Üveyik’in Seyir Defteri 9. Seyir: Paktolos’un Sularında Yıkanmaya Çağrı

Edebiyat

 

Üveyik’in Seyir Defteri 9. Seyir:  Paktolos’un Sularında Yıkanmaya Çağrı

Hatice Ayan

Gün, bir ağustos ikindisi… Hasatın harmana durduğu bir ağustos ikindisi… Metropolün gökdelenlerinden birindeyiz. Pencereleri göğü görmeyen bir gökdelen… İnsan, göğü görmeden nefes alıyor burada. Kül rengi bir nefes…

Ağustos böceklerinin sesi gelmiyor buralara. Oysa daha dün doğanın sesini dinlemiştik. Adriyatik’in berrak, serin sularına değmişti ayaklarımız; güzelim çakıl taşlarının üzerinde, güneşle aşk yaşamıştık. Ağustos böceklerinin seslerine karışıyordu aşk, yazın bütün sesleri seferber olmuştu. Aşk, şairin mısralarına düşecekti neredeyse, zaman sabrımızı sınamaya başlamasaydı… Günün sonu gelmeseydi…

Ömrü bir gün artık aşkların.

İnsanoğlu böyledir Sevgili Üveyik, bir göçmen kuş gibi konar ve göçer; göçer ve konar. Lâkin göçmen kuşun içgüdüleri yoktur insanda; nereye gitse pişmanlıktır insanınki, nereye gitse pişmanlık… Asırlar var ki nereye gitse candan uzaklaştı insan. Doğadan; havadan, sudan, ormandan, denizden, topraktan, duygudan, estetikten vazgeçti; betona, gürültüye, karmaşaya, katılığa, çirkine bıraktı kendini.

Gün, bir ağustos ikindisi… Buğday tarlalarının sarardığı, hasatın harmana durduğu bir ağustos ikindisi… Hasatın ve harmanın yeri bir başkadır bende Sevgili Üveyik. Güneşin altında sarı bir deniz gibi uzanırdı buğdaylar. Biz henüz deniz görmemiş köy çocukları için sarıydı denizin ilk rengi. Lodos estikçe nazlı nazlı dalgalanırdı başaklar. Başaklar ağırlaştı mı kadim bir tören havası yayılırdı tarlalara, aynı anda inip kalkardı oraklar, bir ritimle düşerdi başaklar toprağa. Bir yanda buğday demetleri, diğer yanda samanlar…

Hasattan sonra buğday demetleri harman yerine taşınırdı. Güneşin altında sarı yığınlarla dolardı harman yeri. Harmanımızı köpeğimiz Coni beklerdi. Televizyon dizilerinin çocuk dünyamıza yeni isimler kattığı günlerdi. Çocuk yüreğimizin ölümü ilk tattığı canlıydı Coni, harmanımızı beklediği bir ağustos sabahında çoban köpekleri tarafından boğuldu.

Harman sıcağındadır harman vakti toprak. Dövenlerin üzerine ilişirdi harman heyecanı sarmış çocuklar. Biz de ilişirdik ahşap dövenin üzerine, karındaşım ve ben, harmanın en büyülü oyunuydu bizim için öküzlerin ağır ağır çektiği dövenin üzerinde dönmek. Kuru bir hışırtı yükselirdi dövenin ağırlığı altında ezilen başaklardan. Havada sarı samanın, ezilmiş başakların, tozun kokusu… Taneler samandan ayrılırdı böylece. Ayrılık her canlı için kaçınılmaz kader… ve ölüm, ayrılıkların en büyüğü.

Sonra yabalar dâhil olurdu bu kadim törene, çatal çatal dişleriyle, aynı anda, aynı ritimle… Bir el havaya kalkar, bir başkası onu izlerdi. Saman savrulur, buğday taneleri ağır ağır yere düşer, rüzgâr hafif olanı alır, ağır olanı bırakırdı…

Zamanın elinde de görünmez bir yaba olmalı sevgili şair, biriktirdiklerini savuran, hafif olanı uçurup ağır olanı insana bırakan…

Samanlar toplanır, balyalanırdı törenin sonunda. Sarı balyalar yan yana dizilir; buğdaylar çuvallarla ambarlara doğru usul usul yol alırdı. Kimsenin acelesi yoktu o günlerde.

Şimdilerde ise hep acelesi var insanın. Gökyüzünün hâlâ bir yere yetişmek gibi bir derdi yokken, bulutlar ağır ağır yol alıp rüzgâr bildiği yöne eserken… Deniz, kıyısına vuran dalgayı binlerce yıldır aynı sabırla karşılarken. Hiçbir dalga, kıyıya biraz daha fazla sahip olmak için diğerini itmeye çalışmazken… İnsanın acelesi var şimdilerde.

Daha çok kazanmak için… Hep yiterken daha çok sahip olmak, kaybolmaya mahkûm iken daha çok görünmek, batarken daha çok yükselmek için… Sürekli battığını fark etmeden hep yükselmek için acelesi var insanın.

