Sinema İşletmeciliği - İrfan Demirkol - 1996
“Hangi Filmin Tutacağını Bilen
Hiç Kimse Yoktur Hayatta”
Röportaj: Murat Özsoy - Temmuz 1996
İrfan Demirkol 1954 Bartın doğumlu. SBF Basın Yayın Yüksekokulu Radyo Televizyon Bölümü mezunu. Sinema işletmeciliği yapıyor. Ankara’da Kızılırmak ve Kavaklıdere, İstanbul Beyoğlu’nda Beyoğlu Sineması’nı işletiyor. Ankara Ticaret Odası ATO Meclis üyesi.

- Amerikan ihracat gelirlerinin silahtan sonra ikinci sırasını sinema sektörü oluşturuyor.
- Gümüşlü sinema perdesi yerine, hâlâ çarşaf bezi gerili sinemalar var ne yazık ki. Dolayısıyla da, filmde çok ciddi bir renk kaybı oluyor.
- Avrupa ve Amerika’da, kent dışındaki bir sinema kompleksinde 20, 25 hatta 28 salon olabiliyor.
- 1974’lerde Türkiye’de 3.000 olan sinema salonu sayısı 1996’larda 300 civarında.
- Türk filmlerinde çok ciddi bir senaryo eksikliği var.
- Ne dünyada ne Türkiye’de, hangi filmin tutacağını bilen hiç kimse yoktur.
- “Temel İçgüdü” filmi Amerika’da çok sönüktü ama Türkiye’de büyük iş yaptı. Türkiye’de erotik filmler Amerika’dan çok daha fazla iş yapıyor.
- Bir zamanlar, sadece Ankara’daki açık hava sinemalarının sayısı 170’i bulmuştu.

- Film yapımcısı, film yönetmeni olmak istediniz, sinema işletmecisi oldunuz. Nasıl oldu bu?
- Çok tesadüfî oldu. Reklam ajansımızın temel uğraş alanı, günlük gazetelerdeki sinema reklamlarıydı. Halen de bu işe devam ediyoruz. O dönem, Kızılırmak Sineması, reklam ajansımıza olan ilan borcunu ödeyemez oldu ve bize ortaklık teklif etti. Biz de alacaklarımızı kurtarmak için mecburen ortak olduk. Sonra hoşumuza gitti, devam ettik.
- Sinema işletmeciliği riskli bir iş midir?
- Evet, riskli iştir. Kumar gibi bir olay aslında. Hangi filmin tutup tutmayacağı hiç belli olmuyor. Bu durum yapımcı için de geçerli. Dev bütçeli filmler çekiliyor, fakat film tutmayabiliyor. Ufak bütçeli filmler de bazen büyük paralar kazanabiliyor. Ortalamasına baktığımızda çok para kazanmayan bir sektör. Zikzakları çok fazla olan bir sektör. Küçük bütçeli filmin bir anda patladığı, büyük bütçeli filmlerinse hiç ilgi görmeyebildiği bir sektör.

- İflaslara sık rastlanıyor mu sinema sektöründe?
- İşletmecilere kıyasla yapımcılar arasında iflaslar daha fazla. Çünkü bir film iyi iş yapmadığı zaman sinema işletmecisinin en fazla bir ay kaybı oluyor ve yeni bir filmle onu telafi edebiliyor. Oysa yapımcının böyle bir telâfi imkânı yok. Tüm varını yoğunu filme yatırıyor, film iş yapmadığı zaman da büyük zararlara uğrayabiliyor.
- 1986’dan beri Ankara’da sinema işletmeciliği yapıyorsunuz. Ne tür yenilikler getirdiniz sinemaya?
- En önemli şikâyet konusu, salona girerken insanlardan zorla alınan yer gösterme parasıydı. Biz bunu kaldırdık. Bizim işlettiğimiz sinemalarda, üniversiteli kız öğrenciler ücretsiz yer göstermeye başladılar. Film başladıktan sonra içeriye seyirci almadık; yiyecek, içecek sokmamaya çalıştık. Jenerik sonuna kadar gösterildi. Filmleri kısaca anlatan broşürler dağıttık, teknolojiyi çok iyi takip ettik. Ankara’da ilk defa Dolby stereo ses düzenini biz getirdik. Orijinal sinema perdesi olan gümüşlü perdeyi getirdik.

