Mitekondriyal Havva’mı Yâd
Berrin Müzeyyen Alpay
Toprak kokusu denince, çoğu insan yağmurun toprağa düşmesiyle akciğerlerden dimağımıza uzanan haz yolculuğunu anımsar. Bunun için dekurak bir toprak gibi özlemle yağmuru bekler,gökyüzüne doğru çekilen eşsiz kokuyuduyumsamak ister. Benim o hazzı yaşayabilmem içinMitekondriyal DNA’mınbir emaneti olarak,yaşamın ilk nüveleri su ve toprağın buluşması yeterlidir. Toprak, doğduğum ve müşfik rahmine geri döneceğim tabiatın hafızası; su ise bu kadim hafızaya canlılığı bahşeden ama aynı zamanda yok edebilen tabiatın özü.
Bu ezeli birlikteliğin hazzını ne zaman nefesimde hissetsem zihnim beni ilk yaratılışıma, bir avuç balçık halime, genlerime,mitekondrimin sahibine ve tabii ki anneannemegötürüyor. Hayalimde duvarları kireçle boyanmış, zemini akışkan balçığa bulanmış eski bir çaput ile haftada bir sıvanan, buram buramtoprak kokan, kerpiç bir evde uyanıyorum. Henüz on iki yaşımdayım.
Uyanır uyanmaz gözlerimi ahşap tavanda birbirine paralel dizilmiş ağaçlara dikiyorum. Kaç tane olduğunu bildiğim halde ağaçları her defasında yeniden sayıyorum. Önce birer birer, sonra ikişer, üçer, dörder, beşer. Bazen tam çıkıyor, bazen bir artıyor. Tam çıkmasını istiyorum hep, bu yüzden değiştiriyorum, canım kaçlı saymak isterse öyle sayıyorum. Bu ağaçlarla o kadar çok meşgul oluyorum ki her birinde Arçura’nın gözü belirmeye başlıyor, ürperiyorum.Anneannemin anlattığı hikâyeye göre: Bu ev yapılırken dedem kuru kütükler bulmak için ormana gitmiş. Giderken de yaş ağaçlar kendilerini kesmeye geldiğini sanıp incinmesin diye baltasını bir bezle sarmış. Ormanda kurumuş, dalları yeşermeyen ağaçlar aramış. O sırada karşısına ağaçlar kadar uzun boylu, tek gözü, tek kolu, tek bacağı olan, vücudu tüylerle kaplı tuhaf bir yaratık çıkmış. Dedem ilk anda korkup kaçmak istemiş ama kaçtığı her yönde yaratık karşısına çıkıyormuş. Dedem korku içinde
“ Sen kimsin, benden ne istiyorsun? Sana bir kötülüğüm yok. Bırak beni gideyim.” dese de bırakmamış.
“ Ben bu ormanın ruhuyum, adım Arçura. Kim bu ormandaki yaş ağaçlara, bitkilere zarar verirse aynı zararı ben de ona verir bir daha ormana girmesine izin vermem.” demiş.
Dedem hiç bir yaş ağaca zarar vermeyeceğine dair söz vermiş, hatta baltasının bile sarılı olduğunu göstermiş. Bu sözü duyan ve sarılı baltayı gören Arçura yumuşamış ve kuru ağaçları dedeme kendisi göstermiş. Kesip taşımasına da yardım etmiş. Dedem eve geldiğindetir tir titriyormuş. Ormanda başına gelenleri anneanneme anlatmış. Kütükler tavana yerleştirilene kadar ailece bu hikâyenin etkisinden kurtulamamışlar. Üstünden zaman geçtikçe Arçuraunutulmuş ama bugünlerde tekrar hatırlanıp toruna torbaya masal gibi anlatılır olmuş. Zaten ağaçlar için kendisinden izin alındığını ve hikâyenin mutlu sonunu hatırlayınca kütüklerde beliren Arçura’nın gözleri kayboldu.Şimdi anlıyorum ki, dedem ve anneannem, kendileri üzerinden anlattıkları, nesilden nesile aktarılan bu mitolojik hikâye ile çocuklarınaormanlar hakkında küçük bir öğüt vermek istemişler.
