Kamyonet Sürücüsü
Bir kamyonetteyim. Önde sürücünün yanında oturuyorum ama yer öylesine dar ki adam vites değiştirirken bacağıma dokunmasın diye iyice kenara çekilip pencereye yapışıyorum. Tek kelime etmek istemiyor canım; ancak yolu tarif etmek için açıyorum ağzımı. Adamın yan gözle bana baktığının farkındayım, konuşmak için fırsat kolladığının da. Ama bunacesaret edemiyor ya da nereden başlaması gerektiğini kestiremeye çalışıyor belki.Bense korkular içindeyim, çelişik duygularla savrulup duruyorum. Günlerdir yaşadıklarım, verdiğim zor karar ve gizlice giriştiğim eylem yüzünden yorgunum;çünkü kaçarcasına çıktığım bu yolun sonu nereye varacak belli değil. Kısacası sohbet havasında değilim, oysa adam konuşmaya can atıyor, en azından kafasını karıştıran bazı soruların yanıtını öğrenmek istiyor, seziyorum. Ne de olsa; herkesin özel hayatına burnunu sokmayı çok seven bir toplumdan geliyor. Muhtemelen soru soracak, kentin bir ucundan öbür ucuna taşınan yalnız bir kadının mutlaka ilgi çekici bir öyküsü vardır.İşte tam da bu öykümerakını kamçılıyor ama hem benim soğuktutumum hem de içinedaldığımız yoğun trafik, sohbet havasını yakalamasına izin vermiyor bir türlü.
İyi bir semtteki dayalı döşeli bir evden, yalnız başıma taşınıyorum. Üstelik acelem var ve doğru dürüst eşyam yok. Gösterdiğim birkaç parçayı kamyonete taşırken merakını yenememiş, “Hepsi bu mu abla?” diye sormuştu. Aldığı tek sözcüklü yanıttan pek tatmin olmadı sanırım. Böyle alelacele taşındığıma bakarken,sırrımı öğrenmeisteği de içini kemirmeyeçoktan başlamıştıbile.
İkimiz de susarak epeyce yol alıyoruz. Kentin kalabalık caddelerini geçip görece tenha sokaklara saptığımızda, “epey uzağa gelmişsin be abla.” deme cesaretini buluyor sonunda. Duymazdan geliyorum.
“İlk kavşaktan sola dönelim.” dediğimde, belki sözün gerisi gelir diye umutlanıyor ama yanılıyor. Umduğu olmayınca sessizce ana yoldan ayrılıptali yola giriyor.Sola dönüyoruz, “biraz sonra yol ikiye ayrılacak, biz sağdakine gireceğiz. Sonra da otobüs durağının hemen yanından yokuşu tırmanacağız.”
Yol tarifi Meryem’ den: bu Meryem’in her sabah otobüse bindiği durak, doğru yolda olduğumu kendime kanıtlamış oluyorum böylece.
Külüstür kamyonet, bozuk yokuşta sarsıla sarsıla ilerlerken bir çukura girdiğinde açık kasadaki eşyalar gürültüyle birbirine çarpıyor. Hepsinden sonra yüklenen ayaklı dikiş makinesi, ağırlığıyla yerlerinden oynamalarına engel olmasa kamyonetin kasası çoktan depreme uğramış gibi dağılırdı. Üzerlerine gelişigüzelatılmış brandanın da bir yararı yok, zaten bir ucu sıkıştırıldığı yerden kurtulmuş aracın rüzgârıyla pat pat çırpınıp duruyor.
Köy yoluna benzer bu tenha yoldaşoförün birden neşelendiğini fark ediyorum.Geldiğimizbu semte bakarak beni kendisine yakın bulmaya başladı sanırım. Ama hâlâ soru sorma konusunda ikircikli, beni ürkütmekten çekiniyorya da söze başlamak için usturuplu bir giriş cümlesi arıyor.Yoldan ayırıp bana yönelttiği bakışlarının ağırlığını hissediyorum üstümde. Pencereyesığınmayı sürdürüyorum.