- Gümüşlü perde yerine ne kullanılıyordu daha önce?
- Türkiye’de sinema perdesi yerine genelde Amerikan çarşaf bezi kullanılıyordu. Hâlâ sinema perdesi yerine çarşaf bezi gerili sinemalar var ne yazık ki. Dolayısıyla da, filmde çok ciddi bir renk kaybı oluyor.
- İdeal bir sinema kompleksi nasıl olmalı?
- Dünyada çok büyük sinema merkezleri yapılmaya başladı. Brüksel’de yapıldı, Londra’da yapılıyor, Paris’te yapılıyor, Amerika’da da örnekleri var. Kent dışındaki bir sinema kompleksinde 20, 25 hatta 28 salon olabiliyor. Bunlar küçükten büyüğe doğru giden salonlar, 50 kişilik de salon var, 700 kişilik de, 1.000 kişilik de... Genellikle, küçük salon sayısı fazla olur. Bunlar, her tür film oynayan, her kesime hitap eden ve gittiğiniz zaman mutlaka hoşlanacağınız bir film bulabileceğiniz en son teknolojinin kullanıldığı dev film merkezleridir.

- Televizyonu sinemaya rakip olarak görüyor musunuz?
- Televizyonun sinema üzerindeki etkisi 1974’lerde görüldü. Sayısı 3.000’leri aşmış olan sinema salonu sayısı 200’lere düştü. Yerli filmciler büyük düşüşe geçti ve önemli bölümü battı. Siyah-beyazdan sonra renkli televizyona, ardından da çok kanallara alıştık. Bir ara video salgını vardı; o da sinemayı çok olumsuz etkiledi, ama o da geldi geçti. Kablolu yayınlar vardı onun büyüsü de geçti. Şimdilerde televizyonda yeni filmler gösterilmesine karşın, insanlar televizyonda seyretmeyip sinemayı tercih ediyor. Sinema salonlarında yenilikler başladı. İstanbul’da başladı, Ankara’da da iyi kötü var. Bu mekânlar güzelleştikçe, yeni filmler Türkiye’ye geldikçe, teknoloji geliştikçe insanları tekrar sinemalara çekmeye başladık.
- 1974’lerde Türkiye’de 3.000 olan sinema salonu sayısı 1996’larda 300 civarında, yani yirmi yıl öncesinin yüzde 10’una düşmüş durumda?
- 1974’lerde, bugünkünün on misli daha fazla sinema salonu vardı; üstüne üstlük de bir film, haftanın her günü beşer seanstan haftada toplam otuz beş seans oynuyordu. Bize eski sinemacıların anlattıklarına göre, 1974’lerde otuz beş seansın hepsinde de sinema salonları dolup taşarmış. Gerçekten de çocukluk yıllarımızı anımsadığımızda, sinemalarda dolmayan seans yoktu, bilet bulmak büyük bir olaydı. Artık sinema salonlarında böyle bir hareketlilik yok. Hafta sonları ve sömestr tatili dışında sinema salonlarının dolma ihtimali çok zayıf. Ki, yirmi yıl öncesinin tıklım tıklım dolan sinema salonları da 1.000 kişilik, 1.500 kişilik çok büyük salonlardı. Günümüz salonlarında ise ideal kapasite 150-200 kişidir.
- Türk film yapımcıları, “Sinema işletmeleri Türk filmlerine salon vermiyor.” diye yakınırken, salon bulan Türk filmleri de bu kez, seyirciyi salonlara çekemiyor. Türk sineması, seyircisiyle nasıl barışabilir?
- Türk sineması seyirciyi salonlara çekebilmeli. Salonlara çekebiliyorsa, salon bulamaması diye bir sorun yaşanması mümkün değildir. Türkiye’de sinema ile ilgili vakıflar, dernekler kuruluyor. Aradan birkaç ay geçmesine kalmadan iç çekişmeler yüzünden felce uğruyor, iş yapamaz hale geliyor. Ortak hareket edemiyoruz. Türk filmlerinde çok ciddi bir senaryo eksikliği var. Değerli sanatçılarımız var ancak az sayıda. Ayrıca senarist, yönetmen ve yapımcının mutlaka ve mutlaka ayrı ayrı insanlar olmasında sayısız yarar var. Bizde ters işleyen konu şu: Bir filme bakıyoruz, senarist aynı kişi, yönetmen aynı kişi, yapımcı aynı kişi ve hatta dağıtımcı aynı kişi. Bu, Türk sinemasında kurumsallaşmanın gerçekleştirilemediğinin en somut göstergesidir. Senaristler sadece senaryo yazmadığı sürece Türk sinemasının seyirciyle kucaklaşması mümkün değildir.

