Sessizlikle Gelen

Edebiyat

Sessizlikle Gelen

 

Ülkü Yalım Günay

 

       İç geçirmeye benzer derin bir solukla bitti her şey. Serum takılı elin, avucunda gevşediğini hissetti Kadın. O elden kendisine geçen akım durmuştu. Kopup dökülen inciler gibi saçıldı bir şeyler, yeniden toplanıp birleştirilemez biçimde.

       Başını onun göğsüne, artık atmayan yüreğinin tam üstüne koymuş, gözyaşlarına boğulmuş buldu kendini. Yabancısı olduğu bir duygusallıktı bu. Daha önce, böylesine yoğun, yapmacıksız, pişmanlıkları koyultan bir keder yaşamamıştı. Böyle içten, sarsıla sarsıla ağlamamıştı hiç.

       Adamın yüzüne birden yayılan ölüm, umudu beslemeye yetecek kadar küçük bir yaşam belirtisiyle pembeleşmiş yanaklarını, birkaç dakika içinde, balmumu bir heykele dönüştürüverdi. Ölüme direnmenin boşunalığını vurgulayan bir teslim oluşla dondu kaldı gövdesi. Bu korkutucuydu. “Biz, bitmeyen isteklerin, hırsların peşinde çar çur edip dururken, demek yaşam, böyle bir anda elimizden uçup gidebiliyor.”

       Loş hastane odasının ölüm kokusu, içini yakan acı, yaşamın anlamına ilişkin bilmediklerini çoğaltarak getirip yığdı yüreğine. Kendine çizdiği sınırlar, baş döndürücü bir hızla ve çatırdayarak değişiyordu. Bu başa çıkabileceği bir durum değil. Üstelik, tam da gereksinim duyduğu an, kendini avutacak bir tek sözcük bulamıyor kadın. Sözcüklerden bunca uzak olduğunu da bilmezdi eskiden. Dünyada yapayalnız kalmış, elinden her şeyi alınmış dilsiz biri şimdi.

Konuşmayı sökememiş küçük bir çocuk.

       Ne olduğunu tam kavrayamadığı bir suçlulukla, parmağındaki yakut yüzüğü çıkarıp çantasına koydu. Görmeye dayanamıyor. Kocasının, “Sakın aptallık etme, en pahalısını seç e mi?” diyen sesinin, yakın zamana değin böylesine net algılayamadığı arsız tınısı, bütün bayağılığı ile yankılandı kulaklarında.

        Adamın riyasız sevgisine karşın kendi ikiyüzlülükleri, bu yüzüğün parlayan taşında, kristal kürede görünürcesine apaçık belirip canını acıtıyor şimdi. Kendini çok geç ele veren aşk ve hemen ardından ölümle gelen bu beklenmedik ayrılığın acısı, yutamadığı bir yumru olup boğazına oturuyor.

       Bir haftadan beri, hastane odasının sessizliğinde sorguluyor kendisini. Bu da bir ilk kadın için. Sorular sormak, sorulara dürüst yanıtlar aramak, bulduğu yanıtların utandıran gerçekleriyle yüzleşmek. Kocasının yönettiği, dişil yalanlar üzerine kurulu oyunları sahneye koyarlarken bu gereksiz ayrıntılarla hiç uğraşmadı şimdiye dek. Onun işi giyinip süslenip güzelliğini sergilemek, onu en verimli biçimde kullanmanın yollarını aramaktı. Olsa olsa, saçının yeni rengine uygun yeni bir ruju, ya da yeni bir ayakkabıyı dert ederdi o kadar. Kolay bir yaşamdı onunki. Gezip eğlenmeye programlı doğası mı değişiyordu? Yoksa yaşlanıyor muydu? Şimdi böyle bir sessizliğe katlanmasının, ya da kendisiyle baş başa kalmayı bunca istemesinin anlamı neydi? Hep iş gözüyle baktığı, hiç umursamadığı erkeklerden biri için mi çekiyordu bunca acıyı? Yaşamıyla ilgili, daha önce hiç gereksinme duymadığı bu sorgulama, usuldan usuldan  ince bir vicdan azabını getirirken düşünüyor bunları.

       Adamı hastaneye yatırdıkları gün hemşire, “babanız mı?” diye sorduğunda allak bullak olmuştu. Yalan söylerken duyduğu bu tedirginlik de yeni. “Evet” yanıtı çok zor çıktı ağzından, elleri terledi. Utandı. Oysa yakın zamana dek, yalan yaşamının vazgeçilmez bir parçasıydı. Üstelik kendini cinayet işlemiş gibi hissediyor şimdi. Adam öldürmekten hapislere atılmalı, işkencelere çekilmeli, dahası ölmeli. Evet, bunu içtenlikle istiyor.

