ÜVEYİK’İN SEYİR DEFTERİ 6. Seyir: Dut Ağaçlarının Gölgesinde

Edebiyat

ÜVEYİK’İN SEYİR DEFTERİ
6. Seyir: Dut Ağaçlarının Gölgesinde

Hatice Ayan

                                          “Annem mevsiminde yağmur, ilk tohum için su”           
                                                                                                    Sümerli Ludingirra

Şairi uzun zamandır izliyorum. Onu çoğu zaman aynı yerde buluyorum: Zihninin ücrasında, kapısı kapanmış bir odada, kapısı hiç açılmayan bir zamanın eşiğinde… Mayıs geldi, dallarda meyveler çiçeklendi, en sevdiği badem ağaçları çiçeklerini dökmüş çağlaya durmuş olmalı. Lâkin biz badem ağaçlarının çiçeklenişini görmeyeli asırlar oldu.  Zaman uçup gitti, eşikte kalakaldık, kapı üzerimize kapandı, bütün kapılar… üzerimize…

Mütemadiyen dönen semazen gibi dönüyoruz kendi içimizde, geçmişe dönemeden, mütemadiyen geçmişte dönüyoruz. Zamanla ve yaşamla kurulan ilk bağ, o göbek bağı hiç kesilmemiş gibi bir sevgi etrafında dönüyoruz. O sevgi olmasa susuz bir ilk tohum gibi kurur insan.

Ben Üveyik. Ayçiçeklerinin büyüsüyle diyardan diyara sürüklenen göçmen kuş. Bir ayçiçeği tarlasında yaralanmış iken şaire rastlayıp yüreğine yerleşiveren göçmen kuş. İnsanı sustuğu yerlerde dinleyen göçmen kuş. Ben Üveyik…

Göç yolları boyunca taşların hafızasını bilirim ben. Bir şehrin hangi sevinçle örüldüğünü, hangi  acıyla çöktüğünü, acının hangi annenin ninisiyle ayakta kaldığını, hangi çocuğun gece korkarak uyandığını… Zamanın hafızasına tanığım ben, bir ananın yasıyla yeryüzündeki bitkilerin kuruduğuna, gülüşüyle yeniden yeşerdiğine tanığım. Günle gecenin kovalamacasına, mevsimlerin döngüsüne… Harabelerin, pazar yerlerinin, mezarlıkların, kurumuş nehir yataklarının zihninden insanların birbirine benzeyen kaderlerini okudum.

Çağ değişti, çağlar değişti ama doğumdaki gözyaşı, ölümdeki yas değişmedi hiç; ananın, ana tanrıçanın, Toprak Ana’nın yası değişmedi hiç. Baharlar gelse de ana yasta ise mevsim hep kış olur, ana yasta ise soğuk toprak, yavrusunun ellerini biteviye üşütür.

Bir mağaranın girişinde başladı her şey. Henüz hiçbir devlet yokken, henüz hiçbir kutsal kitap yazılmamışken… Taş duvarlarında mağaranın isi hâlâ duran eski ateşler yanıyordu. Dışarıda rüzgâr vardı, içeride korku. Bir kadın, ateşin başında çocuğunun saçlarını örüyordu..

Çocuklarını kaybetmiş kadınların toprağa kapanışını gördüm. Ölülerin ardından saçlarını çözüp sessizce göğe bakan anneleri gördüm. Sümer ovalarından uçtum. Kil tabletlerin üzerine eğilmiş kadınları gördüm. O kadınların gözlerinde şiirler gördüm. Annesine mektup yollayan oğullar gördüm. Ay tanrıçasına edilen dualara amin dedim. Göklerden korktum Toprak Ana’ya sığındım.

Bir annenin evladı için ettiği sessiz yakarıştan daha ağır gelenini görmedim. Bir savaş sonrası yıkılmış şehirlerde, göç yollarında,  hastane koridorlarında… telefon ekranına düşen bir haberden sonra duvara yaslanışlarda…

Eskiden ölüm kapıya gelirdi. Şimdi avuç içine düşüyor.Bir titreşimle dağılıyor insanın dünyası. Paramparça ömürler… İnsanlar artık birbirlerinin yasına bile yetişemiyor. Herkes biraz eksik gömüyor sevdiğini.

Dijital çağın günceleri bunlar Sevgili Üveyik. Paramparça insan. Bir yanı kent hayatının koşturmacasında, bir yanı mezarlıkta…

Hiç iyileşmeyeceğiz anne, biliyorsun değil mi? -Tabii ki en iyi sen biliyorsun- Yas dediğimiz şey kapanan bir yara değil. İçimizde sessizce yer değiştiren bir gölge.