- Yapımcı, yönetmen, senarist, dağıtımcı ve kurgucu aynı insan olursa hatalar mı görülemiyor?
- Maalesef öyle. Yönetmenler ne yapımcılık, ne de dağıtımcılık yapmalı bana göre. Çünkü kendi senaryosunu yönettiği gibi, bir de kendi filminin yapımcısı ve dağıtımcısı oluyor. Bu durumda hatalarını görememeye başlıyor. Yani, bir konuya dışarıdan bakarsanız, hataları yakalayıp bunları yok etmeniz çok daha kolaydır. Batıda, filmi yönetmen çekip kurgucuya teslim eder. Çünkü hiçbir yönetmen kendi filmini ayıklayamaz. Ancak dışarıdan bir göz, objektif bir göz filme çok ilginç bir kurgu kazandırabilir.

- Türkiye’de kültür merkezlerinin kullanımını nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Kültür Bakanlığı ve belediyelerin işletmesinde olan kültür merkezlerinin yılın neredeyse 360 günü değerlendirilemediği kesindir. Sadece resmi bayramlarda, günün mana ve önemini belirten konuşmalar ile ardından da folklor gösterisi yapılıyor buralarda. Birkaç gün dışında, bu kültür merkezlerinin herhangi bir kültürel fonksiyonu maalesef yoktur. Oysa bunlar çok iyi değerlendirilebilir. Yılda yapılan bir, iki etkinlik dışında bomboş duruyorlar. Kullanıldıkları süre, yılda toplam beş günü geçmiyor. Ankara’da Seğmenler Parkı’nda, Anıt Park’ta, Altın Park’ta ve tatil yörelerindeki anfitiyatroların çevre güvenliği konusu hiç mi hiç düşünülmemiş.