Bazı insanlar nedensebaşkalarının öykülerini çok merak eder. Bir daha hiç görmeyecekleri birini sorguya çekmekten alamazlar kendilerini. Kabukları içinde yaşadıkları tekdüze hayatı böylece renklendireceklerini sanırlar.Film yıldızlarının, şarkıcıların, sporcuların hayatlarını, sanki kendileri yaşıyormuşçasına merakla izlemeleri bundandır.Bir yabancınınbaşından geçenleri öğrenmenin mantığını çözemeyenlerdenim ben. Örneğin belediye otobüsünde, üç durak sonra inecek bir yolcunun, sırf yanında oturduğum içinbeni ahret sorgusuna çekmesinin ne anlamı olabilir? Ya da bir doktor muayenehanesinde sıra bekleyen iki hastadan birininöbürünü sorularla bunaltmasının mantığı nedir? Kamyonetiyle eşyasını taşıdığı müşterinin yaşamının ayrıntılarısürücüyü neden ilgilendirir?
Bunları düşünüyorum.Neyse ki ben evliliği boyunca susmaya alışmış bir kadınım. Hiçbir derdimi dinlemek istemeyen bir adamla uzun yıllar yaşamış, suskun bir kadın. İç sesi en yakın dert ortağı olmuş.Yine susuyorum.
Kamyonethoplayıp zıplamaya devam ederken, yolumuzun kısaldığını fark eden sürücünün, baştan beri kapatmak zorunda kaldığıçenesiaçılıyor birden; “Sen çıktığın evi eşyalı mı tutmuştun abla?” diye soruyor. “Sen” sözcüğündekisaygısızca vurgu, ikimizinyakın dost olduğumuzgibi bir anlam içeriyor sanırım, öyle bir rahatlık var söylenişinde. “Abla” yerine “Kanka” da diyebilirdi.
Taşındığım koca evden neden sadece üç beş parça şey aldığımımerak ediyor,içinde düğümlenen soru bu. Ne demek istediğini anlıyorum elbette,anlamazdan geliyorum, ona açıklama yapmak yerine kısa ve soğuk bir; “evet.” çıkıyor ağzımdan.Yutkunuyor, daha merak ettiği çok şey var ama başka soru sormaya yüreklenemiyor. (Örneğin; dul muyum? Bekâr mıyım? Kaç yaşındayım vb.)
Pencereden dışarı bakmayı inatla sürdürüyorum; Yolun iki tarafını tutmuş bakımsız evlerden sokağa dökülmüşbir sürü çocuk var. Yetişkinler pek yok ortada, onlar ekmek parası peşindedirler, çocukları da böyle başıboş, kendi kedilerine bakarak büyüyorlar. Burada ne kadar yaşayacağım, hayatımı düzene sokabilecek miyim? Bir işim yok, güvencem yok. Mahalleli beni kabullenecek mi? Belki de dışlanırım. İnsanlar kendileri gibi olmayanları pek sevmiyor.
Uzun, karanlık bir tünele girmiş gibiyim, sonu görünmeyen bir tünele.
“Abla sen de pek suskunmuşsun iki kelime etsek yol daha çabuk geçerdi.”
İrkiliyorum. İlle bir şeyler öğrenecek, meraktan çatlıyor. Konuşmak dediği de sorgulama.
Adam içimdeki yalnızlıktan habersiz. Ağır bir yük gibi omuzlarıma binen, gelecek kaygılarımdan habersiz, ölüme ne kadar yakın durduğumdan, içimi yakıp kavuran pişmanlıklarımdan, bu gidişin bir kaçış olduğundan habersiz,terk ettiğim evde bıraktığım gençliğimden de habersiz; onunla sohbet etmemi bekliyor.
“Sağda, bakkalın önünde dur.” dediğimde, biraz şaşırmış; “Geldik mi?” diye soruyor. Bu gereksiz soruyu cevaplamıyorum.
Kamyonetin yaklaştığını gören bakkal Nuri Efendi ve oğlu Serkan koşup geliyorlar. Kendimi hemen dışarı atıyorum, bu karabasana benzer yolculuk bittiği için derin bir nefes alıyorum. Onları görmek güven duymamı sağlıyor.
