk başlarda duvarın, onu dünyanın kötülüklerinden, derdinden-tasasından, kaosundan koruduğunu hissedip içten içe mutluluk duymuştur. Başkarakterimiz durumu idrak etme aşamasında çok zorlanmıyor.
Diğer taraftan geride kalanların tümü; çocukları, kuzeni, arkadaşları, tüm canlılar, duvarın dışındaki herkes ölmüşken tek başına hayatta kalmak başka bir kıyamet. Kadın, aynı zamanda nereden geleceği belli olmayan bir tehlikeyi de sürekli hissediyor. Evet, etrafta hiç kimse görünmese de, herhangi bir hayvan dahi bulmak zor olsa da gözü kulağı her zaman dikkat kesiliyor, dolu tüfeğiyle muhtemel tehlikeyi savuşturmak için tetikte bekliyor. Öyle ki, yalnızlık uzadıkça karşısına çıkma ihtimali olan tüm canlılar artık onun için potansiyel bir düşmana dönüşüyor. Duvar’ın yalıttığı ormanda önceleri dikkat çekmeyen yiyecekler(böğürtlen, dağ çileği, elma) içecekler(süt) büyük bir lüks olarak algılanabiliyor ve belli bir yerden sonra geçmişte kalan bütün o lezzetlere büyük bir özlem duyuluyor.Mesela şekersizliğe alışmak bile zaman alıyor.
Bu noktada kendimi “Yaa yapayalnız kalmak da bir yere kadar, insana ihtiyaç duymamak mümkün değil” derken yakalıyorum. Sosyal hayattan uzaklaşmak da olmaz öyle diye düşünüyorum içten içe. Ancak okumaya devam ettikçe hemen kendime geliyorum.Modern hayatın vazgeçilmezi olan dakikalar ve saniyelerin ormanda, doğada, gerçek yaşamdaki önemini yitirdiğini fark ediyorum. Gidip gelen düşüncelerim, ikilemlerim yine nefes alıyor.
Kahramanımız büyük şehirde zamanla yarışırken hep bir yerlere yetişme telaşındayken burada geçen süre kulağındaki tik tak telaşınısilip götürüyor. Üst üste bir kaç kez okuduğum şu satırlar “ her şeyden kaçma” duygumu daha da tetikliyor:
“Bir zamanlar olduğum o kadını,daha genç görünmek için çok çaba harcayan o küçük gerdanlı kadını bugün düşündüğümde, ona pek az sempati duyuyorum. Onun hakkında çok katı bir yargıda bulunmak istemiyorum. Yaşamını bilinçli olarak biçimlendirme imkânı hiç olmadı ki. Gençken, bilgisizce, ağır bir yükü üstlendi ve bir aile kurdu, o günden itibaren bir yığın bunaltıcı sorumluluğun ve tasanın içinde sıkıştı. Yalnızca bir dev anası bunlardan kurtulabilirdi, o da hiçbir bakımdan dev anası değildi. Her zaman dertli, aşırı sorumluluk yüklenmiş, ortalama bir akla sahip bir kadındı, üstelik kadınların karşısında düşmanca ve onlara yabancı ve onlar için tekinsiz bir dünyada.”
Dev anası da olsak içinde sıkıştığımız dünya nefes aldırmıyor. Hatta alanımız gitgide daha da daralıyor daha da sıkışıyoruz. Şu yukarıdaki satırlar ISSIZLAŞMA arzumuzun sebebini daha da net ifade etmiyor mu?
Romana dönecek olursak kadın, böyle bir dünyada artık yeni alışkanlıklar, farklı günlük rutinler edinmek gerektiğinin farkında. Hem fiziksel hem de ruhsal sağlığını koruyarak hayatta kalabilmek için. Artık önünde yeni bir dünya yer alıyor ve bunun ne kadar süreceğini bilmesi imkânsız görünüyor. Bundan sonra bir insanla karşılaşıp karşılaşmayacağı bile belirsiz. Sadece hayatta kalmak için mücadele etmesi gerekiyor. Beklemek ve hayatta kalmaya çalışmak… Bir bakıma insan kalabilmek için mücadele etmesi gerektiğini biliyor ve bu şartlarda insan kalıp kalmamanın bir öneminin olduğunu da sanmıyor. Yine de onun içindeki güzel duyguları canlandıran yol arkadaşlarına sahip olmaktan memnun: Bir köpek, bir kedi ve bir inek. Artık güzel duygular hissetmemesi imkânsız. Canlanıp kanlanıyor.
