
Anılardan Çıkarılacak Olan
Son zamanlarda, ülkenin içine sürüklendiği karanlığı dert edinmiş, kendilerini memleketin kaderiyle özdeşleştirmiş, gözünün nuru ve gönlünün feri bu toprakların yarınlarında olan arkadaşlarımın birer birer aramızdan ayrıldığını gördüm. Kimisi içindeki öfkeyi ve ümitsizliği kaldıramayıp hastalandı; kimisi kalbinin dayanamadığı bir sızının ardından sessizce gittiler. Onların en büyük ortak özelliği, kendi hayatlarından ziyade memleketin gidişatını düşünmeleriydi. Ülkenin düştüğü bu girdap onları öylesine sarstı ki, içlerindeki derin sorumluluk duygusu, taşıyamayacakları kadar ağır bir yüke dönüşmüş, sonunda tükenişe varmıştı.
Onların ardından düşündüğümde fark ediyorum ki, memleket derdini yüreğinde taşıyan insanın ömrü biraz daha çabuk yıpranıyor. Dışarıdan bakıldığında anlaşılması zor olan bu ruh hâli, aslında bir çeşit iç yangınıdır. İnsan, sevdiği bir şeyin göz göre göre eriyip gittiğini görünce, müdahale edememenin aczine dayanamaz. İşte bu noktada bazıları bağırır, bazıları susar, bazıları ise sessiz sedasız çekilir gider. En zoru da geride kalanların taşıdığı sızıdır.
Aslında geçmişte yaşanan bugüne dair bir aynadır. Geçenlerde Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem Bolayır’ın hatıralarını okurken, bu duyguların yalnızca bize veya bu çağa özgü olmadığını bir kez daha anladım. Meğer tarih boyunca, memleketin dertleriyle dertlenen, elinden geleni yapmak isteyen ama ne yapsa bir duvara çarptığını hisseden insanların hikâyeleri hep aynıymış.
Dün de vardı onlar, bugün de varlar; bir ihtimal yarın da olacaklar.
Tarihin bu tekrar eden döngüsü bana hep şunu düşündürür:
Demek ki memleket kaygısı, bireyin kalbini yormakta ısrar eden bir kaderdir; değişen sadece dönemler, kişiler ve olayın dekorudur.
Bugün bizim yaşadıklarımızı Namık Kemal’in devrinde yaşayanlar da yaşamış; hatta daha ağırını görenler olmuş. Bazen insan, yüzyıllar boyu süregelen bu çırpınışların gölgesinde, kendi çabasının da ne kadar cılız olduğunu fark edip umutsuzluğa düşüyor. Ama bu hatıraları okumak aynı zamanda bir teselli de sağlıyor:
Demek ki yalnız değilmişiz.
Bu duygu, insanı hem hüzünlendiriyor hem de garip bir dayanışma hissi veriyor.
Ali Ekrem’in anlattığı Tevfik Fikret’e dair hatıra, yalnızca bir şairin ruh hâlini değil, bir dönemin kolektif psikolojisini yansıtıyor.
Ali Ekrem ona rastladığında Fikret adeta çökmüş hâldedir: yüzü solgun, eli sargılı, ruhu yorgun. Konuşmalarındaki kırgınlık ve tükenmişlik, sadece bedensel değil, manevi bir çöküşün işaretidir.
Fikret’in, “Bu memlekette yaşamak her dakika ölmektir,” sözü; bir insanın içinde bulunduğu çağa duyduğu kırgınlığın, çaresizliğin en yalın, en acı ifadesidir. Her şey üstüne gelir insanın: umutsuzluk, yetersizlik, yanlışların sürekliliği…
Bazıları gibi Fikret de, kendi çabasının boşa gittiğini düşündüğü anda, bir milleti uyandırmanın imkânsızlığı karşısında pes etmeye yönelir.
Doktorun ona siyasi meselelerden uzak durmasını, yalnızca edebiyatla meşgul olmasını söylemesi bile aslında bir dönemin aydınlarının karşı karşıya kaldığı baskının bir sembolü gibidir:
Bir insanın zihni siyasetle yorulmasın diye korunmaya çalışılması, siyaset denen şeyin nasıl bir zehir hâline geldiğini gösterir.
Fikret bu telkinden sonra, “Ben kendimi beyhude öldürüyormuşum,” derken, aslında birçok insanın ruhunun derinliklerine işlemiş bir hakikati dile getirir:
Çoğu zaman memleket sevgisi, sahibini tüketen bir ateştir.
Ali Ekrem’in Fikret’e söylediği sözler yalnızca bir teselli değil, bir bakıma yol göstericidir, dün için yazılmış ama bugün için de geçerlidir. Ona, devletin politikasını değiştiremeyeceğini, halkı uyandırmanın kolay olmadığını söyler. Bu cümleler ilk bakışta umutsuz gibi görünse de aslında yönlendiricidir:
“Haykırarak değil, yazarak etkileyebilirsin.”
Bu düşünce, çağlar boyunca geçerliliğini korumuştur. Çünkü ses, bir anda kaybolur; ancak yazı kalır. Çığlıklar duvarlarda yankılanır fakat zamanla söner; fakat fikirler, kaleme dökülünce nesilden nesle aktarılır.
Bugün bizler de benzer bir açmazın içindeyiz. Bizim de sesimiz çoğu zaman bir duvara çarpıp geri dönüyor gibi. Kimi zaman öfkemizle kendimizi tüketiyor; ama bir arpa boyu yol alamadığımızı görünce daha da yıpranıyoruz. İşte bu noktada Ali Ekrem’in Fikret’e söylediği sözler bir uyarı gibi:
Çırpınmak yerine üretmek, bağırmak yerine anlatmak, tükenmek yerine iz bırakmak…
Bunları başarabilir miyiz? İşte sosyal problemler tam burada düğümleniyor.
Bu hatıraları okuduğumda, memleketin derdiyle yanan insanların nasıl bir ortak yazgıyı paylaştığını daha iyi anlıyorum. Fikret’in kırgınlığı, Ali Ekrem’in öğüdü, Namık Kemal’in mücadelesi… Hepsi bir zincirin halkaları gibi. O zincirin bugün bize uzanan ucunu tutarken, insan kaçınılmaz olarak kendi rolünü sorguluyor.
Bir yandan “Boşuna mı uğraşıyoruz?” sorusu zihnin bir köşesinde duruyor.
Diğer yandan, “Yapmasak, yazmasak, söylemesek daha kötü olmaz mı?” endişesi büyüyor.
Ama asıl büyük soru şu:
Biz bu dersleri gerçekten içselleştirip hayatımıza uygulayabilecek miyiz?
Yoksa aynı Fikret gibi kendimizi tüketmeye mi devam edeceğiz?
Bilemiyorum. Çünkü insanın mizacı, duyguları, öfkesi, sevgisi, umudu ve umutsuzluğu birbirine karışır. Bazen mantık kazanır, bazen hisler. Bazen vazgeçeriz, bazen yeniden başlarız.
Fakat bir gerçek var ki, memleketini seven insanların tükenişi, aslında memleketin tükenişine dair en büyük işarettir. Bu yüzden, belki de yapmamız gereken şey yalnızca üzülmek değil; üzüntüyü anlamlı bir üretime dönüştürmenin yollarını aramaktır.
Belki küçük bir yazı, belki bir fikir, belki bir kelime…
Kim bilir, belki bir gün bir yerlerde birinin yüreğine dokunur.
İşte o zaman, bu çırpınışlar boşuna olmamış olur.
Yeni yorum ekle