         Son bir hafta içinde, onunla baş başa kaldığında, -buna baş başa kalmak denilebilir mi bilmiyor-   elini sıkıca tutup öperek ölmesin diye dua ederken, para sızdırmak için yaptığı yapmacıklı şımarıklıklarını, doymak bilmeyen isteklerini, yatakta, onun inceliğiyle çelişen arsızlıklarını hatırladıkça utanıyor. Gerçi, son aylarda, anlayamadığı bir nedenle epeyce yumuşamıştı. Adama duyduğu yakınlığa bir ad koyamasa da ona iyi davranmak, hoşnut etmek istiyordu, ama bunu nasıl yapacağını bilmiyordu.

       “Birini sevdiğinizde ne yaparsınız?” sorusu, henüz duygularının aşk olduğunu bile kavrayamayan birinin aklına nasıl gelebilir ki?

       Sonuç olarak adam, yatakta geçirdi krizi, hem de kendi yüzünden. Acele ve korkuyla telefona sarılmış kocasını çağırmıştı. Adamın, boğulur gibi hırıltıyla çıkan soluğunu dinletip, “çabuk gel ölüyor.” diye bağırmıştı. Tüm bunları silip atmayı ne çok istiyor. Oysa yaşananlar, dövme gibi yapışıp kaldı ruhuna.

         

                                                 ***

 

       Adam, acıları nedeniyle sürekli uyutuluyordu. Şu anda kendi çektiği acının, adamın fiziksel acılarından daha yakıcı olduğunu düşünüyor kadın. “Keşke ona içimi dökecek zamanım olsaydı.” diyor. Bu dilek artık gerçekleşemeyecek. Ne olduğunu tam anlayamadığı, yarım kalmış bir şey var adamla aralarında. Daha önce yaşananların yanlış olduğunu yüzüne vuran ve bunu ölümle vurgulayan, ama kendini tam olarak ele vermeyen bir şey, çözemiyor. Meslek bilgileri, böyle çözümlemeleri içermiyor çünkü. Keşke onunla paylaşabilseydi bunları, ona sorabilseydi başına gelen ve içini kemiren bunca şeye ilişkin yakıcı soruları. Artık, ellerini ellerinin içine alıp, yanıtları sabırla, tatlı tatlı anlatamayacağını biliyor oysa. O yok artık.

                                                 ***

       Telaşlı anlar, hemşireler, doktorlar, koşuşturmalar arasında, adam bu dünya ile ilişiğini kestikten ve üzeri beyaz bir örtüyle örtüldükten hemen sonra geldi kocası hastaneye. Adamın kolundaki serum çıkarılırken, yüreği sökülüyormuşçasına sarsılan kadının, bu şoku üzerinden atmasına fırsat vermeden, yüzünde kocaman bir sırıtmayla, “Tüm işlemler tamam bak, moruğun her şeyi senin artık. Çok zengin bir kadınsın bundan böyle.” dedi. Ölüme hiçbir tepki göstermeyişi sinirine dokundu kdının, ağlamaktan şişmiş gözlerini kocasına dikti. Ne söyleyeceğini bilemeden baktı öylece. Bağış işlemlerini, adamdan aldığı vekâletnameyi tümüyle unutmuştu.

       “Sen ağladın mı yoksa kız, yufka yürek? Yüzüğün nerde? Ortalarda bırakma sakın, çalınır.”

        Kadın, adamın ölümüyle yaşadığı uyanma anının, boyunu aşan bir açmazı da birlikte getirdiğini kavradı o an. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, bunu sezdi. Ölen, sevdiği adamdı, emindi artık. Nasıl başlayacağını tam bilemese de önünde zorlu bir savaş vardı anladı, savunulması gereken bir de aşk. Kocası gibi arsız bir üçkâğıtçıya karşı şansı ne kadar olabilir, bunu zaman gösterecek.

       Aşk böyle bir şeydi demek, açıklaması yoktu. Üstelik ne zaman gelip ne zaman gideceğini de yalnızca kendisi biliyordu. Bir ölümün araladığı kapıdan bile, gülümseyebiliyordu insana. Üstelik, geleceği belirsizleştirerek bundan sonra yaşanacakları zorlaştıracağı da açıktı. Hedefi çok net belirlenmiş yaşamının yolu, sarp bir bilinmeze yönelecekti artık. Kadın bunu tüm açıklığı ile kavradı.

       Kocasına tokat atmamak için tuttu kendini. Daha önce hiç tatmadığı haksızlığa uğramışlık duygusu, sevdiği adamı kaybetmenin acısıyla iyice pekişti, yerleşti içine. Nicedir, kocasından hâttâ kendisinden bile sakladığı şeyi, uzun zamandır adamın kollarına iş gereği değil, isteyerek ve özleyerek atıldığı gerçeğini itiraf etti kendine. Ölümün soğukluğu bile değiştiremezdi artık bu gerçeği.

