Meliha Yıldırım’ın Ankaralı Yazarları:
Celal İlhan ile Söyleşi

İnsana ulaşmanın, onun elinden tutmanın yollarından biridir edebiyat.
Benim Ankara’m, çok özel ve çok büyük anlam yüklüdür.
C.İlhan
Merhaba, değerli Yazar arkadaşım Celal İlhan. Kitaplarınızla, edebiyatçı ve toplumcu gerçekçi kimliğinizle sizi birçok alanda görüyoruz. Edebiyata verdiğiniz bunca emeği, yoğun sevgiyi neye bağlıyorsunuz?
İnsana ulaşmanın da kendine ulaşmanın da birden çok yolu vardır. Herkes bilir ki ikincisi için vereceğimiz çaba, birincisine göre çok daha güçlü olmak zorundadır. O nedenle, insanı sevmeyi, toplumun karşılaştığı sorunlara, çıkmazlara onlardan biri olarak karşı çıkmayı, yerine göre, önde giderek, yaşamsal sorunları göğüslemeyi de göze almak gerekir. Bu noktada, bizim gibi halkın içinden, en aşağılardan yola çıkanlar (Köy Enstitülerini anımsayalım), kendilerini bir ölçüde kurtardıktan sonra, köklerine dönerek onlar için de bir şeyler yapmak istemeleri son derece doğaldır. Bizim toplumcu gerçekçiliğimiz bu kaynaktan, bu yaşanmışlıktan beslenir. Dikkat edilirse, Köy Enstitüsü çıkışlı yazarların yüzde doksan dokuzu suya sabuna dokunan yazarlardır.
İlk ne zaman karar verdiniz yazmanız gerektiğine, sizi tetikleyen neydi o dönem? Bize edebiyat yolculuğunuzu anlatır mısınız?
Mesleğim gereği (makine teknikerliği) okumaya yazmaya, edebiyata yakın durmaya olanağım yoktu. Ömrümün önemli bir bölümü büyük sanayi işletmelerinde, vardiyalarda, makine gürültüleri içinde geçti. Ne zamanki emekli oldum, o içimde tepinip duran yazma isteğine ancak yönelebildim. O ara da yaşım altmışa dayanmıştı.
1988 sonbaharında emekli olduktan sonra; ilk göz ağrım Ankara’da buldum kendimi. Gençliğimin Ankara’sı çok değişmişti. Ders kitapları dışında yeni kitaplarla burada tanışmış, kitapların önüme serdiği düş ormanlarına doludizgin burada dalmıştım. Okudukça açıldığım, sevdalarımın çiçek açtığı, bir güzel kızın elinden tutma coşkusuyla ilk kez bulutlara yükseldiğim Ankara’ya, başkentimize unutamadığım, iz bırakan yoğun duygularla döndüm.
Yirmi yıllık bir ayrılıktan sonra Ankara yine güzeldi.
Geri dönmekle doğru bir şey yaptığımı kısa sürede anlamıştım. Aradığımı bulabileceğim, sanat, edebiyat, müzik, resim gibi tüm incelikleri, çağdaş olanakları içinde barındırıyordu.
İlk ilişki kurduklarım, çoktan emekli olmuş, Köy Enstitülü öğretmen yazar ağabeylerdi. Talip Apaydın, Mahmut Makal, Ali Dündar, Osman Bolulu, Musa Uysal, Osman Nuri Poyrazoğlu vb… Bu saygın küme, kendilerine “Ankara Dostları” adını vermişti. Her hafta toplanıyor, ülkede olup bitenleri, yeni yayımlanmış kitapları, dergileri konuşuyor, tartışıyorlardı. Yazmaya yönelmemde onların çok büyük katkısı olmuştur. O süreçte başladım yazmaya, öyküleri sevmeye. Yazdıklarımı onlara okuyor, eleştirilerini zevkle ve coşkuyla izliyordum. Bu güzel dostluk on yıl kadar sürdü. Sonra her yıl birkaçını sonsuzluğa yolcu ettik o güzel, yurtsever insanların.
Yazarken çoğu zaman ne hissedersiniz? Korku, mutluluk ya da hiçbir şeye takılmadan kendinizi yalnızca o ana mı bırakırsınız?
