Ortak Mekân, Farklı Yaşamlar.
1950’li yılların başlarında, gelen Amerikan dış yardımları sayesinde tarımda makineleşmenin başlaması, köylerde işgücünün makinelere kayması, işsiz kalanların iş bulmak gailesiyle taşı toprağı altın mottosu ile büyük şehirlere göçmesi, özellikle sanayininde İstanbul, İzmit Körfezi civarında yoğunlaşması,ucuz işgücü açığını kapatmak maksadıyla kırsaldan kente göçün idare tarafından teşvik edilmesiyle başta İstanbul ve civarı ile İzmir, Bursa, Adana vb. gibi illerin hiçbir hazırlığı olmaksızın binlerce insanı ağırlaması çok doğaldır ki imkânsızdı. Bu imkânsızlık tabiatıyla çarpık kentleşmenin de miladını oluşturmuştur.

Çarpık kentleşme ile şehirlerin var olan sosyal yaşamının yıllar içerisinde değiştiği, kentlerde yaşayan insanların bu bağlamda davranışlarının, alışkanlıklarının da değiştiğini söylemek çok da iddialı bir söylem olmasa gerek.
Kırsal alanlarda ve küçük kasabalarda yaşayan insanların yıllık izin gibi kavramlardan bi haber olduğu zamanlardan, kentlere göç ile ücretli işlerde çalışan oranının artması ile birlikte gündeme gelen yıllık izin kavramıyla birlikte çok yıllar öncesinden insanların yaşantısında çok da önemli olmayan tatil anlayışı insanlarımızın gündemine girmişti.
Çarpık kentleşme ile henüz doğamızın bozulmadığı, ormanlarımızın yeşil, denizlerimizin mavi olduğu zamanlarda Türkiye’nin en büyük kenti olan İstanbul ve civarında yaşayanlar için tatil demek, Bostancı, Kartal, Tuzla, Pendik, Bayramoğlu, Yalova, Bakırköy, Büyükçekmece, Küçükçekmece, Silivri, vb. sahillerinde, plajlarında günü birlik denize girilmesi demekti. Marmara Denizi çevresinde, İstanbul’dan, Şarköy’e, Kumbağ’a, Tekirdağ’dan Gelibolu’na, İzmit Körfezinden Yalova sahiline, Armutlu, Gemlik, Mudanya, Erdek ve oradan ta Çanakkale’ye kadar her sahil kasabası insanlarımız için birer tatil beldesiydi. İnsanlarımız şimdiki gibi saatlerce araba kullanıp denize girmek için zaman kaybetmiyordu. Her yerleşim yerinin önü denize girebilecek seviyede temiz ve güvenliydi.
Ne zamanki, çarpık kentleşmenin, sanayileşmenin bir sonucu olarak denizlerimiz, ormanlarımız ve ovalarımız yaşanmaz hale geldi, insanlarımız tatillerini saatlerce araba kullanarak önce Marmara Denizi’nin temiz kalmış yörelerine Yalova, Gemlik, Mudanya, Erdek, Marmara ileAvşa Adaları oralarında elden çıkmasıyla Ege’nin yakın yerlerine, zamanla zamanlaEdremit, Ayvalık, Dikili, İzmir, Çeşme, Kuşadası derken Bodrum, Fetiye, Marmaris ve akabinde Antalya’dan Antakya’ya Akdeniz’in tüm sayfiye yerlerinekadar ulaşan tatilciler kendilerini dinlendirecek yerlere yorularak gitmek durumunda kaldılar.