- “Anfitiyatroların çevre güvenliği düşünülmemiş” derken mimari hatalardan mı söz ediyorsunuz?
- Maalesef evet. Oysa çevre güvenliği düşünülmüş olsaydı, bu anfitiyatrolar organizatörlere kiralanabilir ve buralarda tiyatro oynanabilir, konser ve açık hava sinemaları yapılabilir, paneller düzenlenebilirdi. Oysa çevre güvenliği konusundaki mimari hatalardan ötürü, bu mümkün olamıyor. Çünkü tiyatro ve konser öyle etkinliklerdir ki, gösteri sırasında insanlar kesinlikle girip çıkmamalıdır salona. Seyirciler her türlü aktiviteye bir bedel ödeyerek girmeli ve aktiviteyi ciddiye almalıdır. Bu anfitiyatroların mutlaka ve mutlaka bir kapısı olmalı ve insanlar anfitiyatroya bu kapıdan belirli bir saatte girip belirli bir saatte çıkmalıdır.
- Belediyelerin organize ettiği açık hava gösterilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Örneğin, Altınpark’ta açık hava sineması düzenledik, ücretsiz olduğundan, girip çıkandan o filmi gerçekten izlemeye gelen insanlar da rahatsız olmaya başladı. Sonunda, kimse filmi izleyemez hale geldi ve ayrılıp gitmek zorunda kaldılar. Bunlar, gelen ciddi seyirciyi de rahatsız eden şeyler. Sokaktan geçen biri, ne var ne yok diye girip çıkıyor o tür yerlere. Bu kez mevcut insanlar da rahatsız olup gidiyor ve hiçbir gösteri özelliği kalmıyor. İnsanlar, bedel ödeyerek girdiği bir gösteriyi daha ciddiye alıyor ve sonuna kadar izliyor. Ücretsiz film gösterileri de yapıldı zaman zaman Kızılay’da ama ciddiyetsiz oluyor. Yoldan gelip geçenin on dakika takılıp baktığı şeye “film gösterisi” demek kesinlikle doğru olmaz.
- Yabancı filmler bir sinema işletmecisi olarak size nasıl ulaşır?
- Sinema işletmecilerine film iki yolla ulaşır. Birincisi, Amerikan film yapımcılarının İstanbul’da kendi büroları var. Bunlar, kendi şirketlerinin filmlerini doğrudan doğruya kendileri dağıtıyorlar. İkinci yol ise, İstanbul’daki film ithalatçılarının uluslararası fuarlara katılıp satın aldığı filmlerdir.
- Uluslararası fuarlarda filmlerin, daha yapım aşamasındayken pazarlanmasının nedeni nedir? - Çünkü vizyona girdikten sonra film alma şansı pek kalmıyor. Film satışının yapım aşamasında iken gerçekleşmesi, yapımcı için de, alıcı için de daha cazip oluyor. Yapımcı, filmi, daha yapım aşamasında iken dünya piyasasına satıp avanslarını toplayıp kendini garantiye almak istiyor.
- Bir filmin tutup tutmayacağını hiç kimse bilemez mi?
- Ne dünyada, ne de Türkiye’de, hangi filmin tutacağını bilen hiç kimse yoktur. En erken, ilk seansta belli oluyor filmin gişe başarısı. Yapımcı, filmi, yapım aşamasında satıp kendini garantiye almayı tercih ediyor. Alıcı da, vizyona henüz girmemiş ve ne yapacağı belli olmayan filme para yatırarak kendini riske atıyor ama buna karşılık filmi ucuza almış oluyor. Film vizyona girip de büyük patlarsa, artık onun yanına yaklaşmak mümkün değildir; çünkü o zaman çok büyük rakamlar istenmesi kaçınılmazdır.
- Türkiye’deki film ithalatçıları uluslararası fuarlardan film seçerken hangi kriterleri göz önünde bulunduruyorlar?
- Bizde “star sistemi” geçerli. Yönetmen ikinci planda kalıyor. Bizim film ithalatçılarımız her şeyden önce oyuncu kadrosuna bakıyor, sonra yönetmene sıra geliyor. Bir de filmle ilgili basında bir şeyler çıkmış olması, ithalatçılar için filmi cazip hale getiriyor.
- Uluslararası fuarlarda filmler nasıl satılıyor?
- Örneğin on film bir paket halinde satılır. Bir tane lokomotif film olur, dokuz tane de daha zayıf film paket halinde satılır. Cannes Film Festivali’nde de aynı şeye şahit oldum. İddialı, iddiasız, komedi, dram gibi değişik özelliklerde filmleri paket halinde satmayı tercih ediyorlar. Ama belli filmleri cımbızlamaya kalktığınız zaman, onların fiyatı birdenbire çok çok yukarılara çıkıyor.