Sen anne, ne kadar eksildin tahayyül edemiyorum ama ben sürekli kendimi, çok eksildiğimi duyuyorum. Çocukluğumun dili eksildi benim. Dört kişilik soframızdaki bir kişilik boşluk kaldı içimde. Bez bebeğimi arabaya bindirdim ama sürücüsü yok. Tek başıma çelik çomak oynuyorum. Senin masallarını dinliyorum tek başıma, akşamüstleri babamızı bekliyorum tek başıma.

Dut ağaçlarının gölgesi çekildi, dalların rüzgârdaki büyülü sesi eksildi, taşların arasına sıkıştırdığımız yapraklar un ufak… Evimizin önünde iki dut ağacı vardı Sevgili Üveyik, evimizin gölgesiyle birleşen gölgelerinde büyüdük. Evin huzurudur dut ağacı, rüzgârda çıkardığı ses gün gelir kopuzun, tarın, dutarın sesi olur, kalplere ulaşır.

Biliyor musun anne, kardeşim evime geldi. Hıdırellez’de hem de. Bayram sabahıydı… Rüzgâr eski çağların sesini taşıyordu. Ölmüş ama hiç ölmemiş gibiydi, canlı kanlı, bizimle -en çok da seninle- hayatı taşıyordu. Yanına oturup yanağını okşadım, gülümsedi; yanağını okşarken gözyaşlarımı hissettim yastığımda, yanağımdan süzülen gözyaşlarıyla uyandım. Ama sevin anne, oğlun atalar kültüne uydu, Hıdırellez’de geldi evime.

Rüyalar sevgili şair, hayatın parelelinde rüyalar… Binlerce yıldır, kanatlarımda rüyalarını taşıdım insanların. Ebemkuşaklarından geçtim, ölümsüzlüğe kanat çırptım rüyalarımda.

Biliyorum, orada, mağaranın öte yakasında buluşacağız yine, el ele… Orada, mağaranın öte yakasında ben Saru-İlik’le, karındaşım Iş-duk’la hemen yârenlik edecek yine. Saru-İlik’le ben uyaklı sözler uyduracağız, erkek kardeşlerimiz bu sözleri çivi ile kil tabletlere yazacaklar yine. Bir kavuştuk mu bir daha birbirimizi kaybetmeyeceğiz. Uyandığımda sadece ağır bir sessizlik kaldı Cânım Üveyik. Rüyanın çekilmesinden sonra geriye kalan boşluk, yasa dâhil.

Yas, dut ağaçlarının rüzgârda çıkardığı o eski ses gibi…

Ben Üveyik. Göç yollarını bilirim. İnsan kalbinin göçlerini de: Ana’dan başlayan ve en son yine Ana’ya varan göçler… O göç olmasa olmaz insan, o göç olmasa susuz bir ilk tohum gibi kurur insan. Şiirin ruhu da burada. Tez vakitte şiirin ruhuna; Ana’ya, Ana Tanrıça’ya, Toprak Ana’ya geri dönmeli insanoğlu.

Ne yapsak, şair ne yapsa olmuyor, uçup gitmiş zamanların içinde mütemadiyen göç hâlindeyiz.

 

Uçup Gitmiş Zamanlar

daha dün mevsim yazdı
bahçemizin akşamsefaları
gün boyu uyur
akşam üstü göz kırparlardı
saçlarımızı okşardı annem sıcacık elleriyle

daha dün mevsim kıştı
okul dönüşü kardan adam yaptığımız
buz tutmuş ellerimizi avuçlarına alır
ısıtırdı sımsıcak nefesiyle

şimdi yana yana arıyorum
uçup gitmiş zamanları

buğulu sesinde
göğsüne yaslanırdık annemizin
sıcacık çiğ taneleri
düşerdi yanaklarımıza
evimizin kireç badanalı duvarlarına
keder sinerdi ninnilerinden

hastaydı annem
bıçak olur saplanır
yılan olur akarmış ağrıları
anneniz ölecek derdi
komşumuzun damını yapan necip usta
anneniz ölecek
babanız başka kadınla evlenecek

biz iki kardeştik
her sabah annem uyanmadan
serçe ürkekliğiyle uyanırdık
el ele koşardık yatağına
nefes aldığını anlayana dek
pır pır ettiğini kalbimin
duyarım hâlâ

nefes aldıkça annemiz
sevinçler devşirmeyi öğrendik
duvarlarımıza sinmiş kederden
çabucak sıyrılıp hayali arkadaşlarımızla
bilye oynardık

şimdi yana yana arıyorum
uçup gitmiş zamanları
yemek yapışını, bez bebekler dikişini
türkülerle ballanan yanık sesini
en çok kınalı kuzu masalını
bölük pörçük bir kitaptan okuduğu
yusuf ile züleyha kıssasını

gene saçlarımızı okşasa sıcacık elleri
ısıtsa buz tutmuş ellerimizi nefesiyle

kardeşimin elleri çok üşümüş…

benim ellerim de çok üşüdü anne.

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.