Kendi köylerinde mandalina, portakal üretip denizlerde sünger avlayan, zeytin, tütün, incir tarımı yapıp keçi, koyun, inek besleyen kırsal alanlar birden bire tatilcilerin yeni cazibe merkezi oldu. Kentlerdeki çarpık yapılaşma tahmin edersiniz ki bu sahil kasabalarında da kendini gösterdi ve dağ taş alt yapısız, yolsuz, yordamsız çirkin yapılarla, kooperatif siteleriyle doldu ve taştı. Zamanında kırsaldan kente göçüp kent kültürünü içselleştiremeyen kitle, köydeki yaşantısını kentte yaşamaya çalışmış köy-kent karışımı ekletik bir yaşam tarzını uzun yıllar sürdürmüş, ileriki yıllarda da kentteki yaşantısından sıkılıp kırsala, sayfiye yerlerine kavimler göçü misali akınlar halinde gelip bu seferde kırsalda kentli gibi yaşama güdüsüyle hareket edince kırsalın, sayfiye yerlerinin yaşam alışkanlıklarını ters yüz etmeye başladılar. İnsanlar vakti zamanında kent yaşamının stresinden, yoğunluğundan, baskısından kurtulup arınmak için, sayfiye yerlerinde doğa ile baş başa kalıp, köy pazarlarında bölgede yetişen organik sebze ve meyveleri yiyerek doğanın terapi edici etkisinden faydalanıp zinde bir biçimde kente dönerken şimdilerde ise köy-kente dönen kırsalda, sayfiye yerlerinde büyük kentin keşmekeşini yaşayıp, köy pazarlarında halden gelen sebze ve meyveleri ya da her büyük kentte pıtırcık gibi açılan büyük marketlerde satılan sebze ve meyleri tüketerek göya sayfiyede yaşıyormuşçasına davranıyorlar. Bu şuursuz davranış metodu, uygulaması son yıllarda hem köylerimizi, hemde kentlerimizi sahip olduğu kültürden uzaklaştırıp kendimize has bir kültür ortamı oluşturmamıza neden olmuş gibi.

Ege Denizindeki hemen yanı başımızdaki, kapı komşumuzun doğa ile uyumlu yerlerini, yıllarca çivi çakılmadan korunan tatil beldelerini görünce, cennetten bir köşe olan, tarih, orman ve deniz ile iç içe geçmiş muhteşem yerlerimize ne kadar da ihanet ettiğimiz günbegün, ayan beyan ortaya çıkmış oluyordu.


Sahil kasabalarımızda görgüsüzce ve talan zihniyetiyle yapmış olduğumuz yeni yerleşim yerleri kırsalda yaşayanlar ile mecburi bir birliktelik, ortak yaşam alanlarını beraberce kullanma zaruretini doğurmuştu. Yani bir pazar yerinde ya da çarşıda, sahilde yöresel kıyafeti ile bir kasabalının yanında pareosuyla deniz, plaj kıyafetli birini görmek absürt bir durum değil gayet sıradanlaşmış bir durum oluyordu. Her iki toplumbuna alışmakta çok da zorluk yaşamadı gibi. Tatilciler ile bölgenin yerlisi kaynaşmada Kazan Kazan anlayışı ile çok kısa zamanda sıkı fıkı oldular.

Kontrolsüz, denetimsiz, rant hırsıyla dağı taşı, tepeyi, ovayı, bahçeleri iğfal etmek, çirkin siteler yapmak üzere ant içmiş taşralı müteahhitler ve bunlara yol veren yerel yönetimlerin işbirliği ile gözünü diktikleri bu yerlerde yaşayanlarda, sel gibi akan ve önünde durmalarına insani hırslarının engel olamadığı bu zenginleşme dürtüsüylezeytinliklerini, turunç bahçelerini, tarlalarınıkısa yoldan aşırı zenginleşmelerine fırsat tanıdığından, kanser gibi yayılan çirkin yapılaşmanın hizmetine sundular. Zamanında sahibi oldukları arazilerde yapılan sitelerde sonraları, işçi olarak çalışan köylülerin hikâyesi duyulmadık türden anlatılar değildi.

Neyse bu kontrolsüz yapılaşma ile bölgeye, yöreye ait köy eviyle hemen yanında modern, daha da abartacak olursak da çok çok gösterişli villa tipi evleri görmek alışılmadık bir durum değildi. O villaların hemen yanında tavuğuyla, ineğiyle kırsal bir yaşam süren köylüyü görmek artık sıradan bir durum olmuştu.