Hoş geldin vetanışma faslından sonra, üç erkek taşıma işini on beş dakikada bitiriyorlar.Yukarı çıkan merdivenler dar olduğundan, dikiş makinesini çıkarmak biraz zaman alıyor. Başka da işe yarar bir şeyyok zaten.
Kamyonetin parasını ödeyip yukarı çıkıyorum ama adam gitmekte pek acele etmiyor gibi, oyalanıyor. Pencereden gizlice bakıyorum; Kapı önünde Nuri Efendi’yle konuşuyor,benden alamadığı bilgileri ondan alacağını umuyor olmalı.Arada başını kaldırıp yukarıya bakıyor, bir şeyleri iyice kafasına yerleştirmeye çalışıyor sanki. Serkan dükkândan çıkıp bir paket sigara getirip veriyor. Hiç acele etmeden açıyor paketi, Nuri efendiye uzatıyor, o elini göğsüne bastırarak bir şeyler söylüyor (sanırım sigara kullanmıyor) Kendisi, yaktığı sigarayı tüttürürken baba oğul içeri giriyorlar. Biraz daha oyalanıyor, konuşacak kimse kalmayınca külüstürüne binip gidiyor.
Pencereden çekilip eve bakıyorum, küçücük ama temiz, belli ki ben gelmeden biri girip temizlemiş. Yerleşmem uzun sürmüyor. Sonra biraz dinleneyim diye uzanıyorum,uyuyup kalmışım. Kapım vurulduğunda uyanıyorum, bakıyorum hava kararmış. Meryem’i karşımda görünce şaşırıyorum, içeri alıyorum, birbirimize sarılıp uzun uzun ağlıyoruz.
İşten yeni dönmüş, eve girmeden uğramış bana. “Eve girersem bir daha çıkamam abla, çocuklar kurt gibi açtır şimdi, bir sürü de birikmiş dertleri vardır, ellerinden kurtulamam.” diyor.Biraz oturuyor, çok yorgun ve çocuklar yüzünden tedirgin, anlıyorum. Sabahın köründe evden çıkıp kentin uzak semtlerine temizliğe gidiyor, biz de zaten böyle tanışmıştık. Evde bıraktığı iki çocuk birbirine emanet.Meryem yalnız bir anne, kocası inşaattan düşüp ölmüş. Tek başına hayata tutunmaya çalışıyor.Her ayrıntısını bildiğim yaşam öyküsünün beni yüreklendirdiğini, cesur adımlar atmamı sağladığını söylersem yalan olmaz. Biraz konuşuyoruz, onu fazla tutmanın haksızlık olacağını biliyorum.
Giderken “Pazar günü görüşürüz.” diyor.
Dert ortağım. Bu evi bana o buldu. Bu nedenle ona minnettarım.
Akşam yemeğini bakkal Nuri Efendinin davetiyle onlarda yiyorum. Karısı Firdevs Hanım’ın güzel yemekleri ve sofradaki dinginlik, yıllardır tatmadığım bir huzuru yaşatıyor bana. Serkan üniversite sınavına girecekmiş, bu konuda bazı sorular soruyor. “Ben o sınava gireli çok oldu evlat, eğer kurallar değişmediyse” diye başlayıp bildiklerimi aktarıyorum. Bugünden başlayarak onların kiracısıyım. Aile bakkalın üstündeki dairede oturuyor, ben en üst kattaki yarım dairede kalacağım.
Nuri Efendi’nin ve eşinin hakkımda bildikleri şeyler çok kısıtlı. Yalnızca yeni boşanmış olduğumu ve adresimi herkesten sakladığımı biliyorlar o kadar. Ben de onların, Meryem’i iyi tanıdıkları ve güvendikleri için kiracıları olmamı kabul ettiklerini biliyorum. Yemek boyunca meraklı sorularla bunaltmıyorlar, buda beni mutlu ediyor.
Gece evimde yalnız kalınca günlüğümü açıyorum. Epeydir yazmaya fırsat bulamadığımdan, son yazdıklarımı unutmuşum. Küçük ampulün ölgün ışığında son sayfayı okuyorum; “Nihayet boşandım. Artık bu evde kalamam.” Evet bu satırları sevinç gözyaşlarıyla yazmıştım.Kocam adliyeden çıkarken; “boşandım diye sevinme, üç gün sonra burnun sürtülür dönüp gelirsin.” demişti. İşte böyle vedalaşmıştık.