Beynimde oluşan ilişkiyi / kurguyu, yazıya dökerken, acıyı ve mutluluğu birlikte yaşadığımı sanıyorum. Asla sözcüklerle oynayan, onlara takla attıran biri değilimdir. Belki sözcüklerle sevişen, onları öpüp koklayan, gerektiğinde acımadan eleyebilen, yerini tam bulan sözcüğü yakaladığım da ise “Yaşasın!” diye bağırıp taşkınlık yaptığım çok olmuştur.
Yazmak aşkın ve taşkın bir eylemdir bence.
Toplumsal ya da günlük olayları kolaylıkla kurguya çevirir misiniz? Sizin edebiyatçı kimliğinizi de düşünerek meseleyi ele alışınıza, hayatın içinden süzülüp gelenler diyebilir miyiz?
Konumuz, hakkını vererek yazmaksa kolaylık diye bir şey yoktur yazar için. Söke söke ilerlemek, bir bakıma ince iğneyle kuyu kazmak eylemidir yazmak. Toplumcu bir yazarın amacı, kurgularından ya da yaşamımdan damıttıklarıyla; üreten, acı çeken, hakkını bir türlü alamayan insanlara bir soluk, bir umut verebilmek olmalıdır. Bunu yaparken, yazınsal kaygılardan uzak, savsözlerle doldurmamak gerekir metni. O ayrıntıyı dikkate almazsanız, yazdığınız siyasi bir söyleve dönüşür. İyi okur, kendine akıl veren, tepeden bakan, ben bilirimci yazardan çok kısa zamanda uzaklaşır.
Evet, kısaca söylemek gerekirse, öykülerimin çoğu, başıma gelenlerden, acısını ya da sevincini yoğun yaşadığım olaylardan esinlenerek yazılmışlardır. Herkesin yaşamının bir roman olduğu söylemi atmasyon bir söylem değildir. Türkçeyi öğrenmiş, sevmişsek ve yazmayı da biliyorsak elbette.
Kitaplarınızdan konuşsak, bize onlardan bahseder misiniz?
Köy Enstitülü bir öğretmenin yazdığı, doğup büyüdüğü beldesini (Bahadın’ı) anlattığı kitabı örnek alarak, kendi köyümü yazdım. Bu kitap “Anadolu’da Bir Nokta” adlıyla yayımlandı. Kendi çapında bir incelemeydi. Köyümü, Köçekkömü’nü ilkbahardan başlayarak dört mevsimi nasıl yaşadıklarını anlattım. Cem törenlerinden, düğünlere, koç katımından ırgatlık ve harman dönemine, köylünün kış gecelerini nasıl bir tür eğitime dönüştürdüğünü büyük bir coşkuyla yazdım. Dostlarıma, özellikle Köy Enstitülü dostlarıma ve köylüme gururla sundum çalışmamı.
Köy Enstitülü ünlü yazar Mahmut Makal, kitabı okuduktan sonra, “Yazmayı sakın bırakma, bu kitabı yazan biri, eminim daha iyilerini de yazar” diyerek, çok önemli bir destek vermişti bana. O desteği ve Makal öğretmenimi hiç unutmadım.
O hızla başladım yazmaya. Yazarken, bir soruna dokunarak, arı, duru Türkçeyle, anlaşılırlığı öne çıkararak, yazmayı amaç edinmişimdir. Öykülerimde gereksiz, “olsa da olur, olmasa da” türü sözcükler en dargın olduğum sözcüklerdir. Bu seçimimde Köy Enstitülü yazar dostlarımın etkisi büyüktür.
İş yaşamım, mücadelelerle, sendikal çalışmalarla, acılar ve mutluluklarla doluydu. Eli kalem tutan biri bu yaşanmışlıklardan, bir değil birkaç roman çıkarabilirdi.
Birçok yazar gibi ben de öykülerle başladım yazmaya. Yoğun çalışmalar sonunda iki öykü kitabı art arda geldi. Ateşle Dans ve Dokunan.
İkisinde de emek ve işçi öyküleri ağırlıktaydı.
Ateşle Dans kitabında yer alan, “65 Metrede” adlı öyküm, 2003 yılında, Tuncer Uçarol ve eşi Aytül hanımın başlattığı, Abdullah Baştürk İşçi Öyküleri yarışmasında, Birincilik Ödülü aldı. Adımı “işçi yazar”a çıkaran o öykü oldu diyebilirim.
Çalışmalarım öyle sürüp giderken, kendimi yokladığımda, kısa öykülerle istediğim sonucu alamayacağımı, hep bir eksik kalacağımı düşünmeye başladım. Roman yazmanın çok güç bir iş olduğunu varsaydığım için, uzun süre karar veremedim. Sonunda olması gerek oldu.