Bakışlarımı bu defa da duvardaki raflara çeviriyorum. Bakır işlemeli sahanları; renkli baskılı, ayaklı çinko kâseleri; gümüş işlemeli tablaları; kapağı yaldızlarla süslü Kuranı Kerimi, tahta oymalı mahfazasına yerleştirilmiş,camı isli,gaz lambasını bilmem kaçıncı defa alıcı gözle inceliyorum. Tam karşımda devasa bir perdeyle ayrılmış, yer yatakları, yorgan ve yastıkların istiflendiği yüklük; hemen yanında toprak kokulu yeşil sabunun esrikliğinde banyo yaptığım hamam var.Sağımda cumbalı pencereye dizilmiş rengârenk sardunyalar gündüz ne kadar güzel görünseler de gece karanlıkta şekilsiz tuhaf yaratıklara benziyorlar. Yanlarında, en çok sevdiğim, bütün saksıyı hiç boşluk bırakmadan sarmış, aşağıya doğru sarkan minik yapraklarıyla mercan boncuğu çiçeği. Aslında hiç çiçek açtığını görmedim, adı mercan boncuğu yaprağı olmalıydı.Yattığım yerden uzanıp avuçlarımı bir bebek başı okşar gibi üstünde gezdiriyorum, bunu zevkle, defalarca tekrarlıyorum.
Şimdi yatağımda oturmuş duvar yastıklarını sayıyorum. Tam on iki tane. Sol tarafta kapı var, sağ taraf hep bir fazla.Kenarı beyaz dantellerle süslenmiş yastık örtüsünün üzerine kanaviçe ile pembeli morlu çiçekler işlenmiş. Solumdaki duvarda asılı ipek duvar halısında, bir akarsu kenarında su içen ceylanlar ve daima gülümseyen bir çehreyle bana bakan kızıl geyik. Yepyeni hikâyeler kurmak için dalıp gittiğim hayallerim, tınısını en çok sevdiğim sesle bölünüyor. Anneannemin genizden gelen, hayatında bir kere olsun yüksek sesle konuşmamış izlenimi veren yumuşak sesi:
“Uyandın mı?”
Uyandım ya. Hem de saatler önce. Yataktan kalkıp çıplak ayaklarımla el dokuması yumuşak halının üzerinde geziniyorum. Zemin ile halının arasındaki hasırın çıtırtısını duymak için bir sağa bir sola volta atıyorum. Aynı titrek, nahif ses:
“ Gel de bir şeyler yiyelim, öğlen oldu.”
Aslında saat sekizi biraz geçiyor, henüz kuşluk vakti bile değil. Olsun, itiraz etmiyorum. Odadan çıkıp emsalini başka hiç bir evde görmediğim beş basamaklı toprak merdivenden iniyorum. Anneannem beni bekliyor, Ona bakınca fen dersinde öğretmenimin anlattığı mitekondrinin mucizeleri aklıma geliyor. “ İşte mitekondrimin gerçek sahibi” diyorum kendi kendime.Bedenimde ondan bir parça olduğunu düşünmek hoşuma gidiyor, bu biyolojik ortaklık bana gurur veriyor.
İri, kahverengi gözleri ışıl ışıl. Yüzündeki yumuşak çizgilerle çok sevimli görünüyor.İncecik dudakları geriliyor, gülümsüyor, mırıl mırıl bir şeyler anlatmaya başlıyor. Bir zamanlar eşi ve yedi çocuğuyla yaşadığı bu altı odalı kerpiç evde şimdilerdeyalnızlığın senfonisini dinliyor.Toprak kokan, toprak sıvalı evinde; toprağın büyüsü esmer tenine yansıyor. Bunu ben görebiliyorum, onun bundan haberi yok. Toprağın rengi, kokusu bedeninde; onun bundan haberi yok. Havva’nın taze balçıktan elleri de böyle mi kokuyordu acaba?
“Ev kirlendi” diyor.