Bu kez onlara yaşam alanı hazırlaması gerekiyor. İnek için saman, taze ot. Kedi için sıcak ortam. Köpek için arkadaşça oyunlar. Ayrıca hepsinin karnını doyurmak zorunda.Kedinin yavruları oluyor ama ölüyor. İnek bir buzağı doğuruyor. Tüm bu doğumlara şahit oluyor ve buzağının doğumunu yaptırmak zorunda kalıyor. Bu büyük ve yorucu bir mücadele bir dönüşüm… Artık bu mücadeleyi bırakamaz.
Oysa bir zamanlar yaşamayı bırakmıştı. “Yaşayan bir ölü gibiyim” deriz ya biz de… Şöyle diyordu romanın bir yerinde:
“Nasıl olduğunu bilmiyorum, çocuklar büyüdükçe kendimi onların yanında daha tedirgin hissediyordum. Hala onlara göz kulak oluyordum, elimden geldiğince ama onların yakınında artık nadiren mutluydum. O zamanlar yine fazlasıyla kocama yöneldim, bana onlardan daha fazla ihtiyacı var gibiydi. Çocuklarım evden gitmişti, el ele sırtlarında okul çantaları, uçuşan saçlarla ve ben bunun sonun başlangıcı olduğunu bilmiyordum. Ya da belki önceden sezmişimdir. Daha sonra bir daha hiç mutlu olmadım. Her şey umutsuzca değişti ve ben gerçekten yaşamayı bıraktım.”
Bırakılan bir yaşam bırakılan bir yaşamın kaynağı ve sebebi…
Durup dururken bırakmıyoruz değil mi ya… Sırtımızdaki kambur gitgide büyüyor ve artık bu hörgücü taşırken eğildikçe eğiliyoruz toprağa doğru, güneşe bakamıyoruz. Gözümüz hep yerde hep toprakta.
Kahramanımız hayvanlarıyla mutlu bir hayat sürerken bir anda mutluluğu son buluyor. Nasıl mı? Yanında köpeği olduğu halde ineğini sağmaya giderken köpek bir anda aşırı hareketlerle havlamaya başlıyor. Birden karşılarına iri yarı bir adam çıkıyor. Kadın köpeğine durmasını komut verdiği bir anda o dev gibi adam, saniyeler içinde elindeki baltayla köpeği öldürüyor. Sadece köpeği değil ineğin yavrusu buzağıyı da…
İzole bir dünyada tüm kaostan uzak olmak için duvarımızı örüyoruz oysaki. Ama biri o duvarı da yıkabiliyor. Duvarı yıkan kişinin cinsiyeti neden erkek? Sizin şu an aklınızdan geçenleri düşünmenizi ve buna dikkat çekmeyi istemiştir yazar belki de… Kimbilir?
Kadın mı? Sadece aklı olmak zorundayken duyguları olamayan kadınlar mı?
Kaldığı yerden devam ediyor…
Yorum
Yine çok etkileyici bir yazı…
Yine çok etkileyici bir yazı olmuş. Hem yeni bir kitapla tanıştım hem farklı düşünceleri bir arada görebilme imkânım oldu yazıyı okurken. Kaleminize sağlık Semiha Hanım👏
Duvarlarımız. Semiha Hanım…
Duvarlarımız. Semiha Hanım günümüzde herkesin etrafında olan duvarlara bir kitapla beraber yorumlamış.
Ben bu yazıyı okuyup düşündüğümde duvarlarımın sadece etraf tarafından şekillenmediğini fark ettim. Kendim de tuğla taşıyormuşum duvarlarıma. İnsan ne kadar hapsolmuş hissetse de bence kendi duvarlarındaki tuğlaları incelemeli. Bazıları sağlam veya çürük olabilir. Bazıları bizi korurken diğerleri bize zarar veriyor olabilir.
Duvarlarımız bizi güneşsiz ve havasız bırakmadan hem dışarı çıkmayı hem de kendi içimizi korumayı öğrenmeliyiz.
Çok keyifli bir yazıydı. Tebrik ederim.
Kaleminize sağlık öğretmenim…
Kaleminize sağlık öğretmenim cok güzel bir yazı olmuş ❤️👏🏻
Elinize sağlık öğretmenim 👏👏👏
Elinize sağlık öğretmenim 👏👏👏
Yeni yorum ekle