Prof. Hasan Pekmezci - Yaş 13… Evden Hayata Kaçış

Kültür

Prof. Hasan Pekmezci - Yaş 13… Evden Hayata Kaçış

Röportaj: Murat Özsoy

 

Prof. Hasan Pekmezci 1945 Konya-Beyşehir-Üzümlü doğumlu ressam ve akademisyen. İvriz Öğretmen Okulu, İstanbul-Çapa Öğretmen Okulu, Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü mezunu. 1978’de atandığı Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümü’nde serigrafi atölyesini kurdu. 1980 yılında yazar Beşir Göğüş ve Şükran Pekmezci ile birlikte İlkokullar Türkçe kitabının hazırlanması ve resimlenmesi yarışmasında birincilik ödülü aldı. 1986’da Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nde baskı resim atölyelerini kurmak üzere göreve başladı. Burada Gravür, Serigrafi ve Litografi atölyelerini kurdu. 2012'ye dek Hacettepe Üniversitesi’nde bölüm başkanlığı, senato üyeliği, Güzel Sanatlar Enstitüsü Müdürlüğü görevlerinde bulundu. 1987 yılında doçent oldu. Türkiye'de serigrafi alanındaki ilk kitabı 1992 yılında yayımlandı. Yazdığı “Serigrafi” ve “Desen” kitapları ders kitabı olarak okutuldu. 1995 yılında profesör oldu. 1985-1991 yılları arasında ODTÜ Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü'nde ve 2009-2011 arasında Başkent Üniversitesi'nde Baskı Resim Atölyelerini kurdu ve derslerini verdi. 2012’de Hacettepe Üniversitesi'nden emekli oldu. 2010-2014 yıllarında Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde baskı atölyelerini kurdu ve derslerini verdi. Sanat alanında 20 ödülü bulunmaktadır. "Bir Çiçek Gibi" adlı yağlıboya tablosu Budapeşte Güzel Sanatlar Müzesi’nde sergilenmektedir. Halk Bankası ve Dışişleri Bakanlığı Sanat Danışmanlığı görevlerini yürütmektedir.

***

.

- Hasan Pekmezci Hocam, Konya, Beyşehir, Üzümlü-Manastır Kasabası’nda doğdunuz. İlkokulu köyde okudunuz. Ortaöğreniminize Konya Ereğlisi’nde İvriz Öğretmen Okulu'nda devam ettiniz. Köyünüzden ayrılmaya nasıl karar verdiniz?

- İvriz Öğretmen Okulu sınavlarından ilkini Köy Enstitülü öğretmenimizin özel ilgi ve çabasıyla kazanan beş çocuktan biriydim. Sıra ikinci sınava gelmişti. Ancak, üvey ana sürekli şu türküleri söylemeye başlamıştı: “Biz seni okutamayız. Öyle zevzeklenme, heveslenme. Hem sende ta oralarda okuyacak kafa nerde! Çoban bile olamazsın sen oralarda…” Her dakika, her saat tekrarlanıyordu aynı türkü. Şeytan gibi bir kadındı. Babam da üvey ana ile aynı türküdeydi…

- Babanız ve üvey ananız çoban bile olamayacağınızı söylüyor. Belli ki sizi okutmaya hiç mi hiç niyetleri yok. Siz de 13 yaşındasınız. Durum hayli umutsuz görünüyor?

- İlk sınavı kazanmış ilkokul arkadaşlarımın aileleri hazırlık yapmaya başlamışlardı bile. Çünkü sınava çağrı belgesinde “ikinci sınava gelirken iç çamaşırı, pijama, havlu getirin” yazıyordu. Son gün gelmişti. Sınava girecek öğrenciler ertesi gün sabah ezanında yola çıkacaktı.

- Ertesi sabah okul kervanına katılamazsanız, tüm umutlar suya düşmüyor mu?

- Hem de nasıl. Başka bir umudum da yok ki! “Ne yapabilirim?” sancıları beynimde… Kıvranıyorum çaresizlikten, iç sancısından... Birden, aklıma gelen ilk şeyi yaptım. Son bir umutla… Evden kaçtım!