İlkel bir şömineyi andıran ocağın hemen dibindeki yarığı; ince, uzun, esmer parmaklarıyla kapatmaya çalışıyor, eli toprakla eşleşiyor. Havva’nın elleri de böyle becerikli, böyle narin miydi? Bu ocağı sabahın erken saatlerinde yakıp üzerindeki saçta yufkalar, çörekler yaptığını; henüz çocuk yaşta olan annemin, teyzelerimin, dayılarımın uyanır uyanmaz sıcak ekmekleri sadeyağıyla yağlayıp tulum peyniriyle dürüm yaptıklarını ve büyük bir iştahla nasıl da yediklerini anlatıp gülümsüyor. Bana yapamadığı için hayıflanıyor. Yıllardan beri bu ocakta ateşin söndüğüne üzülüyor. Havva da ilk otağda ilk ocağı anneannem gibi mi ateşlemişti acaba?
“Sıvanması lazım” diyor.
Başıyla kendi kendini onaylayarak defalarca sıvanması lazım diye tekrarlıyor. Yorgun gözlerle, çaresizce odayı tekrar tekrar süzüyor. Ben yaparım diyorum kabul etmiyor.
“ Sen şehirde büyüdün beceremezsin, teyzeni bekleyelim.”
Boş odalarda gezinip geçmişten gelen sesleri dinliyor, yılların damıttığı hatıralarını buruk bir iç çekişe gizliyor. Kendi kendine konuşuyor, ara sıra bana dönüp bir şeyler mırıldanıyor. Çoğu daha önce anlattıklarından.
Ben kilimdeki desenlere dalmışım söylediklerini duymuyorum. Boş odalardan birinde kurulu kocaman dokuma tezgâhının başında anneannemi, annemi ve teyzemi bu desenleri dokurken hayal ediyorum. Teyzemin bize isimlerini öğrettiği bu desenler kuzenimle birlikte uyuduğumuz gecelerde hayal dünyamızın kapılarını sonsuz hikâyelere açıveriyor. Yıldız motifinin altında kurtağzı ejderha ile savaşıyor, ejderhanın ağzından çıkan alevler kuş motifini yakmasın diye insan motifi kurtağzına yardıma koşuyor. Bu mücadele, cümleleri birbirimizin ağzından kaparak dakikalarca sürüyor. En sonunda savaşı kurtağzı kazanıyor. Kuş savaştan sağ salim kurtulup Hayat Ağacına konuyor. Boşuna telaşlanmışız kuş aslında ölümsüz Hüma Kuşuymuş. Eli belinde motifini anneanneme benzetip aramızda şifreli konuşuyor,gülüşüyoruz. Elibelinde gelince hayali kahramanlarımız ait oldukları kilimlere, halılara kaçışıyor. Sadece duvar halısındaki kızıl geyiğin gülümseyen görüntüsü gaz lambasının solgun ışığında,biz uykuya dalıncaya değin, bize doğru yürüyor, yürüyor.Sabah uyandığımızda yine her zamanki yerinde, halen akarsuyun öbür kıyısındaoluyor, bir türlü aynı kıyıda buluşup kavuşamıyoruz.
Temmuz ayının öğle sıcağı bastırmış, dışarıda hiç durulmuyor ama bizim evimiz o kadar serin ki neredeyse üşümek üzereyim.Anneannem gelip yanıma oturuyor, kirmanını almış, bir yün yumağına eliyle uzunlamasına şekil verip sol koluna doluyor.Sağ eliyle yünden bir parçayı asılıp inceltiyor, hızla kirmanı döndürüp yünün ip halini almasını izliyor. Daha doğrusu birlikte izliyoruz. İncelen kısmı kirmana bir yumak gibi sarıp bir sonraki aşama için açılabilir bir düğüm yapıyor. Bütün bunları yaparken o kadar asil, dingin ve nahif bir duruşu var ki onu hayranlıkla izliyorum. Sanki geçmişin acı-tatlı hatıralarını hayalinde büyük bir adanmışlıkla söküp söküp yeniden dokuyor. Tereddütsüz fedakârlıklarla eğirdiği, sabrın ilmeğinden geçmiş yaşam hikâyesini azimle kirmanına dolayarak bize miras bırakıyor. Zarif mimiklerini, tatlı gülümsemesini gördükçe benim anneannem olduğu için gizli gizli mutlu oluyorum.