Hepsi bu kadar.
Bir iki sayfa geriye dönüyorum, şunları yazmışım; “Çoktan yitip gittiğini ve unuttuğumu sandığım, o zamanki çocuk aklımla kafamda bir türlü doğru yerini bulamayan kadın mahkumlar olayının, son zamanlarda bunca netlikle çıkıp gelmesine anlam vermeye çalışıyorum. O kadınlar geceleri bile aklımda, sık sık rüyalarıma giriyor.”
Evliliğin, daha doğrusu kocamla yaşadığım hayatın, beni hiçlik sınırına getirdiği günlerde bu anının canlanması, bilinç altının yaşanan her anı sakladığının ve yeri geldiğinde su yüzüne çıkardığının bir kanıtıydı sanki. Artık onların yazgılarını anlayabilecek, onlara hak verecek yaşa eriştiğimi vurgulayan bir kader ortaklığı da denebilir buna.
“İlk Okul yıllarımdı, fabrikanın okulunda okuyordum. Nerdeyse bütün öğrenciler, lojmanlarda oturan fabrika çalışanlarının çocuklarıydık. Hepimiz, fabrikamızda dokunan bir pamuklu kumaştan dikilmişformalar giyiyorduk. Sabahları derse girmeden önce okul bahçesinde toplanır sıra olurduk. Biz hep birlikte andımızı coşkuyla okurken, lojmanlardan ve okuldan epeyce uzakta bulunan kadın tutukevinin mahkumları, başlarında iki gardiyanla okul bahçesinin dışından geçip fabrikaya çalışmaya giderlerdi.
Turuncu pantolon ve üstlükleri, onları toplum içinde görünür kılıyordu. Bunun dışında çevremizdeki kadınlardan hiçbir farkları yoktu. Başları örtülü, gözleri yerde, bir tabur asker gibi sessizce yürüyüp giderlerdi.
Ben büyüklerimden bu uygulamanın, mahkumlar açısından son derece olumlu olduğunu duyuyordum. Bu bir ıslah (iyileştirme) hareketiydi. Tutukevi’nde bomboş oturmak yerine çalışıyor, az da olsa para kazanıyorlardı ve meslek öğrenip vasıflı dokuma işçisi oluyorlardı. Dahası onlara okuma yazma ve yurttaşlık bilgileri de öğretiliyordu.
Oysa, kaynayan bambaşka bir cadı kazanı daha vardı; o kadınların hepsi cinayet işlemiş canilerdi ve bu kadar içimizde olmaları doğru değildi. Çoğunun kocalarını öldürmüş oldukları söyleniyordu. Bu duyduklarımdan ürperiyor ve korkuyordum. Onları birer caniye dönüştüren şey neydi? Kısacası, bu olayı vicdanımın neresine konumlandıracağımı bilemiyordum.
Çocukluğumdaçözümlenemeden kalan bu anı, yıllar sonra neden çıkagelmişti ve yakamı neden bırakmıyordu. İşinde gücünde, çocuk doğurup kocasına hizmet eden kendi halindeki kadınlar nasıl oluyor da cinayet işleme noktasına geliyorlardı?
Olayı çok yakın bir zamanda çözebildim. Ben bile, iyi eğitimli bir adamla evlenmişken, beni sıfır noktasına dahası intiharın kenarına kadar getirenolaylardan yılıp boşanmaya karar vermemiş miydim? Ya boşanamayan, boşansa da gidecek bir yeri olmayan çaresiz kadınlar ne yapabilirlerdi? Çünkü anlayış, teşekkür, ilgi ve sevgi beklemenin boşunalığını anladığın halde, karşındaki kişiye hâlâ köle gibi hizmet etmeyi sürdürmek zorunda kalırsan ve en küçük bir kusurun dayakla cezalandırılırsavahşileşebilirsin. Bunu anlamak artık hiç de zor değil benim için.
