TEFRİKA – III. Bölüm: Pandeli’de Bir Yürek
İstanbul geceleri başka bir âleme benzer. Gündüzleri insan kalabalığıyla, tramvay sesleriyle ve telaşla dolu olan şehir; gece çöktüğünde sanki başka bir yüzünü gösterir. Sokak lambalarının sarı ışıkları kaldırımlara uzun gölgeler düşürür, Galata’dan Beyoğlu’na uzanan sokaklarda ayak sesleri yankılanır. Denizden esen rüzgâr tuzlu kokusunu şehrin taş duvarlarına taşır. Kahvehaneler, meyhaneler ve lokantalar gecenin içinde kendi küçük dünyalarını kurar.
Bu dünyada insanlar yalnızca yemek yemez, sohbet etmez ya da eğlenmez. Orada söz tartılır, bakışlar keskinleşir, insanlar birbirlerinin gözünün içine bakarak kim olduklarını anlamaya çalışır. Bazı adamlar vardır ki kapıdan içeriye girdikleri anda mekânın havası değişir. Konuşmalar ağırlaşır, bakışlar o masaya kayar. Çünkü bazı isimler şehirde hikâyelerden önce gelir.Babam işte o isimlerden biriydi. Köyde ona sadece adıyla hitap etmezlerdi. Herkes Cemal Ağa derdi.Bu lakap, babama sonradan verilmiş bir ünvan değildi. Sanki doğuştan onunla birlikte gelmişti, kazanılmış bir rütbeydi. Yürüyüşünde bir meydan okuma, bakışlarında sert bir kararlılık vardı. Omuzları geniş, sesi ağırdı. Az konuşurdu ama konuştuğunda sözünün ağırlığı hissedilirdi.
Babamın gençliği İstanbul’da geçmişti.Bunu ilk kez çocukken kulak misafiri olduğum bir sohbetten anlamıştım. Evde büyükler konuşurken bazı yer adları geçiyordu: Galata… Beyoğlu… Pandeli Lokantası…
Pandeli’nin adını ilk o zaman duydum.O yıllarda Pandeli, İstanbul’un en meşhur lokantalarından biriymiş. Şehrin ileri gelenleri, tüccarlar, gazeteciler, sanatçılar… Hatta Atatürk’ten yabancı devlet adamlarına kadar pek çok kişi burada yemek yermiş. Ama gecenin ilerleyen saatlerinde bu mekânların başka bir yüzü daha ortaya çıkarmış.Sözüm ona güçlü adamların dünyası…Kabadayıların, racon kesenlerin, sözün bıçak gibi keskin olduğu adamların dünyası.Babam o dünyanın içinden geçmişti.Onu anlatanların ses tonundan anlardım bunu. Sözlerinin içinde hem saygı hem de çekingen bir hayranlık olurdu. Anlatılanları dinlerken insan kendini eski bir Yeşilçam filminin setinde gibi hissederdi.
Diğer yandan babamın dünyasında kabadayılık yalnızca yumruk gücü demek değildi.O aynı zamanda bir duruştu.Sözünün arkasında durabilmekti.Babam gençliğinde uzun boylu, geniş omuzlu, sert bakışlı bir adamdı… Buna rağmen onu asıl güçlü yapan şey fiziksel kuvveti değil, korkusuzluğuydu.Kendi hayat tecrübelerinden çıkardığı dersler neticesinde oluşturduğu bazı kuralları vardı.Haksızlık yapanın karşısına dikilirdi. Fakatseviyeyi asla düşürmezdi.Zayıfa asla vurulmazdı.Bu yüzden bazı insanlar onu sever, bazıları ise kendisinden çekinirdi.
Bir gece Pandeli Lokantası’nda yaşanan bir olayı yıllar sonra köyde birinden dinlemiştim. Anlatan kişi olayı neredeyse bir efsane gibi aktarıyordu.Lokantanın içi loşmuş. Masaların üzerinde sarı ışıklar yanıyor, sigara dumanı tavana doğru ağır ağır yükseliyormuş. İçeride İstanbul’un tanınmış simaları oturuyormuş.Bir köşede ise babam ve arkadaşları.Garson yaklaşmış:
“Ne alırsınız beyler?”