Toprak merdivene oturmuş açık kapıdan bahçeyi izliyorum. Öğle sıcağından içeriye kaçan bir sineğin ısrarcı vızıltısından başka ortamda hiç bir ses yok. Herkes evlerin, bahçelerin serinliğine sığınmış.Komşunun bir türlü yan yana gelip arkadaş olamadığım, benim yaşlarımdaki kızı koşar adımlarla bir görünüp kayboluyor. Zihnimde “Acaba onların evleri de böyle mi kokuyor? Onların da cumbalarında mercan çiçeği var mıdır? Peki ya sardunyalar?Geceleri acı acı uluyan köpekler onların da pencerelerinin hemen dibine kadar geliyor mudur? Onların da geyikli duvar halısı var mıdır? Kilimlerdeki desenlerle ilgili o da hayaller kuruyor mudur?” gibiarkadaş olduğumuzda ona sormak istediğim daha onlarca cevapsız soru beliriyor. Sıkıntıdan ne yapacağımı bilmez halde düşünüp dururken biraz önce içeri giren sineği izlemeye başlıyorum. Bütün odayı dolaşıyor ve en sonunda pencerenin kenarında kendini bekleyen yapışkan tuzağa yakalanıyor. Yapışkandan ayaklarını bir türlü çıkaramayıp olduğu yerde debelenip duruyor. Ben onu kurtarmaya çalışırken nihayet teyzem geliyor. Yorgun olduğu her halinden anlaşılıyor. Belli ki kendi evinin işlerini bitirip gelmiş.Fakat annesinin titizliğini bildiğinden hemen işe girişiyor. Bir taraftan da sabah ezanıyla kalkıp büyük bir özveriyle yaptığı -özveride bulunduğundan haberi yok-bütün işleri sırasıyla annesine anlatıyor.Böylelikle neden geciktiğini annesinin mazur görmesini bekliyor.
Bir leğenin içine hazırladığı balçığa bir tutam saman katıp karıştırıyor. Eski bir bezi bu karışıma batırıp yerlere sürerek bütün odayı sıvıyor. Çatlakların arasını daha katı çamurla dolduruyor. Yoğurduğu katı çamurdan gizlice bir parça alıyorum. Çamurla oynamak için yaşımın epey ileri olduğunu düşünsem de kendime çamurdan bir bebek yapıp kurumaya bırakıyorum. Bu bebek canlı olsaydı tıpkı benim ve teyzeminki gibi onun da Mitekondrial Havva’sı anneannem olacaktı. Ne büyük mucize diye düşünüyorum.Avluda hep birlikte sıvanan zeminin kurumasını bekliyoruz ama ben ikide bir kafamı içeri uzatıp taze sıva kokusunu içime çekiyorum. Bir taraftan da gizleyemediğim heyecanımlaanneannemve teyzeme mitekondrinin mucizesini anlatmaya çalışıyorum, söylediklerimden bir şey anlamıyorlar. Yine de beni kırmamak için
“Yaaa! Öyle mi? Allah’ın kudreti her şeye yeter yavrucuğum. Hikmetinden sual olunmaz”
“Maşallah çocuk neler biliyor.” diye hayretle birbirlerine bakıp her iki taraftan başlarıylabeni onaylıyorlar.
Anneannem, sülalemizdeki bütün kızlarınMitekondriyal Havva’sı olduğuna mı yoksa onu insanlığın Mitekondriyal Havva’sı Hz. Havva ile özdeşleştirdiğime mi bilmem, kendisine bir armağan vermişim gibi seviniyor, bana sarılıp ikiyanağımdan öpüyor. Hemen ardındankaymakla pişirdiği bulgur pilavını bahçeden topladığı tazecik domates ve salatalıkla birlikte,işlemeli bir bakır sini üstünde bize ikram ediyor. Sevmediğimi sandığım bulgur pilavının lezzeti o gün bugündür bir daha hiç bir yemekte bulamayacağımbir tat olarak damağımda kalıyor.
Hava kararmaya başlayınca teyzem gaz lambasını yakıyor.
“Ben artık gideyim, çocukları göndereyim, sıkılmayın” diyor.