Grevden Dönenin! (2008) o düşüncenin sonucudur.
Kitap, sendikacılara ve kendini devaynasında gören işverenlere, çok ciddi eleştiriler getiriyordu. Büyük bir ilgiyle karşılandığını söyleyemesem de hayli olumlu tepkiler aldığımı söyleyebilirim.
2008’de yayımlanan kitabımız, 2009’da unutulmaz sendikacı, Abdullah Baştürk adına konulan İşçi Edebiyatı yarışmasında, birinciliğe layık görüldü. O kitap, yazar olarak adımın duyulmasına neden olduğu gibi, sendikalarda örgütlenmenin yaşamsallığını bir kez daha kanıtlıyordu.
Yazmayı düzenli bir şekilde yapabiliyor musunuz? Yoksa gündelik telaşlar yüzünden yazamamak moralinizi bozuyor mu?
Bugüne değin, yazdıklarımı hep belli bir coşku içinde yazdığımı düşünüyorum. Coşkusuz yazamazdım, yazılmamalı da bence. Buna yabancı sözcük meraklıları, amatörlük diyor sanırım.
Böyle olunca, sürekli yazmak neredeyse olanak dışıdır. İnsan hep coşku içine olamaz çünkü.
Hayır, emekli olup kendi yağımızla kavrulma düzeyini, sınırlı da olsa yakaladığımız için, bir kargaşa bir bunalım yaşamadığımı söyleyebilirim. Eşimle birlikte, elimizdeki olanaklarla yaşama ilkesini içimize sindirebildiğimizden, öyle bir sorunumuz olmadı. Ancak, yaş ilerledikçe, duyarlıklar azalırken, coşkunun yerini dinginliğe bıraktığını, yazmak için gerekli gücü (ciddi bir güçtür o) bulamadığımı söyleyebilirim.
İşin doğrusu, kendimi zorlamak da istemiyorum. Zorladığınız zaman, tekrara düşmekten kurtulamazsınız. Kendini tekrarlamak ise yazmaktan başka bir şeydir.
Ankara’nın sizin için özel bir anlamı var mı? Hayatınızın belli bir bölümünün Ankara’da geçtiğini düşünürsek sizin için Ankara neyi ifade ediyor?
Ankara, 18’le 26 yaş dönemimin, yani sekiz yılı kapsayan gençliğimin, en güzel günlerimin kenti. Başta söylediğim gibi, bir genç kızın elini tutma onuruna eriştiğim, bir meslek edindiğim, kişiliğimin oluşmasında çok önemli katkıları olan bir kent, bir başkent. Severim Ankara’yı. Ulus’unu, Kurtuluşun tarihi Meclis’ini, Kızılay’ını, Güven Parkı’nı, Çankaya’sını, Dikmen’ini, Papazın Bağı’nı, Gençlik Park’ını, Altınpark’ını, Kurtuluş Parkı’nı, Cebeci’yi, Abidin Paşa meralarını vb. Her bir semtinin ayrı bir anısı vardır yüreğimde.
Yazdıklarınız çoğu kere bireyin kendisinde bir şeyler bulduğu konular. Toplumsal, insana dokunan meseleler. Bunun nedenini neye bağlıyorsunuz?
Okur, eline aldığı kitapta, öyle ya da böyle kendini bulamıyor, kahramanla yolu kesişmiyorsa okumayı bırakır. En azından ben öyle yaparım.
Öyküde ya da romanda okurun kendini bulabilmesi, yazarın ustalığından çok içtenliğinden kaynaklanır.
Yazarın, yarattığı kahramanın içine girmesi zorunludur, bunun için de tinsel ve duygusal olarak, öykü bitene değin gerçekten bir kahraman olması gerekir. Bu içtenliği ve özgüveni yakalamışsa dünyanın neresinde olursa olsun okur, o metinde yüreğine dokunan, kendinden özgün parçalar bulacaktır.
Yazmayı istediğiniz ancak zamanının gelmediğini düşündüğünüz için beklettiğiniz neler var? Ya da bunu hemen anlatmalıyım, deyip hemen yazan yazarlardan mısınız?