İşte buna benzer bir durum yaşadığımız yerde karşıma çıkınca bir iki kelime yazmadan, bir iki kelam etmeden duramadım.
Aralarında sadece 3 metrelik bir yol var,

Mesafe olarak çok yakınken yaşam tarzları ise kapanmaz mesafeler içeriyor.
Bodrum, Yalıkavak, Gerişaltı mevkiinde Mandalya Körfezine bakan pencereleri, aynı benzer manzarayı ortak kılarken, yaşamlarında herhangi bir benzer ortaklık yok. Doğduğundan beri aynı manzara bakan kişi için manzaranın pek bir ehemniyeti yokken diğeri için her baktığında yeniden görüyormuşçasına coşkuyla bakmakta
Soldaki villa,vakti zamanında kırsaldan büyük kente göçüp, alışamadığı, uyum sağlayamadığı kentte kırsal özelliklerini muhafaza ederek sürdürdüğü hayat tarzı sonrasında, zenginleşen ve özlediği kırsal hayatı sayfiye yerlerinde gidermeye çalışan ama bu seferde sayfiyede, kırsalda kentli gibi yaşama dürtüsüyle inşaa ettirdiği yeni yaşam alanı,yaklaşık olarak 2 Milyon Dolar yani şimdiki kuru esas alırsak 97 milyon TL. civarında bir ebir ederi oluşurken, sağdaki orijinal bölgeselevceğizin ne kadar ettiği hakkında bir yorum yapamıyorum.
Villa, özel bir mimar denetiminde inşaat firması tarafından özel kesim taşlar ile zeytinlik alana inşaa edilirken sağdaki evceğiz çevreden temin edilen taşlarla muhtemelende imece usulü yapılmış.
Villa, yapay zekâyla kontrol edilen, atmosferdeki değişikliklere anında uyum gösteren tam dijital iklimlendirme cihazlarıyla, sağdaki evceğiz ise,çevresindeki defne ağaçları ve hemen evin kenarında zamanında dedesinin diktiği, derin gölge sağlayan ulu dut ağacının koyu yeşil yapraklarıyla serinliyor,

Ege güneşinin o sarı sıcak yakıcı etkisinden, villa muhteşem Mandalya Körfezine bakan terasında klimalı, tam otomatik, güneş durumuna göre kendiliğinden açılıp kapananklormatik camlardan oluşan pergoleile, sağdaki evceğiz ise, aynı ortak manzaraya bakan, mütevazı veranda sahanlığında, defne ağaçları ve dut ağacı işbirliğinin sağladığı gölge ile çevreden temin edilen ağaçlardan el işçiliği ile yapılmış ve asma yapraklarıyla sıkı sıkıya sarılmış çardak ile korunmakta,

İç mimarlarca döşenen, dizayn edilen ve bilmem neConcept’ten alınmış olağan üstü pahalı olan zeytin ağacından bir masa,villanın balkonunda yer alırken, sağdaki evceğizinveranda sahanlığında tahtadan kendi imkânlarıyla yapılmış ve odasının tabanındaki kara betonun çirkinliğini örtmek için kullandığı ve arta kalan parke desenli muşamba ile üzeri kaplanmış bir tahta masa yer almakta,
Villa da salon, balkon, teras ve diğer kullanım alanları hariç, sekiz oda, içlerinde ebeveyn banyolu ikisi misafir olmak üzere 3 yatak odası, bir Türk ve Fin Hamamı, sauna, jakuzi,müstakil 2 banyove envai çeşit, egzotik meyvelerden mamül insanın iştahını kabartan mis kokuluşampuan, saç kremi, duş jeli, bakım yağlarıbanyoların rafları doldururken, evceğiz de ise iki oda ve piknik tüpü üzerinde bakır bir kazanda ısınan su ile nerdeyse bir tuğladan hallice, elinizden düşürdüğünüzde ayak başparmağınızın tırnağını düşürecek kadar ağır ve büyük, saf zeytinyağından elde edilmiş doğal bir kalıp sabunile taburede oturarak banyo yapmayı sağlayan banyo-tuvalet bir arada küçük bir yer var.
Villa özel peyzaj mimarları tarafından egzotik bitkiler, çeşitli kaktüsler, ait olduğu yerden sökülmüş ve büyük bir saksıya hapsedilmiş zeytin ağaçları ile dizayn edilirken,evceğiz,kendiliğinden yetişmiş fuşyasından, beyazına, beyazından sarısına renk renkakşam sefası, sardunya, yasemin, fesleğen ve begonvil ile doğal olarak renklenmiş,
Villanın, son teknoloji ankastre mutfağında yemekler hazırlanırken, evceğizde ise hemen sahanlığın önünde pişecek yemeği büyük bir sabırla bekleyen kedinin eşliğinde taştan yapılmış bir ocak ta yenecek yemekler odun ateşinde pişmekte,