***
Bir hafta kadar dinleniyorum. Azat edilmiş bir köle gibiyim. Hiçbir iş yapmadan, kitap okuyarak geçiriyorum günleri. Yorgun ruhumu dinlendiriyorum. Sonunda artık bir iş bulmam gerektiğine karar veriyorum.
O sabah erkenden uyanıp hazırlanıyorum, arasına peynir koyduğum ekmeği yiyorum bir yandan da. Sık sık pencereye yaklaşıp sokağın başından Meryem’in görünüp görünmediğine bakıyorum. Her gün aynı saatte bindiği otobüsü kaçırmaması gerek, benim yüzümden gecikmesin diye tetikteyim. Birlikte kente ineceğiz, o işine gidecek ben de iş arayacağım.
İş nasıl aranır, nerelere başvurulur, kimlerle görüşülür? Bilmiyorum. Aslında ben hiç iş aramadım, fakülteyi bitirdiğimde iş bana bir altın tepside sunulmuştu. Atandığım kentte de huzurlu ve başarılı olduğum bir ortam vardı. Ama bu dinginlik uzun sürmedi. Kocamla tanıştım ve aynı kent hayatımın bir kâbusa dönüşmesine de sahne oldu.
Kapım vurulunca birden irkiliyorum, son lokmamı da yutup koşuyorum. “Meryem” diyerek açıyorum kapıyı ama sözcüğün ikinci hecesi boğazımda düğümlenip kalıyor, çok kısa bir süre gözlerime inanamadan bakıyorum; Kamyonet şoförü karşımda.
Meryem’i görmek için pencereden sık sık baktığım halde bu adamın kamyonetini nasıl görmedim ben? Sinsi yılan.
“Senin burada ne işin var?” Sesim çığlık gibi çınlıyor. Bir yandan da kapıyı kapatıp adamı dışarda bırakmaya çalışıyorum. Çabam boşuna, koca gövdesiyle beni itip içeri girmesi çok zor olmuyor. Suratında iğrenç bir sırıtışla; “Burada böyle yalnız kalmana gönlüm razı olmadı.” diyor. Sonra üstüme doğru yürüyüp bana sarılmaya çalışıyor, var gücümle itiyorum. Bağırmak istiyorum sesim çıkmıyor. Bacaklarını tekmeliyorum, öyle güçlü ki bana mısın demiyor. Bir yandan beni içeriye sürüklemeye ve yatağa atmaya uğraşırken bir yandan da sıklaşmış soluklarının arasından, yalnız bir kadını mutlu etmenin sevap olduğuna ilişkin bir şeyler geveliyor.
Direnip çırpındıkça gücümün tükendiğini hissediyorum. Tam o sırada ayakkabılığın yanında duran şemsiye ilişiyor gözüme, son bir çabayla uzanıp alıyorum. Nasıl bulduğuma sonradan kendimin bile inanamadığım bir güçle adamın suratına indiriyorum. Şaşkınlıkla beni bırakıp elleriyle yüzünü kapattığında, şemsiyeyi rasgele, şuursuzca savuruyorum. Kaç kez vurduğumu Allah bilir,kumaş parçalanıyor, teller ortaya çıkıyor.Ben hırsla vurdukçaadam kendini korumak için ikiye katlanıyor, bu kez de sırtı beli neresi rast gelirse indiriyorum şemsiyenin sapını.Nice sora bu savunma çılgınlığını kesip, atıyorum elimden.Adambaygın yere yığılıyor.Donup kaldığım köşeden bakıyorum, tellerin parçaladığıyüzü gözü kan içinde.
Tüm gövdem sarsılıyor, yüreğim yerinden fırlayacak sanki. Çenelerim birbirine vuruyor. Dilim kupkuru, sesim içime kaçmış.
Açık sokak kapısının önünde duran Meryem’i o zaman görüyorum. Birbirimize fal taşı gibi açılmış gözlerle bakıyoruz. Sağ elimin işaret parmağıylayerde yatan adamı gösteriyorum ona.
Sonra Meryem eğilip nabzını yokluyor. “Korkma, yaşıyor.” diyor kısık bir sesle.
Olduğum yere çöküyorum.
2025
Yeni yorum ekle