Bakmak Başka - Görmek Başka
Geçtiğimiz ay kaleme aldığımız “Aklıselim” başlıklı yazıda, Türkiye'nin en çok ihtiyaç duyduğu şeyin yeni sloganlar, yeni kamplaşmalar veya yeni kahramanlar değil; aklıselim, basiret ve feraset olduğunu ifade etmeye çalışmıştık. Aradan geçen zamanda yaşananlar gösterdi ki meselemiz hâlâ aynı yerde duruyor. Belki de daha derinleşmiş durumda.
Şimdi yeni bir soru soralım:
Türkiye baktığı şeyleri gerçekten görüyor mu?
Çünkü bakmak ile görmek aynı şey değildir.
Türkçenin önemli imkânlarından biri, bu iki fiili birbirinden ayırabilmesidir. İnsan, "Baktım ama görmedim." diyebilir. Bu cümle sıradan bir dil kalıbı değildir; aynı zamanda bir medeniyet tecrübesinin ifadesidir. Çünkü görmek, yalnızca gözün işi değildir. Görmek için basiret gerekir. Basiretin işleyebilmesi için de feraset ve izan gerekir.
Son günlerde yaşanan bazı hadiseler, Türkiye'nin tam da bu noktada ciddi bir sıkıntı yaşadığını düşündürüyor.
Bir tarafta milyonlarca insanın alın teriyle biriktirdiği tasarrufların çeşitli manipülasyonlarla eridiğine dair iddialar konuşuluyor. Borsada, fonlarda veya çeşitli yatırım araçlarında yaşandığı ileri sürülen kimi işlemler hakkında kamuoyunda ciddi sorular soruluyor. İnsanlar sadece para kaybetmekten değil, güven kaybetmekten de yakınıyor. Daha önemlisi, toplumun önemli bir kesimi yapılan açıklamalarla ikna olmuyor; söylenenlerden çok yapılanlara bakıyor.
Fakat dikkat çekici olan şudur:
Ortaya atılan iddiaların doğruluğundan veya yanlışlığından bağımsız olarak, toplumun önemli bir kısmı hadisenin özüne odaklanmak yerine saf tutmayı tercih ediyor. Birileri daha soru sorulmadan savunmaya geçiyor, birileri ise henüz hakikat ortaya çıkmadan hüküm veriyor.
Hâlbuki aklıselim başka bir şeydir.
Aklıselim, suçlu ilan etmek de değildir, suçsuz ilan etmek de değildir.
Önce bakmak, sonra görmek, sonra hüküm vermektir.
Türkiye'nin son yıllarda en çok kaybettiği şeylerden biri de galiba budur.
Benzer bir tabloyu yakın zamanda değerli felsefeci İoannaKuçuradi'nin vefatı sonrasında da gördük.
Bir insan göçüp gidiyor.
Arkasında onlarca kitap, yüzlerce öğrenci ve uzun yıllara yayılan bir akademik emek bırakıyor.
Normal şartlarda yapılması gereken bellidir.
Hayatını, eserlerini, fikirlerini ve Türkiye düşünce hayatına katkılarını konuşmak.
Fakat biz ne yaptık?
Yine taraflara ayrıldık.
Bir kısmımız onu yüceltmekle meşgul oldu.
Bir kısmımız ise tenkit etmekle.
Oysa tam da burada, merhumenin yıllarca anlatmaya çalıştığı bir husus gözden kaçırıldı.
İoannaKuçuradi'nin düşüncesinde merkezî kavramlardan biri "insan onuru"dur.
Onun üzerinde ısrarla durduğu husus şuydu:
Fikirler kutsal değildir. Tartışılır. Eleştirilir. Hatta reddedilebilir. Ama insanın onuru başka bir şeydir.
Türkiye'nin duymak istemediği nokta da galiba burasıdır.
Biz çoğu zaman insanı fikirle özdeşleştiriyoruz.
Bir fikri beğenmiyorsak insanı yok sayıyoruz.
Bir düşünceye yakınsak şahsı kutsallaştırıyoruz.
Böyle olunca da fikir tartışması yapamaz hâle geliyoruz.
Oysa vefat etmiş bir düşünür hakkında konuşmanın asıl yolu, onun şahsiyetini değil fikirlerini tartışmaktır.
Hayatını tamamlamış, hesabını Rabbine vermeye gitmiş bir insan hakkında nihai hüküm kurmak bize düşmez.
Onun inancı, ameli ve niyeti kendi şahsi maneviyatının konusudur.
Fakat ortaya koyduğu fikirler hepimizin ortak tartışma alanıdır.
Eleştirilecekse orada eleştirilmelidir.
Savunulacaksa yine orada savunulmalıdır.
Aslında bütün bu hadiseler aynı kök soruna işaret ediyor.
Türkiye uzun süredir bakıyor; fakat görmekte zorlanıyor.
Görmekte zorlandığı için de seyretmekten mahrum kalıyor.
Bir hadise meydana geliyor. Hemen taraf seçiyoruz.
Bir açıklama yapılıyor. Derhal saf tutuyoruz.
Bir insan vefat ediyor. Cenaze bile ideolojik hesaplaşmanın vesilesine dönüşüyor.
İnsanlar birbirlerini anlamaya çalışmıyor. Birbirlerini tasnif etmeye çalışıyor.
Bu durum, eski tabirle, bir izan meselesidir.
İzan kaybolduğunda bilgi tek başına işe yaramaz.
Feraset zayıfladığında zekâ da çoğu zaman yönünü şaşırır.
Basiret kaybedildiğinde ise göz açık olsa bile bakarkörlük başlar.
Bugün Türkiye'nin yaşadığı sıkıntılardan biri de budur.
Gözümüz açık.
Kulaklarımız açık.
Ekranlarımız açık.
Fakat bunların hepsinin üzerinde çalışması gereken basiret mekanizması yorgun düşmüş görünüyor.
Belki de yeniden şu soruyu sormamız gerekiyor:
Bir meseleye baktığımızda gerçekten neyi görüyoruz?
Karşımızdaki insanı mı?
Onun temsil ettiğini düşündüğümüz kampı mı?
Bir fikri mi?
Yoksa sadece görmek istediğimiz şeyi mi?
Aklıselim dediğimiz şey tam burada başlar.
Basiret, görünenin ötesini fark etmektir.
Feraset, hadiselerin hangi istikamete akacağını sezebilmektir.
İzan ise hüküm verirken ölçüyü kaybetmemektir.
Türkiye'nin bugün ihtiyaç duyduğu şey de tam budur.
Daha yüksek sesle konuşmak değil.
Daha doğru görmek.
Çünkü bakmak kolaydır.
Asıl mesele görmektir.
Ve galiba memleket olarak en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, yeniden görmeyi öğrenmektir.
S. Dönmez
Yeni yorum ekle