- Türk filmlerine verilen devlet yardımlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Ben, Türk filmine karşılıksız devlet yardımını kesinlikle doğru bulmuyorum. Ciddi boyutta istismara neden oluyor. Örneğin, beş milyar lira karşılıksız yardım alıp üç milyar bütçeli film yapanlar çıkıyor. Bütçeler genellikle şişirilmiş oluyor. Bunun sonucunda da, “devletten karşılıksız yardım almış kötü filmler” çıkıyor ortaya.
- Türk film sektörü karşılıksız yardım yerine nasıl bir sistemle desteklenmeli?
- “Geri ödemeli, düşük faizli kredi” sistemi getirilse film yapımcıları olaya çok daha ciddi bakacaktır, kayırma olmayacaktır. Yeni bir hükümet geldiği zaman, onun yandaşlarının film projelerine karşılıksız devlet yardımı yapılıyor. Hükümet değişince, bu kez yeni hükümetin yandaşları bu karşılıksız paraları alıyor ve ortaya kesinlikle iyi bir film çıkmıyor. Nasıl ki, turizm ya da hayvancılık karşılıksız değil de düşük faizli kredi ile teşvik ediliyorsa, sinema da o şekilde teşvik edilmeli. Bu kredi geri dönmeli ki, diğer film yapımcıları da bu krediden ilerde yararlanabilsin.
- Film seçiminde riskler var mı?
- Film seçimi kumara benziyor. Çok umut bağlanan kimi filmler seyirciyle hiç kucaklaşmıyor, hiç ummadığınız filmler de büyük işler yapabiliyor. Örneğin, “Evde Tek Başına” çok ufak bütçeli bir film olmasına karşın, çok büyük işler yaptı, tüm dünyada gişe rekorları kırdı. Büyük prodüksiyon olan “Kızıl Ekim” gibi bir film ise hiç mi hiç ilgi görmedi.
- Filmler değişik ülkelerde neden farklı reaksiyonlar alabiliyor?
- “Batman” Amerika’da büyük iş yaptı, Türkiye’de yapmadı. Bunun tersi de var. Örneğin, “Temel İçgüdü” Amerika’da çok sönüktü, ama Türkiye’de büyük iş yaptı. Türkiye’de erotik filmler Amerika’dan çok daha fazla iş yapıyor. Oysa Amerika ve Avrupa ülkelerinde erotik film pek fazla iş yapmaz.
- Yabancı bir filmin genellikle kaç kopyası getirilir ve bunlar ne kadar süre oynadıktan sonra izlenemez hale gelir?
- Popüler Amerikan filmleri 25-26 kopya, Avrupa filmleri 2-3 kopya getiriliyor. Sürekli vizyon gören film kopyası, bir yıl sonra çiziklerden ötürü artık izlenemez duruma geliyor. Türkiye’ye gelen filmlere beş yıl için telif hakkı ödeniyor. Belli dönemlerde noter huzurunda kopyaların imhasına gidiliyor.
- Sinematek gösterimlerini ve film festivallerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Eskiden hep Amerikan filmleri izleniyordu. Dağıtımcılar, işletmeciler onu tercih ediyordu, insanlar o yönde kanalize olmuştu. Ama sonra, hem Sinematek, hem İstanbul Film Festivali’nin katkısı sayesinde insanlar Avrupa filminin de tadını almaya başladılar ve böylece, ülkemizde yepyeni bir sinema kuşağı yetişmiş oldu.
- Amerikan sinemasının rekabeti karşısında Avrupa sinemasının durumu nasıl?
- Amerikan sineması tüm dünyaya hâkim durumda. Amerikan ihracat gelirlerinin silahtan sonra ikinci sırasını sinema sektörü oluşturuyor. Televizyonuyla, basınıyla, yan ürünleriyle, Amerika kendi sinemasını destekliyor ve hem inanılmaz paralar kazanıyor, hem de Amerikan kültürünü bütün dünyaya yaymış ve yerleştirmiş oluyor. Son yıllarda, Amerikan filminin rekabetine karşı Avrupa filmini koruyucu önlemler alınıyor gerçi ama Avrupa sineması bile bu rekabete pek dayanamıyor.

- Türkiye’de “arabalı sinema” yapmayı hiç düşündünüz mü?
- Belediyelerden çok teklif geldi. Ancak üç, beş ay sonra yozlaşacağını, içki, esrar gibi şeyler olabileceğini düşündüğüm için kabul etmedim. Bence, yazlık klasik açık hava sineması en ideali.
- O eski açık hava sinemalarının başına neler geldi?
- Hepsi apartman ve iş hanı oldu. Çünkü şehir merkezindeydiler. Arsa Türkiye’de çok büyük rant elde ettiği için açık hava sinemaları binaya dönüştü. Bir zamanlar, sadece Ankara’daki açık hava sinemalarının sayısı 170’i bulmuştu. Her mahallede, her semtte bulunan bu açık hava sinemaları tek tek kapandı tabii. Yine gazoz içilen, çekirdek yenen, bütün mahallenin gittiği klasik açık hava sinemaları açılabilir…
Röportaj: MURAT ÖZSOY - Temmuz 1996
Yeni yorum ekle