Villa da sabah kahvaltılarında en zengin çeşitlisinden, İsviçre, Hollanda’dan ithal peynir, marcarpone (kaymak niyetine) ve karakovan balı et ve et ürünleri, avakadolu yumurta, glütensiz ekmek ve çeşit çeşit unlu mamüllerile taze sıkılmış meyve suları ve beyaz çay tüketilirken, evceğizde ise, haşlanmış yumurta, beyaz peynir, ya kendi bahçesinden ya da pazardan almış olduğu Milas’ın güneş görmeyen yamaçlarında yetişmiş zeytinliklerden elde edilen çizik yeşil zeytin, gül desenli beyaz emaye tabakta üzerine zeytinyağı dolaştırılmış, pul biber ve kekikle bezenmiş domates, salatalık ile az acı yeşilbiber, taze roka ve bildiğimiz siyah çay tüketilmekte,
Villa da anlasın ya da anlamasın modaya uygun son sistem müzik sistemi, makaralı teyp, modern bir pikaptan müzik dinlenirken, evceğizde sabah doğan güneşin insana verdiği yaşama sevincini pekiştirecek, ‘ben bir fırın yaptırdım, doldurdum ekmekleri, Gel beraber yiyelim, yaptırdım börekleri, Evreşe yolları dar, dar, Bana bakma, benim yârim var‘’ya da oynak bir Denizli türküsü olan ve insana olmadığı kadar nedensiz yaşama sevinci veren ‘’Asmam çardaktan, Suyu bardaktan, Biyolöpüveremgocumangız, Ilimon yanaktan, Asmam yıkıldı, Suyu sıkıldı, Bu gün çil horozu duyamadım, Canım sıkıldı, Amanın! Canım sıkıldı‘’veya ‘’ Gemilerde talim var, bahriyeli yârim var, o da gitti sefere ne talihsiz başım var, hani benim Receb’im, Receb’im, sarı lira vereceğim almazsan karakola gideceğim...’’sözleri ile insanı yeni doğan güne tüm enerjisi ile hazırlayan ve Türkiye’nin efsane seslerinden rahmetli Cem Karaca’nın olağanüstü yorumladığı Islak Islak şarkısındaki ‘’Güneşte demlerim senin çayını, yüreğimden süzer öyle veririm..’’ muhteşem sözleri misali sanki güneşte taze demlenmiş olan cam bardakta içilen çay eşliğinde türkülerin çaldığı dut ağacına aslı radyodan dinlenen türküler,

Villanın terasında rahatlıktan ziyade görselliği ön planda tutan, tasarım adı altında, neredeyse bir futbol takımının ilk onbirini rahatlıkla oturtacak kadar hacimli ama prestij ve estetik itelemesiyle olmadığı kadar rahatsız koltuk takımları yer alırken,evceğizde, asma ile kapatılmış çardağın ve ulu dut ağacının gölgesinde, sırtını rahatlıkla dayadığın yastığıyla, renkli basmadan divan örtüsüyle huzur veren, yünden yatağıyla o serin gölgede daha uzanır uzanmaz uyuma garantili divan yer alır,