.

- 13 yaşında bir çocuk evden kaçıp köyde nereye sığınıyor?

- Evden bu kaçış, ölüm kalım savaşından okula kaçış gibi görünse de aslında hayata kaçıştı. Kaçmasam okul hayali bittiği gibi, köyde, üvey ananın eline, insafına kalıyordum. Doğruca, benim gibi ilk sınavı kazanmış sınıf arkadaşım Cengizlerin evinin yolunu tuttum. Cengiz’in annesine koştum. “Beni sınava göndermiyorlar teyze!” diyebildim ağlayarak. Teselli etti beni… “Hele gel, otur, ağlama. Amet Emmi’ne haber iletirim ben.” dedi. 

Teyze, bir yandan üvey ana ve babam aleyhine mırıldanıyor, bir yandan da oğlu Cengiz için ne hazırlamışsa bana da aynısından hazırlıyordu. Bense, “Akşam olunca Amet Emmi gelecek, ne diyecek, ne yapacak?” kaygısıyla endişe içinde bekliyordum. Ne gelen vardı ne giden.

Meğer ben eve gelir gelmez, teyze kocasına küçük oğluyla haber göndermiş: “Cengiz’in arkadaşı Hasan kaçıp bize geldi, anası okutmayacağız, babası okutamayız diyormuş.”

Benim kaçıp Cengizlerin evine sığındığımı öğrenen Amet Emmi yanına Ciroğlu Memet Dayı dediğimiz, sözü geçen köylümüzü alıp namazdan sonra kahvede sıkıştırmışlar babamı. “Bak, herkesin kazanamadığı intamı kazanmış çocuk... Mani olma garibe!” diye sıkıştırdıkça babam dayatıyormuş; “Okutamam, maddi durumum kötü, diğer çocuklarım var”.

- Okul meselesi yine ekonomik darboğazda düğümlenmiş anlaşılan.

- Aslında maddi durum bahaneydi. Evde her işi yapan çocuk ellerinden gideceği için istemiyorlar, bahane arıyorlardı. Bu konuşmalar geçerken birden Memet Dayı’nın aklına gelmiş: “Hasan’ın rahmetli anasından kalan bir ev hissesi var. Onu şimdi evde oturan Şevket’e ucuz, pahalı demeden satalım. Onun parası ile okur çocuk.”

Hemen birilerini koşturup Şevket’i bulurlar, rahmetli anamın ev hissesini ona 570 liraya satarlar. 20 lirası peşin. Gerisini babama sonra ödemesine. Bir anlamda babama sus payı. Amet Emmi bu 20 lirayı alıp eve gelir. Beni görünce babacan haliyle “Merak etme ooolum, ne iyi etmişsin. Yarın Osman Dikici Amca, Cengiz’le birlikte diğer arkadaşlarınızı da alıp sizi İvriz’e götürecek.” dedi.

- Tek bir gün içinde inişler, çıkışlarla dolu müthiş bir duygu bombardımanı yaşamış olmalısınız?

- Nasıl sevindiğimi anlatamam. Gece uyumam ne mümkün! Ne hayaller, ne hayaller… Bir yandan da yol ve sınav karabasanları… Sabah ezanıyla Amet Emmi, teyze, Cengiz ve ben külüstür köy otobüsünün yanındaydık.  Diğer arkadaşlarım da ana ve babalarıyla gelmişlerdi. Herkesin yanında anası babası vardı, uğurlamak için. Benimse kimsem yoktu.

 

- Yolculuk nasıl geçti?