Yazmak istediklerimi yazdığımı düşünüyorum. Zamanını beklediğim, “Ah şunu da yazabilseydim” diye iç geçirdiğim bir hikâyem yok diyebilirim. Yazmaya daha erken yaşlarda başlayabilmiş olmayı isterdim. Yazmak, iki bin yılından, iki bin on sekiz yılına dek, yaklaşık yirmi yıllık bir süreçtir benim için. Adam olana yeter bu süre(!)
Fabrika ortamında, yirmi yıl makinalarla dostluktan sonra, sanatçılarla, yazar çizerle buluşmak, onlarla dostluklar kurmak, benim için yeni ufuklara kavuşmak ve vazgeçemeyeceğim yeni dostluklar anlamına geliyordu. Yeniliklere kolayca uyum sağlayan bir kişiliğim olduğunu söyleyebilirim. Kısa süre sonra, Edebiyatçılar Derneği yönetiminde buldum kendimi. Çevrem hızla yenilendi. O zamanlar hareketli bir alandı edebiyat. Öykü günlerinde, Ankara dışından gelen yazarlarla tanıştım. Sevgili Erdal Öz’ün, okuduğum bir öyküyü dinledikten sonra, yanına çağırıp, “Bugünkü en iyi öykü seninkiydi” diye gönlümü alması, çok iyi gelmişti bana. Saygıyla anıyorum Ustayı.
Günümüzde sayıları gittikçe artan yazma atölyeleri var. Amacı yazmak isteyene bir şeyler öğretmek olan bu atölyeleri de düşünerek. Sizce yazarlık bu şekilde öğrenilebilen bir şey mi, yetenek ne kadar önemli?
Bu girişimlerin, çoğunlukla yararlı olduğunu düşünüyorum. O atölyelere yalnız, yazar olmak isteyen gençler gitmezler. Emekli olmuş, kafasında not etmek istediği anılar birikmiş, onları kâğıda dökmek isteyen, ama bunu nasıl yapacağını bilmeyen, olgun yaşta insanlar çoğunluktadır hep.
O kurslardan belge alıp mezun olanların, sınırlı sayıda bir bölümünün kitap boyutunda eserler ortaya koyabildiği bilinir. Sonuçta başarı çok çalışmaya bağlıdır ama yazarlığın doğuştan gelen bir yetenek olduğu da yadsınamaz.
Okumak her yazara çok keyif verir, sizde durum nasıl? Yazmanın önüne geçiyor mu okumak?
Çok kitap okumanın, yazma hevesleri uyandırdığı bilinmeyen bir durum değildir. Yazmanın sermayesi, anlamlı yaşamak ve anlayarak okumaktır çünkü.
Hiç okumadan, dahası okuryazarlığı bile olmadan yazanlar var mıdır? Sık sık öyle bilgilerle karşılaşırız.
Saygıyla andığımız, halk şiirinin ve türkülerinin büyük ustası Âşık Veyse’lin varlığını görmezden gelebilir miyiz?
Bir kitabı yazıp yayımlamak, sanıldığı gibi insana her zaman mutlu etmeyebilir. Yerine göre yorgunluğa, bıkkınlığa da neden olabilir. Bir de yazarı canından bezdiren yayınevleri vardır ki yazdığınıza pişman eder sizi.
Biri bitmeden ötekini tezgâha koyan, dahası, iki romanı bir arada yazan yazarlardan da söz edilmektedir. Ben onlardan biri olmadım hiçbir zaman.
Yazmaya başlamadan önce her şeyi kafanızda finale kadar kurgulayan yazarlardan mısınız?
Yazma eyleminde, her yazarın kendine özgü yöntemleri olması doğaldır. Kimi A’dan Z’ye planlar yazacağını, kimi yazdıkça düşünür, geliştirir kurgusunu.
Benim yöntemim; konuyu kabaca benimseyip sindirdikten sonra, göçümü yolda düzer, renklerimi giderek ve gönlümce ayarlarım.
Bir yazar için okumak yazmanın önünde olmalı mıdır?
Bir yazar okumanın tadına varmamış, gerektiği kadar ve seçerek okuma alışkanlığını edinememişse, işi zordur. “Valla, artık hiç okumuyorum, yalnızca yazıyorum” diyen, azımsanmayacak kadar yazar tanıyorum. Öyle düşünen yazar, kendini tekrardan kurtulamaz.
Sorularınız için teşekkürler sevgili Meliha Yıldırım.
Ben teşekkür ederim değerli yazar Celal İLHAN. İçten yanıtlarınız okura da iyi gelecektir. Çok güzel bir söyleşiydi.

Yeni yorum ekle