Villa da akşamları gün batımına doğru, o muhteşem manzara eşliğinde zeytin ağacından büyük masaya itinayla hazırlanmış,neredeyse kandil simidi büyüklüğünde kalamar, Jumbo karides, en lezzetlisinden lakerda, ahtapot salatasıile zenginleştirilmiş keyifli deniz ve deniz ürünlerinden ya da kırmızı ve yahut beyaz etten mükellef bir masa, yemeğin cinsine göre eşlik edecek rakı ya da şarap tercihleri sunulurken, evceğizde ise, bol domatesli zeytinyağlı börülce yemeği yanında, sadece soğan, domates ve yeşil biberden müteşekkil bol zeytinyağlı limonlu bir salata ile serin bir yoğurt sunulmakta,
Gecenin ilerleyen saatlerin de villanın terasından, müzik sisteminde çalan smoothJazz dinletisi eşliğinde, denizdeki yakomozlarıkeyifle seyrederken, büyükçe, geniş tabanlı, kalın dipli bir bardakta Whiskey on therocks ‘a eşlik eden, özel ısıtılmış badem, kaju ve antep fıstığından oluşan zengin karışım bir kuruyemiş tabağı ve son ekonomik gelişmeler,gelecek yılda yapacakları vizyoner atılımlar, marinadaki yatların oluşturduğu trafik, Yunan adalarına özel yatıyla giderken yaşadığı tatlı, telaşlı, heyecanlı anılarınHavana purosunun aromatik dumanından çekilen derin bir nefesle anlatıldığı bir ortam,
Evceğizde ise, asmanın altında, muşamba kaplı tahta masada, denizden gelen esintiyle hemhal olmuş yasemin kokuları arasında,kasette çalan Tolga Çandar’ın‘’Çökertme'den çıktım da, Halil'im,Aman başım selamet,Bitez'de yalısına varmadan, Halil'im, Aman, koptu kıyamet,Burası da Aspat değil, Halil'im, Aman Bitez yalısı, Gidelim, gidelim Halil'im, Çökertme'yevaralım’’ türküsünün yakılmasına konu olan mekana, Halil Efe’nin kayıkla Kos Adasına Çakır gözlü Gülsüm’le kaçmaya çalıştıkları Çökertme yani Yalıkavak Koyuna bakan verandasındaBergama tulumunun yanına iki dilim karpuz, yine zeytinyağlı güzel bir çoban salata, çay bardağında rakı ve güzel bir cigara ile gündelik, sıradan dertlerin konuşulduğu samimi ortamda, karısının divanın köşesinde huzursuz huzursuz oturduğu ve elinde sert hareketlerle ördüğü kırlent ile, geçen sene sünnet düğününde eltisinin kostaklanarak takmış olduğu gram altının,gelecek ay onların yapacağı düğünde acaba karşılığının verip veremeyeceklerinin muhasebesiniyapan ve bu güzel rakı sofrasında biran için de olsa can sıkan ve bardaktaki rakının mezesiz, susuz fondiplenip içilmesine sebep olan oldukça mini minnacıkmikro ekonominin konuşulduğu bir ortam.
Villada hemen hemen, en fazlaiki hafta sonra yaşam faaliyetlerinin sona erdiği ve sadece evden sorumlu bir görevlinin cılız hareketleri gözlemlenirken, evceğizde ise yaşam tüm canlılığı ve sıcaklığı ile devam ederken, yaklaşan kışa hazırlık içintraktör ile kapı önüne dökülen 2 çeki odunun çocuklar tarafından büyük bir neşeyle duvarın dibindeki sundurma altına istiflenirken, keyifle kaykılarak oturduğu verandadaki divandan çocukların büyük bir hevesle oduncuda özenle kesilmiş zeytin odunlarını yerleştirmesini, sıcak bir kış ortamı sağlayacak sorumlu baba olma onuru ilekostaklanan, hafiften de göz ucuyla hanımını süzerek, erkenden kararan hava ve soğuk geçen kış gecelerinde, o odun ateşininsobadanduvara yansıyan ve oluşan ışık oyunlarının yaratacağı romantik ortamıve vereceği sıcaklığın nelere mal olacağını,kaytan bıyıklarını burup, fantezi dünyasında ince ince hayal ederek içtiği cigarayı keyifle tellendiren babayı, sonbaharın gelmesiyle pazarda oldukça ucuzlayan, Çanakkale’nin ünlü salçalık, armut domateslerinin ocakta yanan odun ateşindekazanda kaynatıldığını ve bu vesile ileyaşam döngüsünün mütemadiyendevam ettiğini, çocukluğumuzun o mutlu, huzurlu geçen mazideki o nostaljik Hayat Bilgisi ders kitabı tadında yaşamınsürüp gittiğini, canlılığın bir alamet-i farikası olan ocağın bacasından tüten dumanın isehiçbir zaman eksilmediğini görürüz.