- Benzin kokusu yetmiyormuş gibi sigara dumanı ve yol tozunun sebep olduğu mide bulantısının perişan ettiği bir yolculuk oldu benim için. Köyden Beyşehir’e, Manastırlılar Hanı’na indiğimizde ayakta duracak halim yoktu, otobüs tutmasından. Bir gece burada kalmak zorundaydık. Bir odada yan yana ona yakın yer yatağında... Sabah erkenden de Konya’ya. Aynı yol sıkıntıları içinde. Konya’da daha sonraları da kalacağımız Beyşehirliler Hanı’nda bir gece daha. Başımızdaki Osman Amca hanın önüne bile çıkartmıyor, başımıza bir şey gelir kaygısıyla. Hanın altındaki çayhaneden sadece birer simit alıveriyor hepimize.

- Bir sınava girebilmek için, upuzun otobüs yolculukları ve hanlarda iki gece konaklama.

- Devamı da var. Sabah erkenden, Beyşehirliler Hanı’ndan koşarak otogara, Ereğli otobüsüne yetiştik. Karapınar çöllerinden geçerken kum fırtınaları içinde bir yolculuk... Akşam karanlığında Ereğli’ye indiğimizde ben bitkin haldeydim.  Ereğli’den İvriz’e kadar yürüdük. Elimizde çıkınlarımız… 12 kilometre...

- Okul kervanınızın üç günlük zorlu seyahati, Barış Manço’nun “İşte hendek işte deve şarkısındaki, zordur almak bizden kızı” dizesini anımsattı doğrusu bana.

- Okula vardığımızda ağabeyler karşıladı bizi. Hemen yatakhanelere götürüp yataklarımızı gösterdiler. Ayakta zor duruyordum. Yol yorgunluğu, sınavı kazanamama endişesi beynimi karmakarışık yapmıştı. Burayı kazanamazsam ne yaparım, sorularıyla doluydu kafam. Yorgun, bitkin, otobüs tutmasının bulantıları içinde bir ölüm kalım sınavı bekliyordu beni. İlk büyük hayat yolculuğum böyle başladı.

- İvriz Öğretmen Okulu’nu kazandınız. İvriz’de nasıl geçti yıllarınız?

- Orta üçüncü sınıfa geldim. “Resimci Çocuk” diye anılan bir öğrenci olmuştum. Resimci Çocuk, Müzikçi Çocuk, Sporcu Çocuk önemli bir ayrıcalık sıfatıydı. Resim alanında önde gelen bir öğrenciydim. Böyle öğrenciler için İstanbul Çapa Öğretmen Okulu Resim Semineri’nde daha iyi bir üst eğitime seçilip sınavla orada okumaya devam etme uygulaması vardı. Benim bu sınavları kazanacağıma, İstanbul’da okuyacağıma herkes kesin gözüyle bakıyordu. Herkesin beklentisine göre, Ekim ayında İvriz’den ayrılıp İstanbul Çapa Resim Semineri’ne gidecektim. 

.

- İşler yoluna girmiş gibi. Ne dersiniz?

- Pek değil. Bende sorgular, sancılar başladı. Gitsem, gitmesem kaygıları... İstanbul gibi koca bir kentte ne yaparım, harçlığımı nereden bulurum, düşünceleri…

- Okulda harçlığınızı nasıl çıkarıyordunuz?

- İvriz’de neredeyse aynı yoksullukta bulunan diğer okul arkadaşlarımızla yakın köylere çapa yapmaya gidiyorduk. Harçlığımızı öyle biriktiriyorduk. Köylüler artık bizi tanıyordu, her yaz, her bayram tatili iş aradığımızı biliyorlardı. Oysa, İstanbul’da ne yapabilirdim ki!.. En iyisi İstanbul macerasından vazgeçmekti.

- Gerçekten vazgeçtiniz mi İstanbul Çapa Öğretmen Okulu’nda okumaktan?

- Evet… Umutsuzluk... Çaresizlik... Bir gün Nevruze Atilla Göksel Öğretmenim sohbet gibi tahtaya kaldırmıştı beni. “Hasan, umarım İstanbul’a gidince bizleri, okulunu, arkadaşlarını unutmazsın…” Ben boynumu büktüm, sessiz bekliyorum... Sınıftan bir arkadaşımız “Öğretmenim Hasan vazgeçti, gitmeyecek İstanbul’a.” dedi. Öğretmenim şaşırmıştı: “Ne demek… Bak Hasan, Türkiye’nin en güzel kentinde, en güzel okulunda okuyacaksın. Şimdi okuduğunuz kitapları yazan insanlar öğretmenlerin olacak. Kız arkadaşlarınızla okuyacaksınız. Sınıfınızın çoğu kız olacak. Kim bilir gelecekte bunlardan biri ile evlenirsiniz”

- Tarih?