                                                 ***

       Üç ay önce, tanışmalarının beşinci yıl dönümünde, adamla baş başa akşam yemeği yerken, uzun süredir sezinlediği ama adını koyamadığı bu değişikliğin anlamını kavrar gibi olmuştu. Öğleden sonra gittikleri kuyumcudaki en pahalı yüzük şimdi parmağındaydı. Şarabın ve yakutun rengi, mum ışığında çoğalıp birbirlerine karışarak, gülkurusu bir ışıkla vuruyordu yüzüne. Adam, bu ışıkta ne kadar güzel göründüğünü, özenle seçilmiş, etkileyici sözcüklerle anlatıyordu. Aşıklarının bu iltifatlarına alışıktı kaadın, pek üzerinde durmazdı. Ama bu akşam etkilendiğini fark ediyor ve çok şaşırıyordu. Her zaman böyle inceydi adam. Önceleri alay ettiği bu romantizmle (adını tam böyle koyamıyordu eskiden) kadın olmanın gizlerini, sevilmenin hazzını ve şımartılmanın mutluluğunu keşfetti usul usul.

          Beş yıldır, yineleye yineleye, içinde bir yerlerde saklanan incelikleri buldu çıkardı adam. Kadın değişti, paranın her şey demek olmadığını anladı. Sevgiyi keşfetti ve mutlu bir birlikteliğin büyüsünü. Kuyumcu titizliği ile çalıştı adam. “Aşk insanı yeniden yaratır.” yargısını doğrularcasına, yeniden yarattı onu. Eski arsızlıklarından, durmadan bir şeyler istemesi için baskı yapan kocasından utanır oldu. Adamın inceliği ile kocasının hoyratlıklarını kıyaslamaya girişti. Yaşamı zorlaştı, karmaşıklaştı.

        Adama yalnızca bir yolunacak kaz olarak baktığı günlerde ne kadar sorumsuz ve tasasız olduğunu, onun tek yanlı tutkusuyla, asla vazgeçmediği sevecenliğiyle, dalga geçip eğlendiğini utanarak anımsıyor şimdi.

“Kocam iş gezisinde.” yalanı, adamla her buluşmasının değişmez cümlesiydi. O buna gerçekten inanıyor muydu, bilemiyor. Oysa kocası evde çocuklara yemek hazırlamakla meşgul olurdu böyle zamanlarda. Ertesi gün, avını nasıl soyduğuna ilişkin öykülere birlikte gülerlerdi acımasızca. Bu bir kazanç kapısıydı onlar için ve kadın bunun yanlış olup olmadığına hiç kafa yormamıştı. Böyle kazançlı günlerin ardından kocası, olup bitenleri tüm ayrıntısıyla dinlemek ister, “Moruk iyice tutuldu” diye ellerini ovuştururdu. “Çok güzelsin kızım, bu tazelik solmadan meyvesini toplayalım.”

  

        Sonra da bir vahşi hayvan iştahıyla saldırırdı karısına. Kocasıyla olmak  özel bir anlam taşıyor muydu, bunu bile sormamıştı kadın kendine.

 

       O yemek gecesi, evi ve çocukları hiç düşünmediğini, bu sıcacık ortamda, adamla baş başa çok mutlu olduğunu fark etti. Uzun zamandan beri tedirginlik veren sorunun yanıtını bulduğunu da. Ondan kendisine akan sevecenlik, ruhunu okşuyor, bu akım, bir hayat kadınını, masalsı bir büyüyle bir hanımefendiye dönüştürüyordu. Yüreğini sıkıştıran ve önceleri yadırgadığı duygunun aşk olduğunu anladığında ve bunu itiraf ettiğinde, kocasının kaba saba esprileri, para düşkünlüğü, bugüne değin bulduğu tüm avlara ve onların kucağına attığı karısına gösterdiği acımasızlık, gözüne batmaya başlamıştı çoktan. Adam kadını, göz alıcı güzelliğinin bozuk para gibi harcanmaya değil, sevdiği birine saklanmaya değer olduğuna inandırmakla kalmadı, duygusuz sandığı yüreğinde bir aşk filizlenebileceğini de kanıtladı.

       Aynaya bakmak istemiyor artık, kendini çirkinleşmiş hissediyor. Bir haftadır hastane odasında, bakımsız ve uykusuz kalmasından kaynaklanan bir çirkinlik değil bu. Kuaföre gidip saçlarını boyatınca, manikür, pedikür yaptırınca geçecek, makyajla kapatılacak cinsten değil. İçinin kokuşmuşluğundan yükselen pis kokularla sarmalanmış kalıcı ve gözeneklerine işlemiş bir çirkinlik.

       Pişmanlıkların aynadaki yansısı. Hem artık, sevdiğine sunulamayacaksa güzelliğin ne değeri vardı ki?

       Adamı morga götürüyorlar. Sonra her şey bitiyor. Kadın o gün, kocasının yanında hastaneden bir başka kadın olarak çıktığını çok iyi biliyor artık.

 

 

                                                                               

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.