Biraz sonra teyzemin oğlu ve kızı geliyor. Gaz lambasının loş ışığında gölgelerimiz adeta birer dev gibi duvara yansıyor. Ellerimizle yaptığımız figürlerin duvarda çeşitli hayvan şekillerine benzemesi hoşumuza gidiyor. Dışarıda gündüzün aksine büyük bir hareketlilik var. Tarladan, bahçeden gelen, oraya buraya koşuşturan insan sesleri, traktör sesleri, koyun melemesi, köpek havlaması birbirine karışıyor. Vakit ilerleyip iyice uykumuz geldiğinde, üzerine bembeyaz çarşaflar serilmiş yer yataklarına yanyana uzanıp anneannemin mırıl mırıl tatlı sesiyle bize anlattığı masalları pembe hayal bulutları içindegecenin sükûnetine yolluyoruz. Bu sadeliği, eşsiz kokuyu ve sessizliği sindire sindire içimize çekerek uykuya dalıyoruz.Taze sıvanmış toprağın insanı kucaklayan büyüsü, kilimlerdeki desenlerle birlikte rüyalarımızda da bizi sarıp sarmalamaya devam ediyor. Herkes gibi biz de çocukluk rüyalarından uzun yıllar uyanmak istemiyoruz.
Yaşımız ilerledikçe çocukluk rüyaları gerçek hayatın kâbuslarına dönüşürken her geçen gün eksilen tanıdık yüzlerle birlikte hatıralar da hafızalardan silinmeye başlıyor. O zamanlarda hiç değişmeyeceğini sandığımız renkler, tatlar, kokular yerlerini daha yapay, daha basit, daha renksiz taklitlerine bırakıp gidiyor. Büyülü, uzun yaz kavuşmaları yerini kaygılı, koşuşturmalı, hafta sonlarına sıkıştırılmış ayaküstü görüşmelere bırakıyor. Zamanı geriye saramadığımız gibi mekânları dahi korumayı beceremiyoruz.Varisi olduğumuz iki şeyden biri zihnimizde bizimle birlikte bu dünyadan göçüp gidecek,negatif film şeritleri içinde saklı sesler, bakışlar, gülüşler; diğeri ise kucak dolusu sarılamadığımız özlemler.
Araya uzun zamanlar, uzak mekânlar girdi ve ben anneannemin vefatından yıllar sonra burcu burcu temizlik kokan o odayı, adeta başka âlemlerden gelmiş olan o kokuyuöyle özledim ki, her gece rüyalarıma girmeye başladı. İçimdeki müzmin özlemi gidermenin tek çaresinin yeniden o evi görmek olduğuna karar verdim. Büyük bir heyecanla çocukluğumun anneannemlihatıralarına yeniden kavuşabilmek ümidiyle köye gittim. Kocaman sandığım sokakların, bahçelerin ve hatta evlerin hiç de kocaman olmadıklarını, birbirine uzak sandığım yerlerin iki adımlık mesafedeolduğunu gördüm. Aslında değişen sokaklar değil büyüyen bendim.Anneannemin evinin olduğu yere geldiğimde ortada bir viraneden başka ne evinden ne de kokusundan en ufak bir iz bulamadım. Bir zamanlar bu ev benim için derin sükûnetin ve huzurun yeryüzündeki tek mekânıydı, şimdi ise karşısında durduğum metruk bir enkaz.
Aylarca içimde hayal kırıklığımı özlemimle barıştırmaya çalıştım.Zamanla hatıralarımı hayal kırıklığımın üstüne örtmeyi başardım ama oraya bir daha gidecek cesareti kendimde bulamadım. İzini sürdüğüm kokuya şu ana kadar hiç bir yerde rastlamadım, bundan sonra da hatıralarımdan başka bir yerde rastlayacağımı sanmıyorum.Ayrıca canım anneannemin temizliğini, sadeliğini, zarafetini ve kokusunu da kendisiyle birlikte gittiği diyarlara götürdüğünü artık kabullendim.
Yaşadığı ev bugün bir harabe olsa da, hatıraları silinmeye yüz tutsa da,bana kendimi gösteren, mitekondrimin aynasındaki mucizevi sır daima yerinde kalacak.Ne mutlu ki o sır, yaşadığım sürece onurlataşıyacağım bir emanetiyle, bende ve benim kızlarımda var olmaya devam edecek.
Yorum
Yaşanmışlık gerçek hayat
Zamanı geri dönderemeyeceğim. Buram buram kokan,özlem duyduğum gerçek yaşanmışlık bir eser olmuş. Eline emeğine sağlık
Berrin Müzeyyen Alpay
Yeni yorum ekle