- 1962 yılı Mayıs ayının son günleri.

- Nasıl karşıladınız öğretmeninizin bu konuşmasını?

- Peki, öğretmenim, diyebildim... Ekim ayında Çapa Öğretmen Okulu Resim Semineri öğrencisiydim. Hayatımın ikinci büyük kararıydı.

.

- İstanbul Çapa’da kimler öğretmeniniz oldu?

- Türkiye’nin alanında üst düzeyde olan çok sayıda eğitimcisi Çapa Öğretmen Okullarının öğretmenleriydi. Çapa İlköğretmen Okulu, Eğitim Enstitüsü ve Yüksek Öğretmen Okulu aynı çatı altındaydı. Bu nedenle her alandan muazzam bir öğretmen kadrosuna sahipti, Sanat alanında İlhami Demirci, Selahattin Taran, Hidayet Gülen, Enver Naci Gökşen gibi sanatçı eğitimcilerin öğrencisi oldum.

- Konya Ereğlisi’ndeki gibi bağ, bahçede çapa işi İstanbul’da yok. Nasıl kazandınız ekmeğinizi?

- Yaz için iş aramalarım daha Mayıs ayından başladı. Tophane İş ve İşçi Bulma Kurumu kapılarındaydım. İş? Yok. Okul kapalı. Öğretmenlerimizden biri, yatacak bir yer buldu bana. Ama bir kuruş param yok.

- Okul kapalı. Yemek yok?

- Bahçe köşesine atılmış, kedilerin, farelerin cirit attığı mutfak artıklarının içinde irice ekmekleri buldum, bahçe suyunda ıslatıp içindeki beyaz kısmı yedim. Dört gün boyunca… Sonunda, epeyce uğraşarak Taksim Osmanbey’de Lunaparkta bir iş buldum. Yevmiye bir lira. Karakterimle bin kez zıt bir iş. Ama günde bir lira kazanmak var ya... Üstelik onu harcamadan

biriktirmek de.

- Lunapark’taki işinizde yemek var mıydı?

- Yoktu. Her gece Aksaray’da kaynaya kaynaya ekşimiş mısırlardan üçü beş kuruşa alıyordum. Biri akşam yemeği, gece on ikide. Biri sabah kahvaltısı, saat 11.00 gibi. Biri saat üçe doğru, öğle yemeği. Saat 15.00 gibi başlayan ve gece 24.00’te biten lunapark işkencesi... Sıkıyönetim olduğu için korka korka Maçka’dan Taksim’e, Beyoğlu, Galatasaray, Şişhane, Tepebaşı, Unkapanı, Belediye Sarayı, Aksaray, Şehremini Çapa’ya hep yürüyerek. Giderken de yürüyerek gelirken de…

- Lunapark işiniz nasıl sonlandı?

- Bir buçuk ay sonunda 46 kiloya düşmüş, ayakta zor durabilen biri haline gelmiştim. Verem dispanserinde verem teşhisi ve Validebağ Sanatoryumu... Sınıf arkadaşlarım beni ziyarete gelirlerdi. Başta Şükran… 2,5 ay mükemmel bir tedaviden sonra daha fazla geri kalmamak için okula döndüm.

.

Yıl 1963. Validebağ Sanatoryumu, Hasan Pekmezci ayakta sağdan ikinci

- 1965’te Çapa Öğretmen Okulu’nu birincilikle bitirdiniz. Ya sonrası?