Velhasıl, villa her türlü konforu, güvenliği, rahatlığı sağlayan son teknoloji eseri ile taa İstanbul’dan bile cep telefonu ile kontrol edilebilen tam bir AKILLI BİNA, evceğiz ise her şeye rağmen samimi,SAĞDUYULU bir bina.
Yorum
Sevgili Şenol, aynı mekânda…
Sevgili Şenol,
aynı mekânda farklı hayatları ve değerleri çok güzel anlatmışsın. Yine düşündüren, insanın içine dokunan bir yazı olmuş. Kalemine sağlık dostum...
Sayın abim, teşekkür ederim,…
In reply to Sevgili Şenol, aynı mekânda… by DENİZ GÜNEŞ (doğrulanmamış)
Sayın abim, teşekkür ederim, sağolun
Ortak mekan farklı yaşamlar
Aslında öyle önemli bir konu ki... kanayan yara mı dense yoksa ne çözümü olan ve ne de geri cevrilebilen b8r durum mu dense bilemiyor insan. Öngörü uretemeyen yönetimlerin ellerinde heba olan gelecekler...
Ellerine sağlık Kıymetli Kardeşim...
Sevgili kardeşim teşekkür…
In reply to Ortak mekan farklı yaşamlar by Burhan Turna (doğrulanmamış)
Sevgili kardeşim teşekkür ederim.
Evceğiz
İster evceğiz, ister villa, yanımda an'ı ve yaşamı paylaşabileceğin dostun/sevdiğin olmadıkça hiçbir mekanın tadı olmayacaktır.
Sevgili Mustafa kardeşim bir…
In reply to Evceğiz by Mustafa Özlü (doğrulanmamış)
Sevgili Mustafa kardeşim bir mekanı yuva yapan sevgidir, Yoksa kuru bir binadan farkı yoktur. Yuva değil bina oluyor o mekan.
Eline emeğine sağlık…
Eline emeğine sağlık insanların içinden geçenleri dile getirmişsin.
Teşekkürler kardeşim.
In reply to Eline emeğine sağlık… by Bülent OKUR (doğrulanmamış)
Teşekkürler kardeşim.
Yorum
Çok güzel bir yazınızı bize yine hediye etmişsiniz. Bir solukta okudum. Bence sağduyulu binada yaşayanlar akıllı villada yaşayanlardan daha mutlu bir hayat sürmüştür.Tebrikler
Atilla abicim teşekkürler,
In reply to Yorum by Atilla (doğrulanmamış)
Atilla abicim teşekkürler,
Yüreğinize ve kaleminize…
Yüreğinize ve kaleminize sağlık komutanım. Keyifle okunan,düşündüren bir yazıydı.
Göksel kardeşim teşekkürler.
In reply to Yüreğinize ve kaleminize… by Göksel (doğrulanmamış)
Göksel kardeşim teşekkürler.
Önce Marmara sonra Ege ve Akdeniz'in kirlenme ve yağmalanması
Sevgili Şenol'un içimizi ısıtan her zamanki nostaljik tasvirlerinde bu defa, çevre bilinci olmayan sanayileşmenin önce Marmara'yı kirlettiğini sonra da plansız iç göçle beraber Ege ve Akdeniz sahillerinin nasıl yağmalandığını, kahraman bakkalın süpermarkete karşı direnmesi tadında anlatılmaktadır.
Devlet veya belediyelerin gerek vizyonsuzluk gerekse popülizm ve yolsuzlukları nedeniyle kontrol edemediği plansız şehirleşme ve modernleşmenin en sonunda köyün davulcuyla zurnacıya nasıl kaçtığını da gösteriyor sanki. Bu durumu aynı zamanda modernleşme ve demokratikleşme sancılarımızın paralel bir öyküsü olarak da görebiliriz.
Sosyolojik gerçekçi bir yazı…
Sosyolojik gerçekçi bir yazı. Teşekkürler Şenol
Yeni yorum ekle