Masadakilerden biri gülümseyerek cevap vermiş:
“Her zamanki gibi donat masayı.”
Tam o sırada kapı açılmış. Mekâna gürültülü bir grup girmiş. Kendilerinden emin, meydan okurcasına yürüyen adamlar… İçlerinden biri lokantaya şöyle bir göz gezdirmiş. Sonra bakışları babamların oturduğu masada durmuş.Adam ağır ağır yaklaşıp sandalyeyi çekmiş:
“Burası bizim masamız.”
Masada kısa bir sessizlik olmuş.Babam başını kaldırmış:
“Bu şehirde masalar kimsenin değildir” demiş sakince.
Adam alaycı bir gülümsemeyle cevap vermiş:
“Belli ki İstanbul’a yeni gelmişsin.”
Babam derin bir nefes almış:
“Ben bu şehre yabancı değilim.”
Adamın sesi sertleşmiş:
“Bizimle ters düşmek iyi değildir.”
O sırada lokantadaki uğultu kesilmiş. Masalardaki konuşmalar durmuş. İnsanlar göz ucuyla olayı izliyormuş.Babam sandalyeye biraz daha yaslanmış:
“Bizim de bir kuralımız var” demiş.
Adam kaşlarını kaldırmış:
“Neymiş o?”
Babamın sesi hâlâ sakinmiş:
“Zayıfa vurulmaz.”
Adam birkaç saniye babama bakmış.Sonra sandalyeyi geri itmiş. “Başka masaya geçelim” demiş arkadaşlarına. Böylece geldikleri gibi gitmişler.
Babamın arkadaşlarından biri kulağınaeğilip:
“Cemal Ağa… Az daha kavga çıkıyordu, helal sana” diye fısıldamış.Babam omuz silkip yemeğini yemeye devam etmiş.
Ancak Cemal Ağa’nın ünü sadece bu olaylayayılmış değildi. Başka bir gün, Galata taraflarındaki kahvelerden birinde büyük bir kavga çıkmış. Masalar devrilmiş, sandalyeler havada uçuşmuş. İnsanlar kapıya doğru kaçışırken adamın biri yere düşmüş.Üç kişi birden düşen adamınüstüne çullanmış.Babam o sırada kapının yanında duruyormuş.Birkaç adım öne çıkmış.Üç adam, birden durmuş.Babam onlara yalnızca şunu söylemiş:
“Üç kişi bir olup bir kişiye vuruyorsa bu kavga değildir.”Tek bir cümle.Başka hiçbir şey yapmamış. Adamların üçü de geri çekilmiş. O gün kavga bir yumruk dahi atılmadan bitmiş.
Ben bu hikâyeleri ilk duyduğumda şaşırmıştım. Çünkü çocuk aklı için güç demek, çoğu zaman kavga demekti. Fakat babam, başka bir şey anlatıyordu.Gücün iki yüzü vardı: Birincisi yumruktu, şiddetti; bu kolaydı.İkincisi ise insanın kendini tutabilmesiydi.Aklıselimle davranabilmesiydi. Zor olan buydu.Gerçek güç, insanın öfkesini dizginleyebilmesiydi.
Yıllar sonra İstanbul’a gittiğimde Mısır Çarşısı’nda yürürken Pandeli Lokantası’nın önünden geçtim.Kapının önünde bir süre durdum.Babamın gençliğini düşündüm.Cemal Ağa da bu kapıdan geçmişti.Belki şu masalarda oturmuştu.Ve şunu fark ettim:
Her insanın içinde iki güç vardır. Kabil ile Habil gibi… Biri öfkesinde.Diğeri vicdanında.Babam gençliğinde birincisini iyi tanımıştı. Neden sonra hayat ona ikincisini öğretmişti.İnsan, bir seçim yapardı; Kabil’i mi beslemeliydi yoksa Habil’i mi? İşte o gün şunu anladım:Cemal Ağa’yı güçlü yapan şey yumrukları değildi.Kimse umursamadığında bile doğru tarafta durabilen yüreğiydi.
***
Devamı Nisan sayımızda…
Dr. Seda Artuç Bekteş
Yeni yorum ekle