- Son sınıftan 125 öğrenci mezun olduk. Ben Urfa Siverek Gözelek Köyü İlkokulu öğretmeni ve müdürü olarak atandım. Ekim’e kadar orada kaldım. Köylüler çok sevdiler beni. Ama Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü sınavlarına gireceğim. Kazanacağım da belli değil ama geri dönmemem gerek. Müdür mührünü Milli Eğitim’e teslim edip yatağım, yorganım, neyim varsa köylülere verip ayrıldım. Aslında buradan ayrılmam da çok büyük bir macera demekti.  Geri dönmemek için köprüleri yıkmak gibi... Oradan ayrılmasam, sanırım hep ilkokul öğretmeni olarak kalabilirdim. Bugünler mümkün olamazdı. Hayatımın üçüncü önemli dönüm noktası oldu Urfa Siverek’ten ayrılma kararım.

- 1960’lı yıllarda Resim-İş Bölümü sadece Gazi Eğitim’de vardı değil mi?

- Evet. Türkiye’nin her yerinden çok sayıda ilkokul öğretmeninin resim alanında eğitim görmek için akın ettiği tek okuldu Gazi Eğitim. Başka hiçbir yerde okuma şansımız da yoktu. Sınavı kazandım ve 1968’de Gazi’den en yüksek notlarla mezun oldum. Daha da önemlisi, çok yönlü eğitimle bugünkü kimliğimi kazandım… Ve Arifiye Öğretmen Okulu'nda göreve başladım… Beni bir bekleyenim de vardı. Çapa’dan sınıf arkadaşım Şükran Atay ile nişanlandık, 1970’te düğünümüz oldu.

.

- Gazi Eğitim Enstitüsü'nde hocalarınız kimlerdi?

- Hepsini neredeyse her gün sevgi ve saygıyla andığımız Adnan Turani, Nevide Gökaydın, Mürşide İçmeli, Hidayet Telli, Muammer Bakır, Veysel Erüstün, Nevzat Akoral, Kayıhan Keskinok ve Turan Erol'un öğrencisi oldum. Adnan Turani atölyesinden yetiştim.

- İvriz Öğretmen Okulu’ndaki öğretmeninizin sizi İstanbul Çapa Öğretmen Okulu’na yönlendirmesi yaşamınızın dönüm noktalarından biri olmuş anlaşılan.

- Hem de nasıl! Bir öğretmenin, ergenlik çağında bir oğlan çocuğunu motive ederken kullandığı ifadeler bile çok önemli. İvriz’de hep erkek öğrenci vardı; diyelim ki bin öğrenci erkek. Sadece iki kız öğrenci vardı. Öğrencilerin yarısı birine, diğer yarısı da ötekine âşıktı. Kız arkadaşlarınızla okuyacaksınız. Sınıfınızın çoğu kız olacak. Kim bilir gelecekte bunlardan biri ile evlenirsiniz” ne büyük motive edici sözler. Daha ilk günden başlayarak birlikte okuduğumuz arkadaşım Şükran Atay, şimdi eşim ise bunun altında öğretmenimizin sözleri var.  Yaşamda kimi serüvenler kimliği, kişiliği üst düzeyde etkiliyor. Cumhuriyet öğretmenlerinin dünyası öğrenciyi anlamak, analiz edebilmek, kimliği içinde var edebilmek üzerine kurulu idi. Tılsımlı bir el gibi. Öğrencilerine aşıladıkları yaşama bağlılık bilinci mükemmeldi. İşte bu bilinç, niteliği yüksek öğretmenler ve bunların başarılı öğrencileri eğitimde zaferi getirmişti.

Bugün her önemli günde ilk aradığımız kimliktir İvriz’deki Nevruze Atilla Göksel öğretmenim. 1962 Ekim ayından beri arkadaşım, sırdaşım, yoldaşım olan eşim Şükran ile ikimiz birden ararız onu…

Ne zaman akciğer filmlerim çekilse, siz şunu şunu yaşamışsınız, diyor doktorlar. Ciğerlerim mühürlü… Yüreğimizde ise bambaşka mühürler var: Mustafa Kemal ve Cumhuriyet mühürleri…

.

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.