Saman Kağıdında Canlandırılan Yıkık Mabetler
Tarih bazen dingin akan bir nehir, bazen de devlet elinde mabetlerin kubbesine inen ağır bir balyoz gibidir. Dışarıda, Rusya’nın o uçsuz bucaksız beyazlığında kar fırtınası uğuldarken, devlet denilen o iki yüzlü dev sahneye çıkar. Bizlerse, çoğu zaman gönüllü olarak izleyici rolünü üstlendiğimiz o büyük tiyatronun loş localarında oturup demokrasinin bir kurtuluş, otoriterliğin ise talihsiz bir kaza olduğuna kendimizi inandırmaya çalışırız. Oysa Çehov’un sessiz taşra akşamlarında titreyen o lamba ışığında sezdiği, Dostoyevski’nin ise zindan köşelerinde haykırdığı çıplak bir hakikat vardır: Devlet, toplumsal çelişkilerin doğurduğu buzdan bir barajdır. Bazen halkın selini dizginlemek için kapakları özgürlük diye aralar, bazen de celladını gönderip o seli kendi soğukluğunda donduruverir.
Hükmetmek için sadece demir yumruk yetmez; ruhları uyuşturacak bir efsun gerekir. Jakoben bir akılcılıkla toplumu yukarıdan aşağıya bir heykeltraş gibi yontmaya çalışan devlet, celladın yanına papazı veya ideoloğu oturtur. Cellat bedendeki direnci kırarken, papaz o yaralı ruhlara semavi masallar fısıldar. Bu, tarihin zigzagları arasında insanın ruhundan bir parça koparan bir çeşit maneviyatı iğdiş etme, sakatlama sürecidir. Osip Mandelstam, bu devasa çarkın altında ezilen, ruhu sakatlanan insanı anlatırken devletin o buzdan çehresine bakmıştı:
"Yaşıyoruz, ama hissetmiyoruz bastığımız toprağı / On adım öteden duyulmuyor sesimiz / Fakat nerede bir ağız açılsa yarım yamalak / Hemen hatırlatıyor kendini o Kremlinli dağlı..."
Mabetlerin Kıyameti, Ruhani Moskova’da Mankurtlaşma
1930’ların Rusyası’nda mabetler yıkılırken, insanın gökyüzüyle olan o kadim sözleşmesi de devlet eliyle yırtılıp suya gömülmüştü. Mihail Bulgakov, Moskova’nın o gri ve boğucu dehlizlerinde, daktilo şeridinden ezoterik bir katedral inşa ediyordu. Onun Moskovası, sadece binalardan ibaret değildi; o, "el yazmaları yanmaz!" (rukopisi ne garyat!) diyenlerin sığındığı mistik bir kaleydi.
Balyozun vurduğu her darbe, Rusyalıları köklerinden koparan bir mankurtlaştırma ayiniydi. Cengiz Aytmatov’un bozkır melankolisiyle yoğrulan o uyarısı bugün daha derinden yankılanıyor: Mabedi elinden alınan insan, hafızasını yitirmiş bir köleye, bir mankurta dönüşür. Bir insanın camisini, havrasını veya kilisesini yıkarsanız, ona sadece bir bina kaybettirmezsiniz; ona kim olduğunu unutturur, onu efendisine itaat eden ruhsuz bir gölgeye çevirirsiniz.
Samizdat[1]: Kâğıttan Mabetlerin Direnişi
Ancak devletin hesaplayamadığı bir mucize vardı: Samizdat. Balyoz taşları kırdıkça, kalem o mabetleri vicdanın kuytusuna sakladı. Anna Ahmatova, Leningrad hapishanelerinin önünde o sonsuz kuyruklarda beklerken, yıkılan katedrallerin tozunu şiirine katıyordu:
"Hayır, ben değilim, bir başkası çekiyor bu acıyı / Ben böylesine dayanamazdım. Bırakın / Simsiyah bir örtüyle örtsünler olan biteni..."
Sibirya’nın beyaz cehennemine gönderilen Aleksandr Soljenitsin için mabet, dondurucu barakalarda hayali kurulan bir zaman ve mekandı. Yazarlar, karbon kağıtlarının arasına yerleştirdikleri o saman kağıtlarına aslında yeni katedraller inşa ediyorlardı. Okunması beş dakika süren bir şiirin bedeli bazen ömür boyu sürgün olabiliyordu.
Mürekkebin Sessiz Zaferi
Bugün o altın kubbeler yeniden göğe yükseliyor, Putin dönemi Rusyası’nda devlet ve kilise yeniden kol kola giriyor olabilir. Ancak hakikat, o parıltılı mermerlerin içinde değil; sürgünlerin vatan özleminde ve samizdatın sararmış sayfalarında saklıdır. Kurtarıcı İsa Katedrali yeniden inşa edilmiş olsa da yeni kuşak samizdatçılar bu parıltıyı betondan yapılmış bir sessizlik olarak görüyor.
Artık biliyoruz: Devlet binayı inşa eder, ama kalıcı olan o binanın ruhudur. Balyoz binayı toza çevirmişti, kalem ise o tozu alıp ebediyete taşıdı. Bugünün "restorasyon" gürültüsü geçicidir; fakat daktilo-klavye tuşlarının o ince tıkırtılı sesleri ölümsüzdür. Taş çatlar, sistemler çöker; ancak saman kâğıdına sızan o "yasaklı" mürekkep baki kalır.
[1] Samizdat (Rusça: самиздат) Sovyetler Birliği’nde sansürlenen eserlerin gizlice çoğaltılıp el altından dağıtılmasını ifade eden bir yeraltı yayıncılığı yöntemidir. Kelime, “kendi kendine yayımlama” anlamına gelir. Yasaklı kitap ve yazılar genellikle el yazısı veya daktiloyla kopyalanarak aydınlar ve öğrenciler arasında dolaştırılırdı. Ülke dışında Batı’da yayımlanan versiyonlarına ise tamizdat denirdi. Glasnost öncesinde bu faaliyet çok riskliydi çünkü çoğaltma araçları KGB kontrolündeydi. Günümüzde ise samizdat benzeri yeraltı yayınları daha çok internet üzerinden yapılmaktadır (Encyclopaedia Britannica).
Yeni yorum ekle