Diyalektik Kaçınılmaz Mıdır?
Saygın Ünel
Diyalektik; modern düşünce tarihinde çoğu zaman yalnızca bir yöntem olarak değil, düşüncenin ve gerçekliğin zorunlu hareketi olarak ele alınmıştır. Özellikle Hegel ile birlikte çelişki, bir hatanın değil kavramın kendi iç dinamiğinin ifadesi haline gelir; bir şey, ancak kendi karşıtıyla ilişkisi içinde belirlenebilir. Bu yaklaşım, Marx tarafından maddi dünyaya uygulanarakdiyalektiği yalnızca düşüncenin değil, toplumsal ve tarihsel gerçekliğin de yapısal bir ilkesi olarak yeniden kurar.
Bu noktada diyalektik; bir tercih değil, neredeyse kaçınılmaz bir zorunluluk gibi görünmeye başlar.Ancak bu görünüm, kendiliğinden bir kesinlik taşımaz. Diyalektiğin bu ölçüde genelleştirilmesi, onun açıklayıcı gücünden çok, kapsamının genişletilmesinden kaynaklanıyor olabilir. Zira bir yöntemin birçok olguyu açıklayabilmesi onun zorunlu olduğu anlamına gelmez. Diyalektiğin güçlü bir açıklama modeli olması ile kaçınılmaz bir yapı olması arasında, çoğu zaman gözden kaçan fakat felsefi açıdan belirleyici bir fark vardır.
Diyalektiğin kaçınılmazlığı iddiası, iki temel varsayıma dayanır. Birincisi gerçekliğin kendi içinde çelişkiler barındırdığı; ikincisi ise bu çelişkilerin yalnızca diyalektik bir hareket içinde kavranabileceğidir.
Marx’ın tarihsel materyalizmi açısından bakıldığında, üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki gerilim ya da sınıflar arasındaki karşıtlıklar, gerçekten de tarihsel değişimin motoru olarak işlev görür. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta;gerçeklikte çatışmaların bulunması, bu çatışmaların zorunlu olarak diyalektik bir yapıya sahip olduğunu göstermez. Çatışma ile diyalektik, özdeş değildir.Bu ayrım önemlidir çünkü diyalektik; yalnızca karşıtlıkların varlığını değil, bu karşıtlıkların belirli bir hareket tarzı içinde aşılmasını da içermektedir. Oysa tarihsel süreçler incelendiğinde, her karşıtlığın sentezle sonuçlanmadığı, hatta kimi zaman çözülmeden yeniden üretildiği görülür. Bu durumda diyalektik, gerçekliği olduğu gibi betimleyen zorunlu bir yasa olmaktan çok onu belirli bir mantıksal şema içinde anlamlandırma girişimi haline gelir.Buradan hareketle şu soru kaçınılmazdır artık;diyalektik, gerçekliğin kendisine mi aittiryoksa onu kavrayan düşüncenin bir örgütlenme biçimi midir? Eğer ikinci ihtimal ciddiye alınırsa, diyalektik artık zorunlu bir yapı değil, güçlü fakat sınırlı bir kavramsal araç olarak değerlendirilmek zorundadır. Bu durumda diyalektiğin kaçınılmazlığı değil, hangi koşullar altında geçerli olduğu sorusu da ön plana çıkar.
Diyalektiği kaçınılmaz olarak görmekonu eleştirel bir yöntem olmaktan çıkarıp, sorgulanmayan bir şeye dönüştürme riski taşır. Oysa Marx’ın düşüncesinin gücü, diyalektiği bir dogma haline getirmesinde değil tarihsel ve maddi koşullar içinde sürekli yeniden işlemesinde yatar. Bu nedenle diyalektik, ancak kendi sınırları da düşüncenin konusu haline geldiğinde, gerçekten eleştirel bir işlev kazanır.
Sonuç olarak diyalektik, düşünce ve gerçeklik için vazgeçilmez bir zorunluluk olarak değil; belirli türden ilişkileri ve dönüşümleri kavramakta son derece etkili bir yöntem olarak değerlendirilmelidir. Onu kaçınılmaz kılan şey genellikle gerçekliğin kendisi değil, onu belirli bir çerçevede düşünme alışkanlıklarımızdır. Bu alışkanlık sorgulanmadığı sürece, diyalektik bir açıklama aracı olmaktan çıkar ve kendi kendini doğrulayan bir varsayıma dönüşür.
Yeni yorum ekle