Beyaz Gemi'nin Ardından

Felsefe

 

Beyaz Gemi'nin Ardından| İhsan Kurt

Cengiz Aytmatov’un kaleminden çıkmış bir çocuğun masalıdır Beyaz Gemi. Ama öyle bildiğimiz masallardan değil: ne bir prenses kurtarılır bu hikâyede, ne de bir ejderha alt edilir. Bu masalda, bir çocuk vardır sadece. İsimsizdir. Bir çanta armağan edilir ona, sonra bir dürbün. Göğe yaslanmış dağların arasında, Issık Göl'ün maviliğinde bir gemi belirir. Uzakta. Hep uzakta. Gemiye varılamaz, tıpkı çocukluğun o kırılgan ülkesine yeniden dönemeyeceğimiz gibi.

İnsanın içinde bir yer vardır; hiçbir sözün, hiçbir anlamın tam olarak dokunamayacağı. Cengiz Aytmatov işte o yere dokunur Beyaz Gemi ile. Yedi yaşında bir çocuğun yalnızlığı, bir göletin kıyısındaki otlar kadar sessiz ve sabırlıdır. Ne annesi vardır bu çocuğun, ne babası. Dede vardır; “Hamarat Momun”, elindeki yontulmuş efsanelerle, kır saçlı, yorgun bir masal anlatıcısı gibi. Onun anlattığı Boynuzlu Geyik Ana, çocuğun içini ısıtır. Bir hikâyenin eline tutunarak hayata katlanır çocuk.

Ama hayattır bu ve hikâyelere yer vermez çoğu zaman. Geyik Ana da, dede de, dürbün de bir bir yenilir. Gemi geçer, hep geçer; ama hiç durmaz. Ve biz, o çocukla birlikte büyüyememiş bir dünyayı seyrederiz.

Beyaz Gemi, anlamı sürekli kaçan bir masaldır. Ne zaman bir şeye inansak, hikâye yön değiştirir. Derrida’nın dediği gibi, her anlam başka bir anlamın gölgesindedir. “Anlamın kendisi bir hayaletten farksızdır: görünür, kaybolur, geri döner, ama asla tam olarak yakalanamaz. Bu romanda da böyledir. Gemi vardır, ama yoktur da. Çocuk vardır, ama toplum onu hiçbir zaman görmemiştir. Dede anlatır, ama kimse onu dinlemez.

En acıklısı da, efsanenin öldüğü sahnedir. Orozkul, o kadim Geyik Ana’yı öldürdüğünde yalnızca bir hayvan değil, bir kültürü, bir hafızayı, bir çocuğun tek dayanağını katleder. Masal ölünce, çocuk da yaşamak istemez artık. Balık olmak ister, annesi tarafından terk edilmiş, babası belirsiz, dili kopuk bir çocuk için başka çare yoktur zaten. O da gider suya, göle değil ama dedesinin elleriyle ördüğü küçük bir gölete. Belki bir gün o beyaz gemi durur, onu alır yanına diye…

Fakat beyaz gemiler durmaz. Çünkü bu dünyada umut, çoğu zaman yalnızca bir izdir. Tıpkı Derrida’nın "trace" dediği şey gibi. Biz onu takip ederiz, o hep bizden bir adım öndedir. Ulaşamayız. Masallar da böyledir. Gerçekliğin gözleri önünde parçalanır, ardında hiçbir şey kalmaz gibi görünür. Ama kalır: bir çocuğun boş bakan gözlerinde, bir dedenin sessiz ağlayışında, gökyüzüne doğru uzanan cam ormanlarında kalır.

İnsanın en derin acısı, artık inanamamaktır. Çocuk inanır; belki de bu yüzden kaybeder. Oysa Orozkul inanmaz. O, gücü elinde tutar; vurur, döver, ormanı keser. Sistem onu hep ödüllendirir. Karısı Bekey susar, dedesi Momun boyun eğer. Bir tek çocuk direnir. Direnişi bile sessizdir; anlatıya dönüşür, masala, sonra suya…

Çok şey anlatır bize bu roman, ama daha çok susar aslında. Her kelimesiyle bir şeyi daha saklar. Her okuduğumuzda başka bir yerinden kırılır anlam. Derrida’nın dediği gibi, “her metin kendi içinde bir boşluğu barındırır.” Aytmatov bu boşluğu çocuğun gözleriyle doldurur.

O gözlerden bakınca dünya bir başka görünür: kayalar dosttur, otlar konuşur, bulutlar şekil değiştirir. Göl bir göl değil, ulaşılması gereken bir vaattir. Ama göz büyüdükçe, dünya küçülür. Dost kayalar taşa dönüşür, göl sessizleşir. Gemiler artık sadece demirin ve motorun soğukluğudur.

Peki ya biz? Biz hâlâ bekliyor muyuz o beyaz gemiyi? Belki de hepimiz biraz o çocuğuz. Bir çantayla, bir dürbünle ve kırık dökük masallarla büyümüş. Belki de masalların gerçeğe dönüşmediği bir dünyada hâlâ inatla iz sürüyoruz.

Gemi geçiyor uzakta. İçinde kimse yok. Ya da belki var, ama bize uğramayacak. Çünkü biz çoktan unuttuk masal anlatmayı.

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.