İnsan… Bir kez eline geçen fırsatı her şeyi altına dönüştürmek için kullanan kral. İnsan… Her şeyi altına döndükçe her şeyini kaybeden kral… Dokunduğu her şeyi değerli kılma hırsıyla, yaşamı değersizleştirmek… Toprağa dokunup toprağı, ormana dokunup ormanı, denize dokunup denizi yitirmesi insanın. Eşyayı, zamanı, dostluğu, sevgiyi, vefayı tüketmesi…

En acısı da hırsla aşka dokunmasıdır insanın. Şimdilerde aşkı da altın dokunuşa kurban etmekte insan. Sevginin, şefkatin, bağlılığın esamisi okunmaz oldu artık. Pornonun, uyuşturucunun kemirdiği bedenler, ruhun çekildiği yerde kalan şehvet, donuk arzular… ve aşk. Artık altından et ve kemiktir aşk denilen.

Bu çağda, yoksulluk sadece varoş mahallelerin bodrum katlarından taşmaz sokaklara. Yoksulluk bol ışıklı salonlardan, lüks otomobillerin camlarından, balayı otellerinden, seyirlik balkonlardan taşar; yoksulluk vicdanlarından taşar insanların. İnsanın en yakınındakini tükettiği bir yoksulluktur bu. Şimdilerde altın dokunuşun kurbanıdır aşk.

Hatasından dönebilse keşke insan; kralın sahip olma hırsını yüklendiği gibi pişmanlığını da miras edinebilse… Daha fazlasına sahip olma arzusunun, sonunda hayatı elinden aldığını fark edebilse keşke. Keşke Paktolos’un sularında yıkanıp arınsa arzularından, hırslarından.

Sonunun ölüm olduğunu kabullense artık insan; ölümü göre göre kendini de başkalarını da tuzağa çekmese… Bir insanın hayatına dokunan ellerin bir çocuğun geleceğine, bir ülkenin kaderine, bir ormanın varlığına, bir hayvanın yaşamına dokunduğunu hatırlasa… Hayatın döngüsünden çıkıp hırsın kısır döngüsüne girmese… Daha çok para, daha yüksek makam, daha büyük güç, daha fazla itibar… Bitmeyen hırstır taşı ağırlaştıran.

“Zulüm ile abad olanın akıbeti berbat olur.” diyen insan… Zulmün sonunu bildiği hâlde zulümden vazgeçmeyen, zulmedeni alkışlayan insan… Yüzyıllardır bildiğini yüzyıllardır unutan… kendi söylediği sözün tanıklığından kaçan insan…

İnsan, bu coğrafyalarda en çok kötülüğe alıştı cânım Üveyik. Kötülüğün en tehlikeli hâli, zaman içinde insanı şaşırtmaması. Biz şaşırmaz olduk artık. Haksızlıklara, hukuktan yoksunluğa, emeğin sömürülmesine, yoksulluğun insanları bitirişine, gelecek endişesiyle uçuruma gidenlere, ormanların yanışına, kuş yuvalarının bozulmasına, şiddete, tecavüze şaşırmaz olduk. Dehşet, gündelik hayatın sıradan görüntülerinden biri oldu. Biz, bilişim çağının insanları… Tek tıkla dehşetten dehşete atlamaya alıştık.

Biz bilgi çağının insanları… Bilgiden fersah fersah uzakta, her şeyden haberdar, hiçbir şeyin farkında değiliz. Yalnızız, yapayalnız. Issızlıkta değil, kalabalıklar içinde… Doyumsuz bir bedende, ruhuyla yapayalnız. Aşk, bize bilgi kadar uzakta…

Oysa yolun sonu ölüm… Gerçeği yüzümüze bu kadar keskin vuran başka bir argüman yok. Ölüm, insanın kendine söylediği bütün yalanları susturacak kadar gerçek. Oysa insan, hâlâ ölümsüzmüş gibi…

Gün bir ağustos ikindisi… Dalların kızıllaşmaya başladığı bir ağustos ikindisi… Adriyatik’te güzelim çakıl taşlarının üzerinde, güneşle aşk yaşamıştık. Oysa ömrü bir gün artık aşkların ve aşkı altın dokunuşa kurban etti insan.

Ben Üveyik… Göğün mavisinde soluklanan göçmen kuş… Zamanın hafızasını tuttum göç yollarında, aşkı hiç yitirmedim. Sen ise ey, hırstan kaleler örmüş, kül rengi havalarda aşkı çoktan yitirmiş sevgili insan, yüzünü suya dönmelisin, Paktolos’un suları henüz çekilmemişken.

 

             Mavinin İçinden Geçen Kuş

Bir yanı duvar

bir yanı mavi hayatın.

Göğe yükselen

kat kat yalnızlık

kapılar kilitli.

İçeride suskun gölgeler

her pencere başında

kendinden uzak

bir insan.

Pencereleri duvarın

maviyi görmüyor.

Bir insan

gecenin içinde

ceplerinde elleri

ellerinde gece

kalbi açıkta.

Kalbi açıkta bir insan

boynundaki anahtar

hiçbir kapıya ait değil.

Bir yanı duvar

bir yanı mavi hayatın.

Merdivenleri duvarın

göğe çıkmıyor.

Duvar yerli yerinde

kapı ve pencere

merdiven ve anahtar

ve insan

yerli yerinde.

Bir kuş

mavinin içinden geçiyor.

 

 

 

 

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.