Aynı Hamam, Aynı Tas mı?
(Dokuz Yıl Sonra Ülgener’e Yeniden Kulak Vermek)
Yaklaşık dokuz yıl önce Türk Yurdu Dergisi’nde (SAYI 374 • EKİM 2018) günümüz Türkiye’sini ve mevcut siyasî işleyişi merhum sosyolog Sabri Ülgener’den de yararlanarak teşrih etmeye çalışmıştık. Dokuz yıl sonra bizim dünyada ahvâlin ne âlemde olduğuna tekrar bakalım. O günkü tespitlerimizin daha da görünür olup olmadığını düşünelim. Atıfta bulunduğum yazıyı okumanızı isterim öncelikle, aşağıdaki yazıyı hakkıyla takdir edebilmek için.
“Hayret etmiyoruz artık; çünkü şaşırmamız gereken şeylere çoktan alıştık, alıştırıldık.”
Dokuz yıl önce yazarken, “şaşırtmayan bir şaşkınlık” hâlinden söz etmiştik. Bugün dönüp bakınca görüyoruz ki, o günün şaşkınlığı bugünün sıradanlığına dönüşmüş. Demek ki mesele, olup bitenin kendisi değil; olup bitene karşı geliştirdiğimiz zihniyet.
O gün sormuştuk:Dün orada dururken, neden bugün aynı yanlışlara yeniden yürüyoruz?”
Bugün soruyu güncelleyelim:“Artık ‘dün’ de ortada, ‘bugün’ de ortada; peki hâlâ neden aynı yürüyüşte ısrar ediyoruz?”
Bizim derdimiz hiçbir zaman siyasetin günlük dili olmadı. Derdimiz, o dilin arkasındaki zihniyet. Çünkü dil değişir, slogan değişir, kadrolar değişir; fakat zihniyet yerinde durursa, değişen sadece vitrin olur.
Sabri Ülgener’in yıllar önce dikkat çektiği o derin mesele tam da buydu:Toplumların kaderini belirleyen, görünen politikalar değil; görünmeyen zihniyetlerdir.
Bugün dönüp baktığımızda, Ülgener’in “boşalma, sığlaşma, kalıplaşma” diye tarif ettiği süreçlerin daha da belirginleştiğini inkâr etmek zor. Hatta ironik olan şu ki: O gün “tabana” ait sanılan sığlaşma, bugün “tavana” da sirayet etmiş durumda. Belki de asıl mesele burada başlıyor.
Dokuz yıl önce “korkuyoruz” demiştik.Bugün korkunun şekli değişmiş; ama sebebi değişmemiş.
O gün ihtimal olarak görülen bazı risklerin, bugün daha görünür hâle geldiğini söylemek abartı olmaz. Ekonomik dalgalanmalar, üretim-tüketim dengesizliği, liyakat tartışmaları… Hepsi, birer sonuç. Sebep ise hâlâ aynı soruda gizli:“Biz neyi esas alıyoruz: üretimi mi, yoksa getirim beklentisini mi?”
Ülgener’in “rant kapitalizmi” uyarısını hatırlayalım.Bugün bu kavram artık akademik bir tartışma başlığı olmaktan çıkıp gündelik hayatın tecrübe edilen bir gerçeğine dönüşmüşse, durup düşünmek gerekir.Çünkü üretmeden büyüme hayali, eninde sonunda tüketerek küçülmeye varır.
Bir başka mesele de şu:Algı ile gerçek arasındaki mesafe.
Dokuz yıl önce “mızrak çuvala sığmaz” demiştik.Bugün ise mesele, mızrağın çuvala sığmaması değil; çuvalın artık mızrağı gizleyememesi.
Algı yönetimi bir süre işler.Ama gerçek, sabırlıdır. Bekler. Ve eninde sonunda kendini dayatır.
Peki bütün bunlar karşısında ne yapmalı?
Aslında cevap, dokuz yıl önce de aynıydı, bugün de aynı:
- Geçmişi ideolojik bir malzeme olarak değil, ibret olarak okumak
- Liyakati istisna değil, esas hâline getirmek
- Üretimi bir tercih değil, zorunluluk olarak görmek
- Ve en önemlisi: zihniyeti sorgulamak
Çünkü zihniyet değişmeden, sistem değişmez.Sistem değişmeden, sonuç değişmez.
Belki de en ironik olan şudur:Biz hâlâ “yeni” dediğimiz birçok şeyi, eski hataların yeni versiyonları olarak yaşıyoruz.Ve hâlâ “değişim” dediğimiz şeyin, çoğu zaman sadece isim değişikliğinden ibaret olduğunu fark etmek istemiyoruz.
O hâlde son bir soru:Gerçekten yeni bir Türkiye mi inşa ediyoruz,yoksa eski Türkiye’yi yeni bir dil ve yeni bir ambalajla yeniden mi üretiyoruz?
Cevap zor değil.Ama kabulü zor.
Ve belki de bütün mesele tam burada başlıyor.
Selam ile.
Yeni yorum ekle