
Aynada Kalanın Adı Yok
İnsan aynaya baktığında çoğu zaman yalnızca bir yüz görmez; aynı zamanda o yüzle kurduğu ilişkinin ne kadar kendisine ait olduğunu da yoklar. Bu yüzden bakış, camın yüzeyinde gezinmekle yetinmez; derine inmeye çalışır fakat çoğu zaman asıl temas etmesi gereken yere bir türlü ulaşamaz. Bir sabah uyanırsın ve her şeyin yerli yerinde olduğunu görürsün; oda aynıdır, perde aynı ağırlıkla sarkar, bardak masanın tanıdık köşesinde durur. Dışarıdan bakıldığında hiçbir şey değişmemiş gibidir. Oysa tam da bu değişmezlik hissinin içinde, tarif etmesi güç, neredeyse görünmez bir kayma saklıdır.Hani gün ışığı odanın içine her zamanki gibi düşer de, gölgeler bu kez alıştığın yerden bir parça sapar ya… işte öyle bir kayma… Önemsiz göründüğü için fark edilmez; fakat bir kez sezildiğinde, hiçbir şey tam olarak eski yerini bulamaz. Bu kayma çoğu zaman görünmez; zaten görünmesi de beklenmez. Ancak bir kez sezildiğinde, zihnin içine yerleşir ve düşüncenin ritmini fark edilmeden değiştirmeye başlar. Gün başlar, insanlara karışırsın; konuşur, gülümser, selamlaşırsın. Her şey o kadar düzgün ilerler ki, tam da bu kusursuzluk insanda bir şüphe uyandırır çünkü hayat, bu kadar pürüzsüz akacak bir dinamik değildir. Belki de bu yüzden insan kendini en çok kaosun içinde değil, düzenin içinde kaybeder. Kaos kendini ele verir; seslidir, dağınıktır. Oysa düzen sessizdir, hatta çoğu zaman ikna edicidir; bu yüzden de en derin çözülmeleri içinde barındırabilir. Tam da bu noktada, gündelik hayatın çoğu zaman fark edilmeden bir sahneye dönüştüğünü görmek zor değildir. Erving Goffman’ın ortaya koyduğu üzere, birey toplumsal yaşamda belirli bir izlenim yaratmak adına bir performans sergiler. Ancak bu performans yalnızca başkalarına yönelik değildir; zamanla kişinin kendisine de yönelir. Böylece sahne ile sahne arkası arasındaki sınır bulanıklaşır ve insan, sergilediği rol ile “olduğunu sandığı” şey arasındaki farkı giderek ayırt edemez hâle gelir. Zaman ilerledikçe, bir eşik aşılır. Artık yaşadığın hayatın tam ortasında değil, biraz gerisinde durduğunu hissedersin. Sanki kendi hayatının provasını izler gibi… Replikler tanıdık, jestler öğrenilmiş gibidir; ancak
bütün bunların içinde sana ait olmayan ince bir mesafe belirir. İşte o mesafe büyüdükçe, insanın kendine olan yakınlığı da aynı ölçüde azalır. Nitekim insan kendine yabancılaştığında, geri döneceği bir “kendisi” her zaman hazırda beklemez. Biz çoğu zaman kaybolmaktan korktuk; oysa kimse bize kaybolmanın her zaman yönle ilgili olmadığını söylemedi. Bazen kaybolan yol değil, bizzat insanın kendisidir. Üstelik bu kayboluş, sanıldığı gibi dramatik değildir; aksine sessizdir ve çoğu zaman fark edilmeden gerçekleşir. Kimse seni aramaz çünkü herkes senin hâlâ aynı yerde durduğunu, hala aynı yerin bir parçası olduğunu varsayar. Böylece varlık ile yokluk arasındaki çizgi giderek silikleşir. Ardından, hiç beklemediğin bir anda, kendi zihninden geçen bir düşünceye yabancılaşırsın. O düşünce tanıdık görünür; ancak aitlik hissi eksiktir. “Bunu gerçekten ben mi düşündüm?” diye sorarsın. İşte o soru, ilk bakışta sıradan görünse de, içten içe bütün yapıyı çatlatır çünkü o andan itibaren hiçbir şey eskisi kadar kesin değildir: ne hissettiklerin, ne yöneldiğin arzular, ne de kendine dair kurduğun anlatı. Belki de mesele hiçbir zaman kim olduğumuzu bulmak değildi. Belki biz, yalnızca bize uygun görülen versiyonlarımızı taşımayı öğrendik; rolü bozmadık, sahneden çekilmedik çünkü kalmak çoğu zaman sorgulamaktan daha kolaydı ve belki de bu yüzden, alkışı beklerken kim olduğumuzu yavaşça unuttuk. Oysa asıl soru hep ertelendi: Perde kapandığında kim kalır? Sanıldığı gibi kalabalık bir cevap yoktur buna. Alkışlar sustuğunda, roller dağıldığında ve o titizlikle kurduğumuz sahne kendi içine çöktüğünde, geriye çoğul bir “biz” değil, tekil ve suskun bir iz kalır ve o iz, sandığımız kadar tanıdık olsa bile, artık bir karşılık bulmaz.
-Çünkü bazı şeyler yalnızca kaybolmaz; adını da beraberinde götürür.
Yeni yorum ekle